1915. 20 Aralık 1915 günü, Istanbul’un Heybeliadası’nda, Mehmet Nusret adıyla ve yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geliyor.

Yıl 1915, Çanakkale Savaşının en kızgın, en civcivli zamanı. Nusret, “yardım, Tanrı yardımı, başarı, üstünlük” anlamına geliyor. Tanrı yardım etsin de Çanakkale Savaşını kazanalım diye, böyle bir dilekle adımı Nusret koyuyorlar. Mehmet de dedemin adı. Ben Mehmet Nusret…
Seçmek elimde olmadığı için, çok uygunsuz bir zamanda doğmuşum; Birinci Dünya Savaşının en kanlı, en ateşli günleri, 1915’te…
Yine seçmek elimde olmadığı için, yalnız uygunsuz zamanda değil, uygunsuz biyerde doğmuşum: Türkiye’nin en büyük zenginlerinin oturduğu İstanbul adalarından Heybeliada’da… Heybeliada, zenginlerin yazlığıdır. Ama zenginler, yoksullar olmayınca yaşayamadıklarından, yoksulluklara çok gereksindiklerinden, biz de Heybeliada’da otururduk.
Bu sözlerimle şanssız olduğumu söylemek istemiyorum. Tersine, zengin, soylu ve ünlü bir aileden gelmediğim için, kendimi çok şanslı sayıyorum.
1920. Galip Amcayla tanışıyor. Galip Amcadan okuma yazma öğreniyor. Bu ve daha sonraki yıllarda Galip Amcadan kaligrafi, Arapça, Fransızca, Matematik dersleri alıyor.

Galip Amcam bir roman: Arapça, Farsça, Fransızca ve yüksek matematik bilen, şiirler yazan bir Rufaî ve Kadirî dervişi… Zamanına göre çok devrimci, ilerici bir adam olduğu için ne hocalarla ne şeyhlerle uyuşabilirdi; bu yüzden işi gücü de yoktu. Hem de hattattı, hem de beste yapardı, hem de marş bile bestelerdi.
Galip Amcamdan her nasılsa bana kalmış birkaç defter vardır. Şimdi o defterleri karıştırıyorum; onlarda kırk beş yıl önce Gebze’deki çınar altında arkadaşlarına okuduğu manzumelerden kimisini buluyorum.
Beni Galip Amcam okuttu. İlkin ondan okuma yazma öğrendim, sonra Arapçaya başladık… Sekiz yaşımda hafız oldum… “Hüsn-ü hat” öğreniyorum, yani güzel yazmak, kaligrafi… Hesap, hendese (aritmetik, geometri) öğreniyorum.
Öfff Patlıyorum, boğuluyorum… Çocukluğumu hiç yaşamadım. Çember çevirmedim, zıpzıp, bilya alamadım elime. Uçurtma uçurmadım. El bende, sobe, körebe, birdirbir, uzuneşek, kovalamaca oynamadım… Hiç, hiçbişey… Çocuk olmuş tek günüm yok yaşamımda… Oysa öyle severdim ki koşup oynamayı…
1921. Mahalle mektebine gidiyor bir süre. Kuran sureleri ezberliyor. Mahalle mektebine en çok bir yıl gitmiş olmalı. Okulu bıraktıktan sonra Galip Amcasından ders alıyor.
1923. Hafız oluyor. Bir komşu kadın bir tuluat tiyatrosuna götürüyor. Eve geldiğinde o oyuna öykünerek bir piyes yazıyor.

İlk oyunumu yedi yada sekiz yaşımdayken yazmıştım. Bir ramazan gecesiydi. Cerrahpaşa’da oturuyorduk. Fatma’nım, yani Fatma Hanım adında, tanıdığımız bir kadın vardı. İşte o Fatma’nım beni bir ramazan gecesi, Cerrahpaşa’yla Hekimoğlu Ali Paşa arasındaki bir yangın yeri arsasında kurulmuş bir çadır tiyatrosuna götürmüştü. Orda bir ortaoyunu seyretmiştim. Bu benim ilk tiyatro seyredişimdi.
Sabaha dek rüyamda tiyatro görmüştüm. O zaman dahaca okula bile gitmiyordum. (Okula on yaşımda, üçüncü sınıftan başlayarak gitmiştim.) Ortaoyunu seyrettiğim gecenin sabahında da, yedi yada sekiz yaşımda, yaşamımın ilk oyununu yazmaya başlamıştım. Elbette bu oyun, seyrettiğim oyunun öykünmesi, çok benzeriydi. Üç beş sayfa yazdığımı anımsıyorum.
1925. İstanbul’da Süleymaniye’de Kanuni Sultan Süleyman İptidai Mektebinin üçüncü sınıfına sınavla giriyor. (Sonradan okulun adı, İstanbul 7. İlkokulu olacak).

Darüşşafaka’nın giriş sınavını biz yüz çocuk kazanmıştık. Aklımda kaldığına göre okula otuz çocuk alacaklardı. Bahçede, merdiven dibinde kura çekiliyordu… Çocuklar gelip, elini torbaya sokuyor:
Boş… Boş… Boş…
Boş çekenler, boynu bükük, küskün, dargın dönüp gidiyorlardı, ağlıyorlardı.
Boş… Boş…
İlk doluyu ben çekmiştim. Şimdi düşünüyorum, acı acı düşünüyorum. Ya boş çekseydim?.. Belki okuryazar bile olamazdım, şimdi yoktum.
Bütün bir yasam, küçük bir kâğıdın üstünde “boş” yada “dolu” yazılı olmasına bağlı…
1926. Darüşşafaka Lisesinin ilkokul 4. sınıfına giriyor. Beşinci sınıfa geçiyor. 15 Eylül de annesi ölüyor. Darüşşafaka’nın 5. sınıfında devamsızlıktan okuldan atılıyor. Evden kaçıyor. İzmit’e gidiyor ve Akçakoca İlkokulundan sınava girerek diploma alıyor.

Bütün anneler, annelerin en güzeli,
Sen, en güzellerin güzeli.
Onüçünde evlendin,
Onbeşinde beni doğurdun,
Yirmialtı yaşındaydın,
Yaşamadan öldün.
Sevgi taşan bu yüreği sana borçluyum.
Bir resmin bile yok bende,
Fotoğraf çektirmek günahtı.
Ne sinema seyrettin, ne tiyatro.
Elektrik, havagazı, su, soba,
Ve karyola bile yoktu evinde.
Denize giremedin,
Okuma yazma bilmedin.
Güzel gözlerin,
Kara peçenin arkasından baktı dünyaya.
Yirmialtı yaşındayken
Yaşamadan öldün…
Anneler artık yaşamadan ölmeyecek…
Böyle gelmiş,
Ama böyle gitmeyecek
1928. Cağaloğlu’ndaki Vefa Ortaokulunun 6. sınıfına giriyor, devamsızlıktan sınıfta kalıyor.

Ben o zaman, on iki yaşımda bir ortaokul öğrencisiydim. Bir roman yazmaya başlamıştım. Bir küçük defterin yarıdan çoğunu yazmıştım. Babıâli’deki kitapçıların hepsine mektuplar yazıp gönderdim: “Bir roman yazdım. Yayımlamak ister misiniz?” Ağdalı sözcüklerle çok ağırbaşlı bir mektup yazmıştım ki, kitapçılar benim bir çocuk olduğumu anlamasınlar.
Başarmış olacağım ki, salt bir kitapçıdan çok usturuplu, saygılı bir yanıt almıştım. Uçmuştum, uçmuştum sevincimden… Daha ortada roman yok. Basarız diye yanıt alırsam, hemen romanın gerisini de yazacağım. Roman yazmak da bir iş mi sanki… Kendim götürmeyecektim, postayla gönderecektim. Romanım basıldıktan sonra ortaya çıkacaktım ve o zaman karşılarında bir çocuk görüp şaşacaklardı.
Gelen yanıtta “Elde nesir sırasını bekleyen pek çok roman bulunduğundan maalesef romanınızın tab edilemeyeceği” yazılıydı. Öyleyse nedendi bu sevincim? Çünkü mektup “Muhterem Mehmet Nusret Beyefendi” diye başlıyordu ve bu denli ciddi bir mektubu ilk alıyordum. Yazık, bu mektup şimdi elimde değil.
1929. Davutpaşa Ortaokulunda 6. sınıfta. Sınıf birincisi. O yıldan sonra hep sınıflarının en iyisi olacak. İlk romanını yazıyor. Her cuma, Şehzadebaşı’ndaki ya Millet Tiyatrosuna ya Ferah Tiyatrosuna gidiyor. Naşit’e hayran. Millet Tiyatrosunun açtığı bir oyun yarışmasına katılıyor.
1930. Çengelköy Askeri Okuluna 7. sınıftan giriyor.
1932. 28 Haziran’da Askeri Ortaokulu bitiriyor. Yabancı dil dışında her dersi “pekiyi”, yabancı dili “iyi”. Eylülde Kuleli Askeri Lisesine geçiyor.
1934. Nesin soyadını alıyor.

1934 yılında Soyadı Kanunu çıktı. Herkes kendisine soyadını kendisi seçtiği için, insanların bütün gizli aşağılık duyguları ortaya çıktı. Dünyanın en cimrileri “Eli açık”, dünyanın en korkakları “Yürekli”, dünyanın en tembelleri “Çalışkan” gibi soyadları aldılar.
Bir mektup yazılabilecek bir zamanda ancak imzasını atabilen bir öğretmenimiz kendisine “Çeviker” soyadını almıştı. Irkçılığın yayıldığı günler olduğundan, özellikle Türklüğü karışık olanlar ırkçılık anlatan soyadlarını kapışıyorlardı.
Her türlü yağmada hep sona kaldığım için, güzel soyadı yağmasında da sona kaldım. Bana, ortada böbürlenebileceğim bir soyadı kalmadığından, kendime “Nesin” soyadını aldım. Herkes “Nesin?” diye çağırdıkça ne olduğumu düşünüp kendime geleyim, istedim.
1935. Mayıs’ta Kuleli Askeri Lisesini bitiriyor. 30 Haziran’da er eğitimi görmek üzere Balıkesir’in Kepsut ilçesine gidiyor. Eylülde Ankara’da Harp Okulunda. Ankara’da iki yıl istihkâm okuyacak.
1937. 30 Ağustos’ta Harp Okulu bitiyor. Subay çıkıyor. Rütbesi Yar. Subay. Eylülde Beyoğlu Maçka Askeri Fen Tatbikat Okulunda. Meslek eğitimi görüyor. Ta başından beri sık sık disiplin cezası alıyor, okuldan kaçıyor. Bir yandan da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Doğu Süsleme Bölümü öğrencisi. Akademide minyatür, tezhip, hat, çinicilik, ciltçilik dersleri alıyor. Aynı zamanda resim çalışıyor. Öykü ve şiir yazmaya bu yıllarda başlıyor. Ya bu yıl ya da bir sonraki yıl ilk eşi Vedia Hanımla tanışıyor.

