Önsöz
Babamı giderek daha iyi anlamaya başlıyorum. Her şeyden önce Türkiye’yi, yani yetiştiği, büyüdüğü, olgunlaştığı ve yaşlandığı ortamı çok daha iyi tanıdım. Ayrıca henüz yayımlanmamış yazılarını, notlarını, güncelerini okuyarak kendisini daha iyi anlama fırsatı buldum. Ve son olarak benim de yaşım kemale erdi, daha fazla düşünmeye zamanım oldu.
Özel bir anımı anlatarak başlayayım. Babam dişlerini uzun uzun fırçalardı. 10-15 dakika filan sürerdi bu süreç. Bu kadar uzun süre lavabonun karşısında kalmaktan sıkıldığından olacak, dişlerini fırçalayarak salona çıkar, pencereden dışarısını seyreder, saksıdaki çiçekleri kontrol eder, duvardaki resimlere bakar, çalışma odasına gidip belki masasını düzenler, sonra tekrar salona geri gelir sağa sola bakınır ve nihayet banyoya geri dönerdi. Aynı şeyi ben de yapmak istedim. Ama maalesef dişmacunu köpürüyor ve kısa bir süre sonra yere dökülüyordu. Babamın yere dişmacunu dökmeme becerisi üzerine çok düşündüm. Herhalde dişlerini fırçalamadan önce dişfırçasını suya tutmuyordu, kuru fırçayla fırçalıyordu ve böylece dişmacunu köpürmüyordu... Ama bu yöntem ilk yarım dakika bir sonuç veriyor, kısa bir süre sonra macun köpürmeye başlıyor, tecrübeyle biliyorum! Acaba marifet dişmacununun markasında mıydı? Hayır, o da değildi. Bakın aradan 50 küsur yıl geçmiş, bu konuyu düşünmekten vazgeçmemişim. Ne yazık ki babama da hiç soramadım. Ama galiba düşüne düşüne 50 küsur yıl sonra buldum. Hem dişmacununun köpürmeme nedenini hem de babamın bu kadar uzun süre dişlerini fırçalamasının nedenini buldum! İşin sırrı dişfırçasına eser miktarda dişmacunu sürmekte! Eğer normal bir dişfırçalama seansı 10 katı kadar uzun tutulursa, eser miktarda dişmacunu aynı etkiyi göstermeli. O kadar az miktarda dişmacununun köpüğü de ne olacak ki, yutsan bile farketmezsin!
Bu had safhada tutumluluğuna bir başka örnek: Dosyalamak için delgeçlediği kâğıtlardan arta kalan küçük yuvarlak kâğıt artıklarını Vakıf çocuklarının düğünlerinde konfeti olarak kullanmak üzere yıllar boyunca sakladı. Yıllar boyu biriktidiği konfetileri kavanozlara dolduruyordu. Biri evlenecek de... Hatta kendi yaşarken kimse evlenmez diye bana vasiyet bile etmişti. Konfeti turşusu demiştim bir gün de bana kızmıştı. Gün geldi ben evlendim! Vakıf’ta yapılan yalandüğünümde bu “konfetiler” kullanıldı. Çığlıklar eşliğinde yüzbinlerce çoğu beyaz, kimi saman kâğıdı renginde konfetiler benim ve müstakbel eşimin başından aşağı atıldı. Hemen akabinde yerlerden toplanıp bir sonraki düğünde kullanılmak üzere tekrar kavanozlarına kondu!
Buna benzer anıları çoğaltabilirim. Her biri komik, ama her biri bir o kadar duygulandırıcı. Aziz Nesin hiçbir şeyin kaybolmasını, yok olmasını, ziyan olmasını istemezdi.
– Kalbim iyi çalışmıyor ama böbreklerim sapasağlam. Kalbim yüzünden ölürsem yazık olacak sapasağlam böbreklere... demişti bir gün bana.
Bütün vücudu aynı anda ve aynı hızla yaşlansın ve pes etsin... Ölüm nedeni, akciğer, kalp ve böbrek yetmezlikleri, beyin kanaması, apandisit patlaması, kan donması gibi uzun bir liste olsun...
Gördüğü rüyaların uçup gitmesine de üzülüyordu. Hatırladıklarını not edip “Rüyalarım ziyan olmasın” adlı bir dosyada biriktirmekte buldu çözümü. Ölümünden sonra rüyalarından bir kitap yaptık. Ama ya unuttuğu rüyalar? O kadar üzülürdü ki onlara. Oysa üzerinde ne kadar güzel bir etki bırakmıştı o gece gördüğü rüya. Gitti gider güzelim rüya!
Kurumuş bir ağaç. Kurumuştur ama sarmaşık her tarafını kaplamış.
– Bak, ağaç kurumuş ama hâlâ bir işe yarıyor...
Bir gün Vakıf bahçesinde ayakta konuşuyoruz. Daha doğrusu tartışıyoruz. Konu anlaşamadığımız onlarca siyasi konulardan biri olmalı. Karşılıklı ayakta duruyoruz. Çoğu zaman olduğu gibi o konuşuyor, ben dinliyorum. Birden,
– Aaaa, aaaaa... Aaaa... diye haykırmaya başladı.
Ödüm patladı. Arkamdan son hızla bir tren filan geliyor olmalı, bunun başka bir açıklaması olamaz... Kendimi can havliyle yana attım. Babam hayret çığlıkları atmaya devam ederek bana bir boşluğu gösteriyordu:
– Bak, bak gördün mü? Aaaa, aaaa...
Hiçbir şey göremiyordum. Anlattı sonra. Meğer benim arkamda bir fidan varmış. Çocuklar ve çalışanlar fidanı sulamamışlar, kurutmuşlar, babam da çok kızmış, bağırmış, azarlamış, “sulayın, belki canlanır” demiş, ama aradan bir ay geçmiş ve babamın artık hiçbir umudu kalmamış. Benimle konuşurken o kuru fidanı görmüş, bir ucundan yeşermiş... Attığı çığlıklar sevinç çığlıklarıydı... Fidan ziyan olmamıştı, doğayı ve yaşamımızı zenginleştirmişti.
İşte böyle bir adamdı Aziz Nesin.
Kitaba gelelim: Okuyacaklarınız, kendisiyle birlikte yokolmasını istemediği okuduğu kitapların izlenimleridir.
Ali Nesin 6 Temmuz 2014