1937’de subay oldum, yani bir Napolyon… Daha doğrusu, Napolyon’lardan biriydim. Her yeni subay, kendini Napolyon sanır. Kimilerinde bu kendini Napolyon sanma hastalığı bütün yaşamlarınca sürer. Kimileri, bisüre sonra kendilerini bu hastalıktan kurtarabilirler.
Napolyonculuk tehlikeli ve bulaşıcı bir hastalıktır. Bu hastalığın belirtileri şunlardır: Hastalığa tutulanlar, Napolyon’un yalnız utkularını düşünür, ama bozgunlarını hiç düşünmezler, sağ ellerini ceket düğmelerinin arasından geçirmeyi severler, dünya haritasını önlerine koyup kırmızı kalemle haritaya oklar çizerek bütün dünyayı beş dakikada zapt ve istila ettikten sonra dünyanın bu denli küçük olmasına üzülürler.
22-23 yaslarında çiçeği burnunda bir subayken, harita üzerinde kırmızı kalemle dünyayı günde birkaç kez fethederdim. Benim Napolyonluk hastalığım ancak bir iki yıl sürdü. Bu hastalık sırasında bile faşist eğilimli olmadım.
1938. 28 Şubat’ta teğmen oluyor. 9 Aralık’ta Kuyumcular Caddesinden senetle iki nişan yüzüğü alıyor. (24 Mayıs 1939’da alacaklı haciz yolunu seçecek.) 17 Aralık’ta ilk eşi Vedia Hanımla nişanlanıyor.

Fen Tatbikat Okulundayken Güzel Sanatlar’a yazıldım. Akademinin Doğu Süsleme Sanatları Bölümüne devam etmeye başladım. Askerliği sevmemiştim. Akademiyi bitirmek için sınıfta kalmak istedim. Bunu anladılar. Sınıfta kalmadım. Beni daha sonra kıtaya gönderdiler. Akademiyi bitiremedim.
1939. Haziran’da Fen Tatbikat Okulu bitiyor. Muratlı’ya gidiyor. Millet ve Yedigün dergilerinde öyküleri ve şiirleri yayımlanıyor. 31 Aralık’ta ilk eşi Vedia Hanımla evleniyor.
1940. 24 Şubatta Maçka Fen Tatbikat Okulunda ekskavatör kursuna gidiyor. Kurs 5 Nisanda bitiyor. 23 Mayısta tabur olarak Kırklareli Tahkimat Komutanlığının emrine giriyorlar. 20 Haziranda Erzurum’a tayin ediliyor. 28 Temmuzda Erzincan mühimmat deposuna gidiyor. Erzincan’da depremde yıkılmış olan ordu cephaneliğinin boşaltılmasıyla görevlendiriliyor. Bir bomba kazasında yaralanıyor. 23 Eylülde Erzurum’a dönüyor. 28 Eylülde Kars’a tayin ediliyor. 16 Aralıkta ilk çocuğu kızı Oya doğuyor.
1941. 30 Ağustosta Kars’ta üsteğmen oluyor.
1942. 21 Aralıkta ikinci çocuğu Ateş doğuyor.

Üsteğmenim. “Aziz Nesin” takma adıyla dergilere öyküler gönderiyorum. Bunlardan biri, Ismayil Hakkı Baltacıoğlu’nun Yeni Adam’ı, biri Sedat Simavi’nin Yedi Gün’ü, biri Remzi Oğuz Arık’ın Ankara’da yayımlanan Millet’i… Bir Memurun Masası adlı öykümü Akbaba’ya postaladım. Şimdi adlarını ansıyamadığım iki öykü daha göndermiştim, onlar da yayımlanmıştı. O sıra ne sağcıyım, ne solcu… Dünyadan haberim yok.
O zamanlar gazetelerde yazan askerlere üstleri iyi gözle bakmadıklarından, yazılarımı kendi adımla değil babamın adıyla, Aziz Nesin diye yazdım. Bu ilk takma adım gerçek adımı örttü, Nusret Nesin unutuldu.
1943. 7 Gün’de yazar ve yönetici. Şiirleri yayımlanıyor. (1942 de olabilir.) 20 Ağustosta Safranbolu’da bölük komutanı oluyor.
1944. 1 Ocaktan itibaren Millet dergisinde Aziz Nesin takma adıyla öyküleri yayımlanıyor. Savaş yüzünden izinlerin kaldırılmasına karşın, iki ere acıyarak izin veriyor. İzinden zamanında dönmeyen erlerin tehditlerine kulak asmayarak erleri cezalandırıyor. 23 Haziranda Onbaşı Günenli ve Mustafa Karakaş Aziz Nesin aleyhine ihbarda bulunuyorlar. 4 Temmuzda tutuklanıyor. Mahkemede kendini savunmuyor. 18 Temmuzda mahkeme karar veriyor: İzin verdiği erlerin tayınları zimmetinde göründüğünden 4 ay 10 güne mahkûm oluyor ve askerlikten ihraç ediliyor. Mahkeme kararını Aziz Nesin temyiz etmiyor ve karar 24 Temmuzda kesinleşiyor. 23 Eylülde Üsküdar Paşakapı Cezaevine giriyor, 11 Kasımda tahliye oluyor. Hak kazandığı emeklilik maaşını reddediyor.

Profesyonel yazarım artık, kalemimle geçiniyorum. Sedat Simavi’nin Yedi Gün ve Karagöz’ünde çalışıyorum.
İyi ki mutlu bir tesadüfle asker olabildim de okuma olanağı elde ettim, hiç değilse böylece yazar olabildim. Yoksa yazar olmak isteyip olamamış, ama kendini yazar sanan, doyumsuzlukları ve aşağılık duyguları yüzünden o dünyanın en kötü insanlarından biri olacaktım. Yazar olayım diye, askerlikten kurtulmak için yıllarca çırpınışlar… İkinci Dünya Savaşı yılları, subaylar ne istifa edebilir, ne de emekliye ayrılabilirdi. On yıl önce emekli olmuş subayları bile orduya almışlardı. Sekiz yıl doğu ve batı sınırlarımızda görev… O koşullar içinde havaya uyarak erkenden evlilik…
Askerlikten mahkeme kararıyla çıkartılıp üç ay on gün cezaevinde kaldıktan sonra, işsiz ve parasız kaldığım gün, zengin olma yoluna değil yazar olma yoluna gitmiştim.
1945. Nuruosmaniye’de bakkallık, Karagöz gazetesinde ve Yedigün dergisinde redaktörlük ve yazarlık yapıyor. Profesyonel olarak yazarlığa başlıyor. Tan gazetesinde köşe yazıları yazıyor. Yayımlanmış ilk bağımsız yapıtı Parti Kurmak Parti Vurmak adlı on altı sayfalık broşürü çıkıyor. Cumartesi adlı haftalık bir magazin çıkarıyor (8 sayı). 4 Aralıkta Tan Gazetesi yıkılıyor ve işinden oluyor. Sedat Simavi çekindiğinden Yedigün’den de çıkarılıyor. Geceleri, ayda 60 liraya Vatan’da Ankara muhabirlerinin verdiği telefon haberlerini alıyor. Kendi ifadesiyle “çok sıkıntılı günler.”

1944-45 yıllarında Tan gazetesinde köşe yazarıydım. O zaman fıkra yazarı deniyordu. O çağda genç yazarlar fıkra yazarı olmazlardı. Beni biçok gazete köşe yazarı olarak Tan’dan almak istiyordu. Tan, Babıâli’nin enaz para veren gazetesiydi. Ama ben Sabiha ve Zekeriya Sertel dolayısıyla Tan’a sempati duyuyordum; ayrılmadım.
Tan gazetesinin komünist olduğu yolunda yapılan kışkırtmalar sonunda, 1945 yılında tek parti iktidarı CHP, üniversite öğrencilerine gazeteyi ve Tan Matbaasını yıktırttı. Ne zaman ki Tan yıkıldı, bana hiçbiyerde iş vermediler. Onun için Cumartesi adlı magazini çıkardım.
El dizgisiyle çalışan basımevinde bir magazin çıkarmaya kalkıyoruz. Olacak şey değil elbette. Elimizde malzememiz yok, büyük sermayemiz yok… Dımdızlak kaldık yani sonuç olarak. O zaman bana yardım edenlerden biri Sait Faik’ti. Rıfat Ilgaz o zaman çok yakın bir dostumdu, şimdi aynı dostluk ilişkimiz yok.
Yedi sayı çıkabildi Cumartesi. Destek görmedik. Benim de acemiliğime geldi. Daha basın yaşamına gireli bibuçuk, iki yıl olmuştu, piyasayı bilmiyordum. Tamamen magazindi ama, ben şunu yapmak istiyordum, gene de aynı şeyi yapmak isterim fırsatım olsa, enerjim olsa… Magazin olarak düşünceyi vermek.
Parasız yönden umarsız kalıp Cumartesi’yi kapattım. Elimde dağlar kadar iade sayılar kaldı. Satılmayıp geri gelmiş Cumartesi’leri iskele ve vapurlardaki satıcılara verdik. Onlar, diyelim 10 kuruşluk dergiyi bizden 2 kuruşa alıp, yine diyelim 5 kuruşa satıyorlardı. Cumartesi’lerin vapur ve iskelelerde satıldığı günlerde (1946) Markopaşa adlı haftalık gülmece dergisi çıkarıyordum.



1946. Yaşamında ilk ve son kez bir siyasi partiye giriyor. Yakın dostu Esat Adil Müstecaplı’nın kurduğu Türkiye Sosyalist Partisinde iki ay üye kalıp istifa edecek. Esat Adil Gerçek gazetesini çıkarıyor. Aziz Nesin gazetenin sekreteri ve köşeyazarı. Gerçek 25 sayı çıktıktan sonra kapatılıyor. 4 Aralıkta faşistlerin yıkacağı Yeni Dünya gazetesinde çalışıyor. Yusuf Ahıskalı’nın çıkardığı Ses dergisinde Türk sosyalistlerini birleşmeye çağıran bir yazı yazıyor. Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz ve karikatürist Mim Uykusuz’la birlikte haftalık Markopaşa gülmece gazetesini çıkarıyorlar. 25 Aralıkta Markopaşa’nın birinci sayısı çıkıyor. Markopaşa’nın satışı zamanla 70 binlere kadar çıkacak, ki o tarihte onca satan gazete yok. Matbaa, kağıt, dağıtıcı ve satacak bayi bulmakta zorluk çekiyorlar, gerek polisten, gerek faşist gençlerden sık sık tehditler alıyorlar. Gazete sık sık kapatılacak. 1950’ye değin çeşitli adlarla çıkacak mizah gazetelerinin taklitleri piyasaya sürülecek (Alay, Lalapaşa, Mazete, Bekri Mustafa, Salamon…). 16 Aralıkta “Büyük Tutuklama” başlıyor; aralarında Dr. Şefik Hüsnü, Esat Adil Müstecaplıoğlu, Aziz Nesin, Sabahattin Ali, Yusuf Ahıskalı, Ressam Faris Erkman olmak üzere 40-50 kadar kişi birkaç gün içinde tutuklanıyor, birçoğu işkence görüyor. İki sosyalist parti, birçok dergi, gazete ve matbaa kapatılıyor. Markopaşa da kapatılan gazeteler arasında.
Markopaşa adıyla haftalık bir gülmece gazetesi çıkarmayı düşünüyor, hiç param olmadığı için bu işe sermaye arıyordum. İşte bu günlerde Ankara’dan gelen Sabahattin Ali “Sermayeyi ben vereyim, gazeteyi birlikte çıkaralım,” dedi. Anlaştık.
Markopaşa gülmece yoluyla bir kavga ,basbayağı bir kavga gazetesiydi. Markopaşa’nın gerçek değerini anlayabilmek için, o koşulları ayrıntılarıyla bilmek gerekir. Kavgaya girmişsin, elinde hiçbir silah yok. Birden taşı kapıp düşmana fırlatıyorsun. O kavga önemli, ama taş önemli değil…
Yıllarca süren tek parti iktidarının antidemokratik baskılarından halk öyle bunalmıştı ki, yüreklenip de kendi söyleyemediklerini Markopaşa’da buluyor, Markopaşa’yı dilmacı sayıyordu. İşte buyüzden okurlar olağanüstü ilgi göstermişlerdi; kendilerini Markopaşa aracılığıyla bu siyasal kavgaya katılmış duyumsuyorlardı.
1946 yılında en büyük satışlı gazete olan Cumhuriyet’in satışı ortalama 30 bindi. Yalnız bitek gün, 1946 seçim günü Cumhuriyet 40 bin, Vatan gazetesi de 50 bin satılmıştı. İşte bu dönemde Markopaşa’nın sürekli satışı 60 bindi.
Markopaşa’nın siyasal gülmecesinin etkisi öylesine büyük olmuştu ki, daha ikinci sayısı yayımlanır yayımlanmaz, 4 Aralık 1946’da Büyük Millet Meclisinde söz konusu edilmişti. İktidar partisi olan CHP sıkıyönetimi uzatabilmek için Markopaşa’yı bahane diye ileri sürüyordu.
Valiler ve emniyet müdürleri biçok vilayete gazeteyi sokmuyorlardı. Gericiler, durmadan gazete aleyhinde tertipler ve gösteriler yapıyorlardı. Gazete aleyhinde biçok dava açılmıştı…
Markopaşa o denli ağır baskılara uğramış, sık sık kapatılmıştır ki, tam altı kez adını değiştirerek, başka adlarla yayımını ve yayım yoluyla politik savaşımını sürdürebilmiştir: Malum Paşa, Ali Baba, Yedisekiz Hasan Paşa, Bizim Paşa, Medet.


1947. Yıl başında serbest bırakılıyor. Bu ve daha sonraki yıllarda, Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz ve Mustafa Uykusuz, Aziz Nesin’in yazdığı yazıları üstlenerek sık sık yargılanacak ve mahkûm olacaklar. Markopaşa 6 Ocakta yeniden çıkıyor. Amerikan emperyalizmi ve Türkiye’ye uygulanmaya başlanan Truman Doktrini’ne karşı yazdığı “Nereye Gidiyoruz” başlıklı bir broşürden dolayı 30 Nisanda sıkıyönetimce tutuklanıyor. Broşür basılırken toplatılıyor. Tutuklu görülen yargılanması sonunda askeri mahkemece “yayın yoluyla milli menfaatlere aykırı eylemde bulunmak” suçundan on ay ağır hapse ve dört buçuk ay sürgüne mahkûm ediliyor. 20 Şubat 1948’de tahliye edilip sürgün olarak Bursa’ya gidecek. Yasadışı yasaklara aldırmadan cezaevinden yazı kaçırıyor. Eylül’de, kapatılan Markopaşa yerine Malum Paşa çıkıyor. Ekim ayında Orhan Erkip adında biri, Malumpaşa ve Markopaşa gazetelerini yasadışı yollardan ele geçirip bu gazetelerde sağcı yayın yapıyor. Ekim ayında ve sonrasında, cezaevinde olmayan Markopaşacılar, Geveze, Merhum Paşa ve Ali Baba gazetelerini çıkarıyorlar.
İkinci Dünya Savaşı sonu… Türkiye’nin bugünkü acıklı durumunun başlangıcı ve kaynağı olan Truman Doktrini adı altında modern emperyalizm, özellikle geri kalmış ülkelere yardım maskesi altında sömürü ağlarını germeye başlamıştı.
Öyle biyer geliyor ki, artık o yerde gülmece yoluyla savaşma olanağı da kalmıyor. Modern emperyalizmin Türkiye’ye girişine karşı halkımızı uyarmak için gülmece dışında yayın yapmamız gerekiyordu.
İşte bu amaçla Nereye Gidiyoruz? başlıklı küçük bir kitapçık yazdım. Tek yanı basılmış o kitapçıktan şimdi elde hiç yoktur. Sıkıyönetim arşivlerindeki mahkeme dosyasında bulunup da çıkarılsa, o yazı yüzünden bir yazarın nasıl olup da hapse ve sürgüne mahkûm edildiğine, beni mahkûm edenler bile şaşarlar.
Savcı yirmi iki yıl hapsimi istiyordu. Suç eylemi eksik kaldığından, her ne kadar sıkıyönetim varsa da savaş hali sayılamayacağından… Pazarlık, pazarlık… Tut aşağı, vur yukarı: On ay hapis ve Bursa’ya sürgün…
Kitapçığımın adı Nereye Gidiyoruz?’du. Bugün nereye gittiğimizi görüp bilmeyen kalmadı ama ben hapse ve sürgüne gidiyordum. 1947 yılında Paşakapısı Cezaevine kapatılmamdan iki üç gün sonra, cezaevine bakan savcı İzzet Akçal koğuşa geldi. Dışarı yazı çıkarmamam koşuluyla ne istersem yapılacağını, her kolaylığın gösterileceğini söyledi. Bu onun kendi isteği değil, CHP iktidarının isteğiydi. Nasıl olsa o günlerde yazımı yayımlayacak dergi, gazete kalmamıştı. Hepsi kapatılmıştı. Bu nedenle İzzet Akçal’a yazı yazacağımı, ama dışarı çıkarmayacağımı söyledim.



1948. 20 Şubatta tahliye olup Bursa’ya sürgüne gidiyor. Büyük geçim sıkıntısı içinde. 20 Mayısta sürgünü bitiyor. İlk eşi Vedia Hanımdan ayrılıyor. İkinci kitabı Aziznâme’yi çıkarıyor. Bu kitap için İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesinde dava açılıyor. Dört ay tutuklu süren yargılanma sonrasında aklanıyor. Mehmet Ali Aybar’ın çıkardığı Zincirli Hürriyet’te yazıyor. “Ey Türk Faşisti” adlı yazıya sağcı basından büyük tepki geliyor. Temmuz ayında Başdan adlı siyasi bir haftalık gazete çıkarıyor. Bu gazete gülmece gazeteleri kadar tutmuyor ve sürekli zarar ediyor. Başdan’ı Markopaşa parasal olarak destekliyor. Baskılar sürüyor, gazeteler sık sık kapatılıyor, toplatılıyor.
1948 yılında Aziznâme adlı bir taşlama kitabı yayımlamıştım. Bu taşlama kitabının ilk sayfasında şu dörtlük vardı:
Zannetme ki daim bişekcesine,
Siz her anırdıkça huu çeker millet!
Alkış beklerken siz eşşekcesine,
Verir hakkınızı yuu çeker millet!
Zamanın basın savcısı Hicabı Dinç, bu taşlama dörtlüğüyle hükûmeti aşağıladığımı iddia ederek aleyhime dava açmıştı. Tutuklanmam için emir alan polis beni arıyordu. Büyük geçim sıkıntısı çektiğim o günlerde, cezaevine girmeden önce, tutuklu kalacağım sürece iki çocuğumun geçimini sağlayacak parayı bulmaya çalışıyordum; ondan sonra da polise gidip teslim olacaktım. İstanbul siyasî polisi büyük bir çabayla beni altı ay aradı. Polis beni bulamadı. Çünkü o kaçak gezdiğim günlerimi, İstanbul’un genel kitaplıklarında, gülmece konusunda çalışarak geçiriyordum ki, kitaplıklar polisin uğradığı, uğramayı akıl edeceği yerler değildi.
Gazeteciliğe başladığım 1944 yılından Azizname adlı taşlama kitabım yüzünden polisçe arandığım 1948 yılına dek, gülmece yazdığım, gülmece yazarı olarak tanındığım halde, gülmecenin ne olduğunu, nasıl olduğunu, nasıl olması gerektiğini, tarihini, kuramlarını, oluşumunu bilmiyordum, bu konular üstünde hiç düşünmemiştim. Siyasî polisin beni aradığı, kaçak olarak kitaplıklarda geçirdiğim o altı ay içinde, ilk olarak, yaptığım işin niteliği ve gülmecenin tarihi üzerinde çalışma olanağını elde ettim.




1949. Ocak ayında Sabahattin Ali’nin öldürüldüğü öğreniliyor. Markopaşa yerine Hür Markopaşa, Yedi-Sekiz Paşa, Bizim Paşa ve Öküz Mehmet Paşa gazeteleri çıkıyor. Başdan’ın yayını sürüyor. İngiltere Prensesi Elisabeth, İran Şahı Rıza Pehlevi ve Mısır Kralı Faruk, Aziz Nesin aleyhine dava açıyorlar. Aziz Nesin 7 ay hapse mahkûm ediliyor ve ceza infaz ediliyor. Zincirli Hürriyet’ten dolayı mahkûm olan Mehmet Ali Aybar’la Üsküdar Paşakapısı Cezaevinde yatıyor.
Sürgünde bulunduğum Bursa’dan, cezam bitmiş, İstanbul’a dönmüştüm. Bulabileceğimi sandığım her yerde Sabahattin Ali’yi aradım. Ortalarda yoktu. Sabahattin için son bilinen, taşıyıcılık yaptığı kamyonla biyerlere gittiğiydi.
Başdan adlı haftalık bir siyasal gazete çıkarmaya başladım. Sabahattin Ali’nin kişiliğini bildiğimden, onun bir yazısını yayımlarsam dayanamaz, ortaya çıkar diye düşündüm; Türkiye’nin neresinde olursa olsun, ya gelir ya bir haber ulaştırırdı. Markopaşa’da çıkmış başyazılarından birini Başdan’da yayımladım. İkincisini yayımladım. Günler, haftalar geçti, Sabahattin’den haber çıkmadı. Bigün evime Istanbul Savcılığından bir çağrı yazısıgeldi. Belki beni yazdığım yazılardan yine savcılığa çağırıyorlardı…
Savcı, Sizi tanıklık için çağırdık, dedi, bazı eşya göstereceğim, kimin olduğunu bilirseniz, söyleyin! Bulgaristan sınırında, çalılar arasında biyerde bir ceset bulunmuş. Cesedin üstünden bu eşya çıkmış. Sabahattin Ali’nin olduğu sanılıyor.
Savcının elindeki kırık gözlük camlarına baktım, gözlerim doldu.





1950. Fransızcadan çevirdiği öne sürülen bir yazı yüzünden (Politzer’in Felsefe Dersleri adlı kitabının önsözü) 16 ay hapse ve 16 ay güvenlikçe gözaltında tutulmaya mahkûm ediliyor (Aziz Nesin Fransızca bilmezdi!) Cezaevinde de yazmayı sürdürdüğünden ve yazılarını gizli gizli dışarı çıkardığından, cezasının bitmesine 40 gün kala Nevşehir Cezaevine gönderiliyor. Medet çıkıyor. Başdan gazetesi Yeni Baştan adıyla çıkıyor.

Georges Politzer, Fransa Nazi işgalindeyken, Paris’te isçilere geceleri dersler veriyordu. Üniversite derslerinden oluşan felsefe kurslarını Felsefe Dersleri adıyla çevirttim. 1950 yılında çıkarmakta olduğum Yeni Baştan adlı dergide tefrika etmeye başladık. Ya üç ya dört tefrika çıkmıştı ki büyüzden tutuklandım.
“Bu eseri sen çevirdin” diye komünistlikten mahkûm ettiler. Bar bar bağırdım “Ben Fransızca bilmiyorum” diye. Çevirmediğim bir yazıdan mahkûm oldum. Ve tabii mahkûm olunca da, ister istemez komünist olmuş oldum.
Hapishane bana kitap okumak, düşünmek, dinlenmek olanağını veriyor. Biçok iş planımı hapishanelerde yaptım. Bu iyi taraflarına karşılık, biçok da fenalıkları var ki, bundan laf etmeyeceğim.


1951. Sultanahmet, Üsküdar ve Nevşehir cezaevlerinde yatıyor. Üsküdar Cezaevinde Biraz Gelir misiniz’i yazıyor (1963’te gözden geçirecek ve Aralık 69’da yayımlayacak.) Tahliye edildiğinde, Levent’te Sabahattin Erdem adlı bir arkadaşıyla Oluş Kitabevini açıyor. Sabahları Levent’teki evlere gazete dağıtıyor.
Şunca yıllık geçmişime bakıyorum da, çocukluk günlerimi saymazsam, karşılıksız, benden hiç karşılık beklemeden, bişey ummadan bana yardım ve iyilik etmiş olan ancak bir kişiyi anımsayabiliyorum. O bir kişi: Yüzbaşı Sabahattin Erdem… Tanıdığım en içli, en coşkun, en duygusal insandır.

1953. Bir ortakla Beyoğlu’nda Bursa Sokağında yeni yapılmış bir hanın odasında Paradi Fotoğraf Stüdyosunu kuruyor. Bir yandan da şiir yazıyor. Geriye Kalan adlı ilk öykü kitabı yayınlanıyor.
Geçinebilmek için bir küçücük kitap çıkarmayı tasarladım. Başvurduğum yayıncıların hiçbiri bu kitabımı yayımlamak istemedi. Kendim yayımlayabilmem için de param yoktu. Babıâli’de kâğıt alışverişi de yapan hamallardan birinden krediyle kâğıt aldım. Bir basımevinde de yine krediyle kitabımı dizdirtip bastırdım. Ressama para veremeyeceğim için kapak resmini de kendim yaptım. Ucuz olması için, kapak kötü bir kâğıda iki renkli olarak basıldı.
Bu benim ilk öykü kitabımdı. Hiç satılmadı. Basımevine olan borcumu başka yerden borç alarak ödedim. Kâğıtçının borcunu ödeyemedim. Kâğıtçı benden alacağına karşılık, fiyatı 50 kuruş olan kitapları basılı kâğıt fiyatına okkayla tartıp kiloyla aldı, işportaya, sergicilere verdi. Geriye Kalan adlı ilk kitabım aylarca sokak sergilerinde, kaldırımlarda, toz toprak, çamur içinde sürüklendi durdu.

1953-54 yıllarında, iki küçük çocuğumu geçindirebilmek için, babamın bizi geçindirmek için eşekle zerzevat sattığı durumdan çok daha aşağı düzeylerde işler yapmak zorunda kalmıştım. Bu işlerden biri gazete satıcılığıydı.
Daha gün doğmadan Cağaloğlu’na gidip gazeteleri bayiden alır, Levent’e dek taşır, evlere dağıtırdım. 38 yaşımdaydım, üstelik yüksek öğrenim görmüş, subaylık ve yazarlık yapmış biriydim.
Gazete satıcılığı yaptığımdan dolayı iki çocuğum benden utanıyorlar mıydı? Sormadım ama davranışlarından aşağılık duygusuna kapıldıklarını sezmiştim. Çocuklarım benden utanıyorlardıysa, sanki babama yaptığım kaba haksızlığın birazını olsun ödeyecekmişim gibi gelirdi bana. Babama yaptığımı, çocuklarım bana ödetecekti.

1954. Akbaba’da takmaadlarla yazıyor.
Türlü olaylar, türlü belalar gelmiş geçmiş başımdan. Bigün, Akbaba’nın sekreteri Selami Münir Yurdatap’ı gördüm. Akbaba için üsteleyerek benden yazı istedi. Doğrusu, Akbaba’ya yazmak içimden gelmiyordu. Genellikle Akbaba gülmecesine karşıydım. Bundan da önemlisi, Ortaç, yıllarca çatıştığımız, çarpıştığımız tek parti iktidarı olan CHP’nin o günkü milletvekiliydi.
Yazarlıktan gittikçe umudumu kesmekte olduğum acılı günlerimdi. Bitakım dergilere polisiye romanlar yazıyordum, gazetelere takma adlarla röportajlar yapıyordum. İşte o günlerde Akbaba’ya yazmaya başladım. Bikaç ay sonra, Akbaba’nın hemen bütün yazılarını ben yazmaya başlamıştım.
Yazılarım Akbaba’da başından beri hep imzasız, başka, uydurma adlarla çıkardı; ama olsun, ne olursa olsun, benim o günlerde Akbaba’dan başka hiçbir gelir kaynağım yoktu.

1955. Kemal Tahir’le birlikte Düşün Yayınevini kuruyor. On Dakika adlı ilk şiir kitabını yayımlıyor (3 bin tane). Yahya Kemal ve Faruk Nafiz’in etkisinde kaldığından ve Nâzım’a öykündüğünden, kitapları dağıtıma vermeden Düşün Yayınevinin bahçesinde yakıyor. 6-7 Eylül olaylarında tutuklanıyor. Harbiye Askeri Cezaevinde Meral Çelen’le nişanlanıyor. Altı ay sonra sorgusuz bırakılıyor. İlk romanı Düğümlü Mendil yayınlanıyor. Diğer yayınlanan kitapları; İt Kuyruğu, Yedek Parça ve Kadın Olan Erkeğin Hatıraları.

1955 yılı, 6-7 Eylül gecesi, zamanın hükümeti Kıbrıs konusunda Türkiye’nin duyarlığını dünyaya göstermek için İstanbul’da el altından bir miting düzenlemişti.
O miting serserilerin, ayaktakımının ve yoksulların gösterisine dönüşmüş, İstanbul’un bütün baldırı çıplakları sokaklara dökülmüş ve bu mitingin yönetimi hükümetin elinden çıkarak bütün gece sabaha dek İstanbul, özellikle Rum, Ermeni, Yahudi evleri ve malları yağmalanmıştı.
Sabah olunca hükümet ne yapacağını şaşırmış, olmayan suçluları bulma telaşına kapılmış ve suçluları bulmuştu. Benim de içinde bulunduğum altmış kadar yazar, şair, çevirmen ve aydını… Hepimizi askerî cezaevine tıkmış ve zamanın sıkıyönetim komutanı, “Bunlar salkım salkım asılacaklar” diye buyruğunu vermişti.





1956. Meral Çelen’le evleniyor. Halil Lütfi Dördüncü’nün Yeni Gazetesinde köşe yazarlığı yapıyor. İtalya’da Bordighera’da 22 ulus arasında yapılan Altın Palmiye (Palma d’Oro) gülmece öyküsü yarışmasını Kazan Töreni adlı öyküsüyle kazanıyor. İstanbul’da üçüncü çocuğu, ikinci oğlu Ali Nesin doğuyor. Damda Deli Var ve Fil Hamdi kitapları yayınlanıyor.

1956 yılında İtalya’da yapılan uluslararası gülmece yarışmasında birincilik alıp Altın Palmiye kazandım. O güne dek kendi adımla yazılarımı basmayan gazete ve dergiler, Altın Palmiye’yi kazandıktan sonra yazılarımı adımla yayımlamaya başladılar.
Ama bu uzun sürmedi. Adım yine gazetelerden silinince, 1957 yılında bu yarışmayı ikinci kez kazanıp bir Altın Palmiye daha almak zorunda kaldım. Bundan sonra adım yine gazete ve dergilerde görünmeye başladı.


1957. Altın Palmiye uluslararası gülmece öyküsü yarışmasını Fil Hamdi adlı öyküsüyle ikinci kez kazanıyor. Bu yıl 11 kitabı birden yayımlanacak. İstanbul’da dördüncü ve son çocuğu Ahmet Nesin doğuyor. Yayınlanan kitapları; Bir Sürgünün Anıları, Deliler Boşandı, Erkek Sabahat, Gol Kralı, Hangi Parti Kazanacak, Kazan Töreni, Koltuk, Mahallenin Kısmeti, Ölmüş Eşek, On Dakika ve Toros Canavarı.

27 Mayıs darbesinden sonra devletin yoksullaşmış bütçesine yardım için halk nişan yüzüklerini, altınlarını askerlere bağışladı. Ben bile Altın Palmiye’mi altı ay sonra beni tutuklayacak olan 27 Mayısçılara teslim etmiştim, bütçemize bir küçücük katkı olur diye…
Tam o sırada, emekliye ayrılan subaylar için İstanbul’un Gayrettepe’sinde evler yaptırılmıştı. Halk, bu bağış aptallığını çabuk anlayarak, bu evlerin yapıldığı yere Alyans Mahallesi, Yüzük Mahallesi adını takmıştı. İkinci Altın Palmiye ile Altın Kirpi’yi, ilerdeki sevinçli günlerde, yine gerekir diye saklıyorum.

1957’de Kemal Tahir’le birlikte Düşün Yayınevini kurmuştuk. Cumhuriyet’ten önce Ahmet Mithat Efendi gibi basımevi kurmuş yazarlar vardı ama Cumhuriyet tarihinde o güne dek kendi kitaplarını yayımlamak için yayınevi kuran ilk yazar ben olacaktım. Beni buna kitaplarımı çıkarmak istemeyen kitabevi ve yayınevi sahipleri zorlamıştı.
Kemal Tahir’le pekçok konuda anlaşamazdık. Yine de dosttuk. Ben Kemal’i çok sevmişimdir, bütün yanılgıları, eksikleriyle… Onun da beni sevmiş olduğuna, dünyada sayıları az olan gerçekten beğenerek sevdiği insanlardan biri olduğuma inanırım. Ama beni bunca sevmiş olması, karakterinin gereği olarak, arkamdan ve aleyhimde konuşmasına hiç de engel olmamıştır.










1958. Akşam, Ulus ve Yeni Gazete gazetelerinde köşeyazıları, Demokrat İzmir’de “İstanbul’dan Ne Haber” başlıklı yazılar yazıyor. İstanbul 1’inci Sorgu Hakimliği, Mahallenin Kısmeti adlı kitabındaki beş öykü için dava açılmasına karar veriyor. Yayınlanan kitapları; Bay Düdük, Biraz Gelir misiniz, Gıdıgıdı, Havadan Sudan, Memleketin Birinde, Nazik Alet ve Nutuk Makinesi.

Aziz Nesin, Meral Celen ve Ali Nesin







1959. Uzun bir yurt gezisine çıkıyor. Gazeteciler Cemiyeti Fıkra Ödülü birincilik ödülünü alıyor. Yayınlanan kitapları; Aferin, Az Gittik Uz Gittik, Bişey Yap Met, Kördöğüşü, Mahmut ile Nigâr ve Saçkıran.

İlkin oyun yazışımı yadırgadılar. ‘‘Gülmececiliği, öykücülüğü küçümsüyor da…’’ dediler. Bunca yıllık uğraşımı küçümser miyim hiç, öper başıma korum kutsal ekmek gibi…
Sonra, kırküç yaşımdayken ilk oyunumu bastırdığım için de kınadılar. “Kırkından sonra azmış’’ gibi geliyordum onlara. Bilemezlerdi ki… Askerî ortaokulun yedinci sınıfında Türkçe öğretmenimiz Bahri Baba, derste tiyatro bölümünü anlatırken dalmışım, dalmışım da dalıp gitmişim. Bahri Baba çocuklara, “Görürsünüz, oyun yazarı olacak!” derken kendime geldim. Suçüstü yakalanışımdan bir utandım ki… Oysa biz o sıralara general olmak için oturmuştuk.
*
Bir düşüncemi oyundan başka hiçbir türle anlatamayacağım zaman oyun yazıyorum. Konu, kendisini oyun olarak yazmam için beni zorluyor.
Bir yazar, herhangibir konuyu, canı isterse hikâye, isterse roman, senaryo, oyun olarak yazamaz. Bunlardan yalnız biri, en güzel olabilir. Yalnız o yazılmalı, ancak o yazılabilir. Konu kafama biçimiyle birlikte geliyor. Ona sonradan biçim aramaya kalkmıyorum.
Oyun olarak doğan konuları, o sıra oyun yazma olanağını elde edemediğim için, hikâye olarak yazdığım oldu. Bunlar bence hikâye değil, oyunun hikâyesidir.
Bir konu, bir düşünce, oyundan başka bir türde de verilebilirse, onu oyun olarak vermek gereğini anlamıyorum.






1960. Sürgüne mahkûm oluyor ama 27 Mayıs darbesi imdadına yetişiyor. Yassıada duruşmalarını izliyor ve izlenimlerini kaleme alıyor. Gazeteciler Cemiyeti fıkra birincilik ödülünü alıyor. Yayınlanan kitapları; Ah Biz Eşekler, Gözüne Gözlük ve Hoptirinam.
Çok ucuza yazıyorum. Makine gibi çalışmak zorundayım. Yusuf Ziya Ortaç’ın benim için “Yazar değil, o bir rotatif…” dediği günler. Yazarlığımın 1960 yılına kadar olan evresinde, benim için ne yazdığım önemli ama nasıl yazdığım önemli değildi. Beni bu sanıya zorlayan biçok etken vardır. Ama başlıcası ekonomik etkendi.

Sık sık sorarlar: “Nasıl bu kadar yazabiliyorsun?”
Derler ki, kimi sanatçıların esin perileri varmış da, bu periler onların ruhuna sanatı üflermiş. Esin perim yok ama, benim de esin cinim, esin cadım, esin devanam var. Benimkilerin yarısı kuş, yarısı kız değil, olsa olsa onda biri insan da geri yanı canavar. Omzuma tünememiş, sırtıma binmiş, ben altta iki büklüm, kan ter içinde, yorgun bitik… Hem benim esin cinim, esin cadım bitane değil, sürü sürü… İkisi inse, üçü biniyor sırtıma. Sırtıma binmiş, üstüme çullanmış olan esin cadıları, esin cinleri, esin canavarları durmadan buyuruyor, zorluyor, azarlıyor:
Yaz, Hadi yazsana, Durma yaz, Ne duruyorsun? Uyumaya hakkın var mı senin… Uyan Oturma öyle… Kalk çabuk… Hasta da olamazsın… Sissst, kalk bakalım… Yaz.
Benim esin cinlerim, cadılarım, canavarlarım: Kira isteyenlerim, para isteyenlerim, alacaklılarım, bitürlü bitip tükenmeyen gereksinimler…



1961. Kazandığı “Altın Palmiye”lerden birini devlet hazinesine bağışlıyor. Tanin gazetesinde köşeyazıları yazıyor. Bu yazılardan dolayı tutuklanıyor. Balmumcu cezaevinde 3 ay tutuklu kaldıktan sonra aklanıyor (31 Ekim). Tanin gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İhsan Ada’yla birlikte tutuklanıyor. Düşün Yayınevi ve evi aynı gün aranıyor. Çuval çuval not, belge, yazıya el konuluyor. Harbiye’de lağımlı bir hücreye atılıyor. Bütün geceyi ayakta geçiriyor. 8 Temmuzda tahliye edilecekler. Öncü’de yazmaya başlıyor. Adana’da linç edilmek isteniyor. Yayınlanan kitapları; Bir Koltuk Nasıl Devrilir, Yüz Liraya Bir Deli ve Zübük.

27 Mayıs darbesinden sonra devletin yoksullaşmış bütçesine yardım için halk nişan yüzüklerini, altınlarını askerlere bağışladı. Ben bile Altın Palmiye’mi altı ay sonra beni tutuklayacak olan 27 Mayısçılara teslim etmiştim, bütçemize bir küçücük katkı olur diye…
Tam o sırada, emekliye ayrılan subaylar için İstanbul’un Gayrettepe’sinde evler yaptırılmıştı. Halk, bu bağış aptallığını çabuk anlayarak, bu evlerin yapıldığı yere Alyans Mahallesi, Yüzük Mahallesi adını takmıştı. İkinci Altın Palmiye ile Altın Kirpi’yi, ilerdeki sevinçli günlerde, yine gerekir diye saklıyorum.



1962. Kemal Tahir’le birlikte kurduğu Düşün Yayınevi anlaşılamayan bir nedenden yanıyor. Zübük adıyla haftalık bir gülmece dergisi çıkarıyor. Babası Abdulaziz Efendi 11 Şubat 1962 Pazar günü ölüyor. Biz Adam Olmayız adlı öykü kitabı yayınlanıyor.

Dünyaların en iyi babası benim babamdır
Düşmandır düşüncelerimiz
Dosttur ellerimiz
Dünyada tek elini öptüğüm
Babamdır
Kırkını geçtin adam olmadın der
Başım önümde dinlerim
Önünde tek baş eğdiğim babamdır
Sabahlara dek Kuran okur
Anamın ruhuna
İnanır ona kavuşacağına
Bana gâvur der
Diş bilemeden
Dünyada tek bağışladığı ben
Tek bağışladığım odur
Başım derde girdikçe bakar çocuklarıma
Bitürlü ölemiyorum der senin yüzünden
Çocuklar ortada kalacak
Ölemez kahrımdan benim
Yaşamak zorunda benim yüzümden
Gözlerindeki ateş bakışlarında söner
Tuttuğun altın olsun der
Çocukluğumu tek anlayan odur
Dünyaların en iyi babası benim babamdır

1965. İlk kez yurtdışına çıkıyor ve yurtdışında 5 ay kalıyor. Berlin ve Weimar’daki Antifaşist Yazarlar Toplantısına katılıyor. Almanya, Polonya, Sovyetler, Finlandiya, Romanya, Bulgaristan, Kiev’e ve Tiflis’e gidiyor. Yayınlanan kitapları; Yeşil Renkli Namus Gazı, İhtilali Nasıl Yaptık, Rıfat Bey Neden Kaşınıyor ve Sosyalizm Geliyor Savulun.

İlk cıgara içmeye cezaevinde başladım. Dertlendiğimden, avunmak için falan da değil… Yoksul koğuş arkadaşlarıma ikram için paketle cıgara almaya başladım. Onlara verip kendim içmezsem ayıp olacak diye her paketten biriki tane de ben tüttürmeye başladım. Ama benim iradem demir gibi güçlü, hiç cıgaraya alışır mıyım…
Cezaevinde alışmadım da, sonradan gazetecilikte alıştım cıgaraya. Gazetenin gece işlerinde çalışıyordum. Arkadaşların hepsi fosur fosur cıgara içiyor. Sanki cigara içmeden yazılmazmış, cıgara içmeyen yazar olamazmış gibi bir durum var. Yine arkadaşlara ikram için, ben de onlar gibi cıgara paketi taşımaya başladım. Alışırsın… diyorlardı. Ne diye bu pis şeye alışayım, alışacak olduktan sonra güzel, tatlı bişeye alışırım… diye alay ede ede, bir baktım ki, hohoooo, öyle bir alışmışım ki. Günde beş paket. Sabah kalkıp ilk cıgarayı yaktıktan sınra bir daha hiç kibrit çakmadan, birbirine ulayarak boyuna içerim. Yalnız yemeklerde ara veririm.

İlk yurtdışı geziye çıkışım, 1965’te. Moskova’ya gitmiştim. 1965 tarihine dek pasaport alamadım. Kimi seferinde verdiler, ama daha sonra vazgeçip verdikleri pasaportu geri aldılar. 1965 tarihinde bikez daha girişimde bulundum. Pasaport alabildim. Bu işe uçak havalanıncaya dek pek inanamadım. Polisler ha geldi ha gelecek, diye bekledim durdum.




1966. Bulgaristan’da Vatani Vazife öyküsüyle Altın Kirpi Ödülünü alıyor. Kendi hayat hikayesini kaleme aldığı, Böyle Gelmiş Böyle Gitmez I – Yol adlı anı kitabı yayınlanıyor.

Durmadan gürül gürül konular aklıma geliyor, ben de boyuna not ediyorum. Çok verimli bir yazarım aslında. Olanağım olsa ne çok yapıt vereceğim. Ben bu notlar üzerinde nasıl zaman bulup da çalışacağım? Hiç durmadan yüz yıl çalışsam, yalnız bugüne kadarki notlarımı bitiremem. Yazık! Hepsi kalacak!..
Son zamanlarda verimsiz oluşum, istemediğim, içimden gelmeyen konular ve alanlarda çalışmak zorunda kalışımdan. Gazete yazısı yazmak istemiyorum işte! Ama yazmak zorundayım…
Ah! Ne olurdu, şu oyunlarımdan para kazanabilseydim, tiyatrolar oyunlarımı oynasalardı da, hiç durmadan oyunlar yazsaydım. Bu olanak açılsaydı bana, öyle sanıyorum ki, yılda on-onbeş oyun yazabilirdim. Üstüme akan, gürül gürül akan konuların altında boğulacağım.

Bulgaristan’da Vatani Vazife öyküsüyle Altın Kirpi ödülünü alıdım.

1967. Bir yurtdışı gezisi dönüşünde, siyasi polis tarafından gözaltına alınıyor ve yasadışı olarak 8 saat sorguya çekiliyor. Meral Çelen’den ayrılıyor. Poliste ve Şimdiki Çocuklar Harika kitapları yayınlanıyor.

Rusya’ya gidişim değil de Rusya’dan gelişim olay oldu… Gümrükte, ikibuçuk saat süren olağanüstü bir aramaya uğradım. Polisten bir işaret aldıkları pek belli olan gümrükçüler neyim varsa aldılar; çocuklarıma aldığım hediye oyuncak filmleri, not defterimi, yazılarımı bile…
El konulan fotograflarımdan bazılarını gazeteler, “Aziz Nesin Lenin’in mezarına çiçek koyarken’’ diye yayınladılar. Oysa çiçek koyduğum mezarAzerbaycanlı bir yazarındı.
Evimin aranacağını da tahmin ediyordum. Yedi tane polis geldi. Yirmibin kitabı beş saat içinde hallaç pamuğu gibi attılar. Dosyalardaki yazılarım dağıtıldı. 8 bavul, 7 polis ve ben arabaya binip emniyete yollandık. Otuzaltı saat gözaltında tutuldum, yedibuçuk saat polis sorgusu…
Suçlamanın hedefi, Türkiye İşçi Partisi’ydi. TİP’le Türkiye içinde ve dışındaki komünist partiler arasında bir bağ aranıyor ve bu bağı benim kurduğum söyleniyordu.
Benim başıma getirilen bu olaylar, herhangi bir yazarın, aydının, ilericinin, bir yurtseverin başına da getirilebilir. Bunun için suçlu olmanızda gerekmez. Polis yada o türlü bir örgütün bir görevlisine, ajanına, muhbirine bir ihbar mektubu yazdırılır. Kendi yazdırttıkları bu mektup üzerine,polis davranır, savcılık işe girişir. Eviniz, üstünüz,işyeriniz aranır ve sorguya çekilirsiniz.“Suçlu olmadığım için bunlar benim başıma gelmez” demeyiniz; herzaman gelebilir.


1968. Üç Karagöz Oyunu’yla Milliyet’in Karacan Karagöz Oyunları yarışmasında birincilik ödülünü alıyor. Düdükçülerle Fırçacıların Savaşı ve Vatan Sağolsun kitapları yayınlanıyor.

Elliüç yaşımdayım, elliüç kitabım var, kırkbin lira borcum, dört çocuğum, bir torunum var. Yalnız yaşıyorum. Yazılarım yirmiüç, kitaplarım onyedi dile çevrildi, piyeslerim yedi ülkede oynandı.
Yalnız iki şeyimi başkalarından saklayabiliyorum; biri yorgunluğumu, biri de yaşımı… Bu ikisinin dışında herşeyim ortada ve açık… Yaşımdan genç göründüğümü söylüyorlar. Çalışmaktan yaşamaya zaman bulamadığım için yaşlanmamış olacağım.


1969. Moskova’da İnsanlar Uyanıyor adlı öyküsüyle Altın Krokodil ödülünü alıyor. Günaydın gazetesinde Eller Aya Biz Yaya adı altında köşe yazıları yazıyor. Günaydın’ın gülmece eki Ustura’yı hazırlıyor. Sonbahar’da Meral Çelen’le barışıyorlar. Çiçu ve Üç Karagöz Oyunu kitapları yayınlanıyor.

Her bakımdan çok geç gelişebildim. İlk kitabım kırk yaşımdayken yayımlanabildi. O zamanlar yaşıtlarım ve arkadaşlarım olanlar, Sabahattin Ali, Sait Faik, Orhan Veli, Haldun Taner, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, daha niceleri birer ünlü sanatçıydılar. İlk kitabım kırk yaşımda çıktığına, bugün de ellibeş yaşımda ellibeş kitabım olduğuna göre, bütün bu gürültü patırtı onbeş yıl içinde olup bitmiştir. Yani içimde hep geç kalmış olmanın, yetişememenin, yetiştirememenin acelesi vardı, yine de var…


1970. Meral Çelen’le ikinci kez evleniyor. TDK oyun ödülünü alıyor. Hadi Öldürsene Canikom ve Tut Elimden Rovni kitapları yayınlanıyor.

Dünyanın biçok yerinde ulusal ve uluslararası edebiyat ve sanat yarışmaları ve ödüllendirmeleri düzenlenir. Bunların içinde ödül olarak para verilenler de vardır, verilmeyenler de… Ama ödül kazananlara bir onur diploması, bir ödül belgesi, bir madalya, bir nişan, bir plaket verilmeyeni hiç yoktur. Yalnız bunun bitek ayrıcası vardır: Türk Dil Kurumu.
Herhalde Türk Dil Kurumu, Türk yazarlarının addan, sandan çok, namdan, ünden çok paraya gereksindiklerini düşünerek, böyle bir gerçekçi görüşle, ödül kazananların eline yalnız para verir. Biz Türk yazarları için beşbin lira çok paradır, değil beşbin lira, sırasında elli lira bile çok paradır. Parayı aldık, kabul ettik, sağolunuz. Ama… Sizler de kendinizden çok iyi bilirsiniz ki, biz yazarlar her ne denli, “ad-san için yazmıyoruz!” dersek de, şair sözü elbette yalandır, deyip bu alçakgönüllülük gösterisine inanmamak gerekir. Ödül kazanmış bir yazar, odasının bir kıyısına koyacağı bir plakası bulunsun ister. Kendisinden sonra, çocukları, torunları, bu maden parçasıyla övünecekler diye boşuna da olsa avunur.


1971. 12 Mart darbesinden sonra Maltepe Zırhlı Tugay kışlasında dört gün tutuklu kalıyor. Tutuklu bulunduğu sırada Zat-ı Devletleri İbiş Hazretleri oyununa başlıyor ve oyunu Ekim ayında bitiriyor. Merhaba ve Uyusana Tosunum kitapları yayınlanıyor.

Ellibeş yaşımdayken, yaşamımda üç büyük değişiklik oldu.
Birincisi günde beş paket içtiğim cıgarayı bıraktım. Cıgaraya alışmakla dünyanın en büyük akılsızlığını, cıgarayı bırakarak da dünyanın en büyük akıllılığını yaptım ki, sonuçta akılsızlık akıllılığı götürünce, sıfıra sıfır, elde var sıfır… Ama yeniden baş layacağım cıgaraya. Ne zaman mı? Doksan yaşıma basınca, yirmibirinci yüzyılda yaşamanın tadını çıkarmak için…
İkinci değişiklik şu: Bir gece sabaha karşıydı, salonda yürür ken birden düştüm, elim ayağım çekildi. İçimden, “Bu güzel oyun bitiyor… İşte öyküm bitiyor!” diye geçirdim, ama bitmedi, demek dünyanın benden daha çekeceği varmış. Ertesi gün hekim muayenesinde gizli şeker hastası olduğum anlaşıldı. Acılarımı, dertlerimi sevdiklerimden öylesine gizlemeye alışmışım ki, zavallı şeker hastalığı bile açığa çıkmamış, gizlenmiş. İşte bu hastalık yüzünden şekersiz çay içmeye başladım.
Yaşamımdaki üçüncü değişiklik: Saçlarımı, aynaya bile bakmadan, el yordamıyla kendim kesiyorum, hem de masamdaki kâğıt makasıyla… Biliyorum, biraz bozuk oluyor ama saçlarım öylesine gür ki, bikaç saat için de bile uzayan saçlarım bozuk yerlerini örtüyor. İşte böylece bir adamın -dışına bile olsa- başıma kendi istediği biçimi vermesinden, çenemden tutup başımı o yana bu yana çevirmesinden kurtuldum.


1972. 27 Nisan günü Noter huzurunda Nesin Vakfı’nı kuruyor. Yeni Ortam gazetesinde tefrika edilmek üzere, Böyle Gelmiş Böyle Gitmez’in ikinci cildine başlıyor. İnsanlar Uyanıyor ve Leylâ ile Mecnun kitapları yayınlanıyor.

Nesin Vakıf 1972’de resmen kuruldu. 1974’te inşaata başladık, 1980’de de ilk çocukları aldık.
Evim Nesin Vakfı’dır ve evim olan Nesin Vakfı aynı zamanda müzedir; öyle bir müze ki salt müze olarak kullanılan, görücülere belli günlerin belli saatlerinde açılan, depoya benzeyen biyer ve bu yerdeki insanlar değildir. Öyleyse nedir? Bu canlı müzede her an, çoğu çocuklar olmak üzere insanlar yaşayacaklar, oynayacaklar, okuyacaklar, işleyecekler ve çalışacaklardır. Belki de dünyada bu türde ilk müze olacaktır.
Bu müzeyi gezenler salt vitrinlerdeki eşyayı seyretmekle yetinmeyecekler, o vakıfta yaşayan insanlarla (çocuklarla) da birlikte vakfın havasını, ortamını, koşullarını orada bulundukları sürece yaşayacaklardır.


1974. Filipinler’de Asya-Afrika Yazarlar Birliginin Lotus Ödülünü alıyor. TYS Genel Başkanı seçiliyor. Bu görevi 15 yıl boyunca, 1989’a dek yapacak. Hayvan Deyip de Geçme ve Tatlı Betüş kitapları yayınlanıyor.

1974’ten 2 Aralık 1989 tarihine dek, kurucularından biri olduğum Türkiye Yazarlar Sendikasının genel başkanlığını yaptım. TYS’nin kuruluşundan bu yana geçen 18 yıl ve özellikle genel başkanlıkta bulunduğum 15 yıl, yaşamımda bu sendika uğruna yazarlığımdan bile özveride bulunduğum uzun bir zaman dilimidir.
Ben ki, aşk da içinde olmak üzere, hiçbişey uğruna yazarlığımdan özveride bulunmazken, TYS için bunu da yaptım. Çünkü TYS gibi bir örgütün kurulması, benim için Türkiye’nin bir ulusal onur sorunuydu.
TYS, İnsan Hakları Derneği, Barış Derneği, Türk- Yunan Dostluk Derneği, Bilar A.Ş.. Bu örgütlerin kurucuları arasındayım. Bunlar birer borç ödemedir. Karşılığında oy istemiyorum. Para ve ün istemediğimi, bunlara yeterince ulaştığımı herkes görüyor. Aslında karşılığında hep bişey isteyenler bunu anlamıyor.

Bu ödüller, armağanlar, andaçlar, nedir bilir misiniz? Ölüme giden taşlı, dikenli, sarp, o dimdik ham yolun acılığını ve acısını unutturmak için serpiştirilmiş, ölüm yolunu güzelleştiren avunu çiçekleri.



1976. Yayınlanan kitapları; Bu Yurdu Bize Verenler, Borçlu Olduklarımız, Böyle Gelmiş Böyle Gitmez II – Yokuşun Başı, Pırtlatan Bal, Seyyahatnâme ve Surnâme.

Bu ödüller, armağanlar, andaçlar, nedir bilir misiniz? Ölüme giden taşlı, dikenli, sarp, o dimdik ham yolun acılığını ve acısını unutturmak için serpiştirilmiş, ölüm yolunu güzelleştiren avunu çiçekleri.






1977. Bulgaristan’da Uluslararası Hitar Petar ödülünü alıyor. Basın Şeref Kartı alıyor. Dünya Kazan Ben Kepçe I – Irak ve Mısır ve Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz kitapları yayınlanıyor.

Bulgarların Hitar Petar’ı, Osmanlı yönetimine karşı halkın yarattığı bir mitsel gülmece kahramanıdır. Hitar Petar ödülü benim aldığım altıncı uluslararası ödüldür. Düşününüz omuzlarımdaki yükü… Her ödülü aldıktan sonra, okurlarımı düşkırıklığına uğratmamak için yazdıklarımdan daha iyilerini, daha güzellerini yazmak isterim.


1979. Aziz Dede’den Masallar, Büyük Grev, Tek Yol, Ben de Çocuktum ve Beş Kısa Oyun kitapları yayınlanıyor.

Şimdi, altmışdört yaşımdayım. Kitaplarımın sayısı yaşımı geçti, yetmiş kitabım var, borcum yok sayılır, dört çocuğum, üç torunum var. Yapıtlarımın çevrildiği dil sayısı otuzu geçti. Geçen on yıl içinde Türkiye’de bir yazarın kazanabileceği ençok parayı kazandım. Ama rahat beni rahatsız ettiği için ola cak, oldukça sınırlı geçimimizden artan kazancımla kimsesiz çocukları yetiştirmek için bir vakıf kurdum.
On yıl, yirmi yıl önceleri nasıl yaşıyorsam, bugün yine öyle yaşıyorum. Kuyruklarda dolmuş bekliyorum, otobüslerde sıkışı yorum, rahat gitmek istediğim yere yürüyerek gidiyorum, pazardan alışveriş ediyorum, para sıkıntısı çekiyorum, kalabalıklarda itilip kakılıyorum.





1982. TYS davasında sorguya çekiliyor. Bir Güneydoğu Asya yolculuğu dönüşünde kalp sorunlarından Moskova’da hastaneye kaldırılıyor, hastanede 1 ay kalıyor. Stenokardi, angina pektoris, kalp büyümesi, kalp damarlarından birinin genişlemesi, glokom, belkemiğinde kireçlenme, pyelonefrit… İki küçük enfarktüs geçirmiş ama haberi bile olmamış! İstanbul’a döner dönmez sıkıyönetim savcılığınca Barış Derneği kurucularından olduğundan sorguya çekiliyor. Yayınlanan kitapları; Anıtı Dikilen Sinek ve Suçlanan ve Aklanan Yazılar.

1982 Kasım. Moskova’da Sovyetler Birliği Kalp Hastalıkları Araştırma Merkezi Hastanesi’nin 506 sayılı odasında yattığım 26 gün içinde yaptığım işler:
Okuduğum kitaplar toplam 29, okuduklarım: Sabiha- Zekeriya’nın Nâzım anıları, Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti (İngilizce), Dört Yeni Çağ dergisi, Şukşin’in Yaşamak Tutkusu, Gorki’nin Bozguncu, Gorki’nin Yol Arkadaşı.
Oyun 8 sayfa
Vietnam günlüğü 40 sayfa
Modası Geçmiş Adam romanında İbrişim notu 29 sayfa
Rusça oyun kitabıma önsöz 5 sayfa
Öykü 70 sayfa
Aşık edebiyatı 4 sayfa
Hastane güncesi ve bir oyun notu 32 sayfa
Şiir 10 tane
Başka notlar 10 sayfa
Münevver’in mektupları 138 sayfa
Günde 15 sayfa yazmışım.

1983. TYS davası başlıyor. 26 Kasım 1983’te inme iniyor. Çapa Nöroloji Kliniğine kaldırılıyor. Sağ tarafı tutmuyor ve konuşamıyor. İki gün sonra sol eliyle şiir yazmaya başlıyor. Zamanla iyileşecek.
O ilk gün inme indiği an, hani kolunu geçiremezsin ceket kolu sarkar ya, işte kolum bacağım öyle bomboş sarkıyordu. İnme olduğunu anladığım an hareket etmeye çabaladım, bir dursam herşey bitecek gibiydi. Çok düşündüm. Kararımı verdim. Eğer umut yoksa, kesin öldürecektim kendimi… İlaçla… İnsanın kendine egemen olma özgürlüğü olmalı. Ağladım. Ölüm kararı aldığım için. Hayatı öyle seviyorum ki, ondan ağladım. Ama hayatı çok seviyorum diye de köpek gibi yaşanmaz…

1984. Yirmi dört yıl önce Öncü gazetesinde yazdığı bir yazı yüzünden dava açılıyor ve bu yüzden pasaport alamayıp kalp ameliyatı için ABD’ye gidemiyor. “Aydınlar Dilekçesi” ve “Barış 2” davaları başlıyor. Aydınlar Dilekçesi davasındaki savunmasına yayın yasağı getiriliyor. Vakıf’ta 16 çocuk var. Ama aşçı yok. Çocuklara hergün yemek yapıyor. İşçilerle birlikte toplam 25 kişiye… Benim Delilerim, Kalpazanlık Bile Yapılamıyor, Sondan Başa ve Yetmis Yaşım Merhaba kitapları yayınlanıyor.

“Ben başkalarının yapmadığı, yapılması gerektiği halde yapmadığı şeyleri yapmakla kendimi yükümlü sayıyorum.’’ Bu sözü kaç yılında söylediğimi anımsamıyorum. Ama hep böyle olmuştur. Konuyla daha yakın ilgisi, ilişkisi olan biyerlerden, birilerinden umutlu bir ses, bir tepki gelsin diye bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum… Ve sonunda o görevi yapmakla kendimi yükümlü görüyorum.
12 Eylül 1980 faşizminden sonra da tam iki yıl umutla ama boşu boşuna toplumsal bir tepki bekledim. Ancak 1984 Martında Aydınlar Dilekçesi’yle bu tepkiyi gösterebilmiştik. Aydınlar Dilekçesi adıyla bir dilekçe verdik.
12 Eylül’ün Türkiye’ye getirdiği antidemokratik yasal uygulamalara karşı geldik. 58 arkadaş için dava açıldı ve askerî mahkemede aklandık. Bizim mahkememiz sürerken, Kenan Evren televizyonda ve radyoda imzalayanların vatan haini olduklarını söyledi. Elbette bunu yanıtsız bırakmak olmazdı. O kabul etmek demektir. Biz tam tersi, vatanımızı çok sevdiğimiz için yazdık. Davada da aklanınca ben dava açtım cumhurbaşkanı için.




1986. Ekin-Bilar ve TYS davaları açılıyor. İnsan Hakları Derneğinin kuruluşuna önayak oluyor. Ekmek ve Hak Bildirgesi hazırlanıyor. İstanbul Marmara Etap Otelinde Tüyap Halkın Seçtiği Yılın Yazarı ödülünü alıyor. Yayınlanan kitapları; Ah Biz Ödlek Aydınlar, Seviye On Ölüme Beş Kala ve Soruşturmada.
Sayın Yargıç,
15 Mayıs 1984 tarihinde Cumhurbaşkanlığı’na ve T.B.M.M. Başkanlığı’na sunduğumuz altı sayfalık yazının başında, o yazıyı imzalamış bulunan iki bini aşkın Türk aydını şöyle demekteyiz: “Türkiye’de demokratik düzene ilişkin gözlem ve istemler bölümlerinden oluşan dilekçe”. Demek, iki binden çok Türk aydını imzaladıkları bu yazıya dilekçe diyor.
Cumhurbaşkanı TRT’deki söylevinde, eleştirerek sözünü ettiği bu yazıya dilekçe demişti. Demek, Cumhurbaşkanı için de bu yazı dilekçedir.
Başbakan 18 Mayıs 1984 tarihindeki basın toplantısında, yine bu yazıdan dilekçe diye söz ediyordu. Demek, Başbakan için de bu yazı dilekçedir.
Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı, Askeri Savcılığa gönderdiği, soruşturma açılması buyruğunda bu yazıya dilekçe diyor. Demek, Sıkıyönetim Komutanlığına göre de bu yazı dilekçedir.
Askeri Savcılık, imzalayanları 2969 sayılı yasayı bozmaktan sorgularken de bu yazıya dilekçe demiş ve biz sanıklar dilekçeyi imzalamaktan sorgulanmıştık. Demek Askeri Savcıya göre de bu yazı dilekçedir.
Bu aşamadan sonra bizlere iddianame verilince, bu konuda iki şeyin birdenbire değişmiş olduğunu gördük. Birincisi şu: önce iki binden çok aydının sonra Devlet Başkanının daha sonra Başbakanın, ondan sonra Sıkıyönetim Komutanlığının ve en sonra da Askeri Savcının dilekçe dedikleri bu yazı, iddianamede birdenbire bildiri oluvermişti...



1987. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’e hakaret davası açıyor. Maçinli Kız İçin Ev ve Salkım Salkım Asılacak Adamlar kitapları yayınlanıyor.

Bugün, 29 Ocak 1987 tarihinde, 82 kitabım var. İlk kitabım 1955 yılında çıktığına göre, ben bu 82 kitabı 32 yılda yayımlamışım. 1987 yılı sonuna dek iki kitap daha çıkaracağıma göre, 32 yılda 84 kitap yayımlamış oluyorum. 32 yılda 84 kitap, yılda 84/32 = 2.66 kitap yayımlamışım demektir. Bu ne demektir? Aşağıyukarı, 32 yıldan beri her dört ayda bir kitabım yayımlanmış. Bu arada boşa geçirilmiş, ziyan edilmiş pişmanlık zamanlarımı da hesaba katarsak, nasıl bir hızlı çalışma içinde olduğum ortaya çıkar. Üst üste hiç kitap çıkarmadığım yıllar da oldu yazık ki.
Benim bu aşırı zaman cimriliğime karşın yaşamımın öyle bir zamanı olacak ki ben o zamandan hiç yararlanamayacağım. O hangi zaman mı? Ölürken… Çünkü ölürken duygularımı, düşüncelerimi, algılarımı yazamayacağım. Ve ençok ziyan olacak zamanım işte o zamanım olacak. O zaman, bütün yazarların anlatamayacağı zamandır.


1988. Ankara’da ilk film şenliği girişiminde bulunuyor, Türk-Yunan Dostluk Derneğinin çalışmaları, çıkarmayı tasarladığı günlük gazetenin (Onbinler) ilk girişimleri… Kürtlerin kültürel bağımsızlıklarını savunduğundan DGM’de yargılanıyor. Yayınlanan kitapları; İnsanlar Konuşa Konuşa, Kendini Yakalamak, Korkudan Korkmak ve Nah Kalkınırız.

Elbette en büyük borçluluğu Türkiye halkına duyuyorum. Ödenmesi olanaksız bu borcu ödemeye çalışmak için çırpınıyorum. Kendini Yakalamak’taki Ödenemeyen başlıklı şiirimi bir daha okur musun? Buyüzden, özellikle son beşon yıldan bu yana ben kendime egemen değilim, başkaları bana egemen. Aydınlar Dilekçesi bu, Ekmek ve Hak dilekçesi bu, Türkiye Yazarlar Sendikası bu, Bilar A.Ş. bu, son zamanlardaki günlük gazete girişimi bu… Ve yaşlandıkça, yani ölüme yaklaştıkça, artık zamanım kalmadığı için yüküm daha da artıyor. Son zamanlarda bir de parti kurma girişimi var.
Ey benim halkım
Ey benim eli açık gözü kapalım
Yüreği açık dili bağlım
Ey benim en güzelim
Ey benim en çirkinim
Yiyemedin yedirdin
İçemedin içirdin
Giyemedin giydirdin
Okuyamadın okuttun
Kendin üşüdün yağmurda karda
Ama beni korudun
Varından değil yoğundan verdin
Az az değil çoğundan verdin
Ah ne az ne az aldın
Ama çok ne çok verdin
En az aldın en çok verdin
Almadan vermek sana özgü
Utanırım aldıklarım demeye
Gücüm yetmez borcum ödemeye
Bende hakkın çoktur halkım
Değil böyle bir Aziz
Bin Azizler olsa yetmez
Aldığını vermeye
Utanırım hakkın helâl et demeye
Dünya durdukça durasın halkım




1989. Bulgaristan Türkler’ine yapılan insan haklarına aykırı davranışlar konusunda TYS başkanı olarak basın toplantısı yapıyor. Bu yıl sonunda TYS başkanlığından istifa ediyor. Bulgaristan’da Türkler Türkiye’de Kürtler adlı kitabı yayınlanıyor.

Ekmek ve Hak Dilekçesi, Aydınlar Dilekçesi’nin bir süreğidir. 1980’den sonra Türkiye’de gelinen, görünen en belirgin durum, toplumun örgütsüz duruma gelmesiydi; kopuk tespih taneleri gibi… Bunun özellikle ve bilinçli olarak yapıldığı kanısındayız. Yaşamın bütün alanlarında çalışanların örgütsüzlüğüne gidildi. Böyle olunca biz büyük toplumsal potansiyelin eylemlerle canlı tutulmasını düşündük. İlk başta en ivedi sorun olarak insan haklarını, demokratik özgürlükler konusunu görmüştük. Onun için Aydınlar Dilekçesi’ni hazırladık. Ekmek ve Hak Dilekçesi’ni de ekonomik durumla ilgili olarak veriyoruz. Cumhuriyet tarihinin ekonomik açıdan en kötü dönemini yaşıyoruz. Doğaldır ki sorun ekonomiyle sınırlı kalmıyor; yaşamın bütün dallarına sıçrıyor, toplumsal yaşamı kavrıyor.

Cezaevlerindeki devlet eliyle terör, işkence yeni bir olay değildi. Mahkûmların insanlıkdışı davranışlara karşı tedirginlikleri ve tepkileri yıllardanberi sürüyordu. Cezaevlerine açlık grevi yayılmıştı. İki delikanlı ölmüştü, bikaçı komadaydı. Açlık grevlerinin otuzikinci günü…
Arkadaşlar ne yapmamız gerektiğini sordular. Suskun kalamazdık. Yapılabilecek hertürlü eylem de yinelenerek yapılmıştı. Yeni ve çok etkili bir eylem yapmalıydık.
Önerim şu oldu: Yaşlı ve ünlü beşon arkadaş, lüks bir otelde üç gün açlık grevine yatalım.

1990. Tüyap Kitap Fuarında halkın oylarıyla ikinci kez yılın onur yazarı seçiliyor. Altın Tolstoy Ödülü ve Viyana Tiyatro Ödülünü alıyor. Yayınlanan kitapları; Hoşçakalın, Rüyalarım Ziyan Olmasın ve Sora Sora Cennet Bulunur.

Altın Tolstoy Ödülü’nü aldım. Şimdiye dek aldığım ödüllerin en değerlisi. Altın Tolstoy Ödülü’nü yazar olarak almadım. Çocuk vakfı kurduğum ve eğitim ilkelerim için aldım.



1991. Fransa Devletinin verdiği Şövalyelik nişanını alıyor. Aşkım Dinimdir ve Nasrettin Hoca Gülütleri kitapları yayınlanıyor.

Fransa Devletinin verdiği Şövalyelik nişanı.


1992. Edebiyatçılar Derneği Onur Ödülü ve Altın Madalyasını alıyor. Florence Nightingale Hastanesinde by-pass oluyor. Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü ve Karşıyaka Belediyesi İnsan Hakları Ödülünü alıyor. Şiir yazıyor. Yayınlanan kitapları; Başarımı Karılarıma Borçluyum, Bir Aşk Var Bir de Ölüm, Bir Zamanlar Memleketin Birinde, Hazret-i Dangalak ve Sait Hopsayit.

Yıllar öncesi Çiçu’nun oynandığı o ilk geceyi düşünüyorum. Yürümüştüm, koşmuştum, belki de uçmuşumdur, kimbilir. Ankara’nın nerelerindeydim, nerelerinden geçtiğimi anımsamıyordum.
3 Mart oyunundan sonra yine öyle olur muyum? Hayır, artık eskisi gibi yürüyemiyorum. Çünkü yüreğime söz geçiremiyorum artık. Ötedenberi söz geçirememişimdir yüreğime. Ama eskiden ayaklarıma karışmazdı, şimdi ayaklarıma da, herşeyime de karışır oldu. Veee yüreğimle beynim, birbirinden ayrılamayan iki sevgili düşman gibi hep kavga ederek, hep çatışarak yaşıyorlar bedenimde. Hangisinin hangisini yeneceğini bilemem, ama sonunda benim yenileceğim kesin, hem beynime hem yüreğime…
İşte buyüzden bugünlerde ameliyat edilme olasılığım var. 3 martta ameliyat olmamışsam, elbet 3 mart gecesi Çiçu’nun ilk oynanışında bulunacağım. Tiyatrodan çıkınca, yine nerelerde olduğumu, nerelerden geçtiğimi bilmeden uzun uzun yürümeyi, koşmayı, uçmayı ne çok isterim.


1993. Dionysos Şiir Ödülü ve Carl-von-Ossietzky Madalyasını alıyor. Onursal Doktor Olamamanın Büyük Onuru adlı anı kitabı yayınlanıyor.

Aydınlık gazetesinde, gazetenin yayımlanmaya başladığı 1 Mayıs 1993 tarihinden başlayarak, 27 Eylül 1993 tarihine dek günlük başyazılar yazdım. Daha çok Türkiye’nin –ne yazık ki– uzun zaman, hatta herzaman geçerli olan ana sorunlarını ele aldım bu başyazılarda. Dinsel gericilik ve bağnazlık, demokrasi, laisizm, Şeytan Ayetleri, Kürt sorunu, aptallıklarımız, emperyalizm, düşünmek…

2 Temmuz 1993 günü, Sıvas’ta 10 bin insan, sekizbuçuk saat “şeriat isteriz” diye ulumuştur. Sekizbuçuk saat, Madımak Oteli’nde kapana sıkıştırılmış gibi, biz devleti bekliyorduk. Ben bu devletin nasıl devlet olduğunu bilmeme karşın, hâlâ içimde şöyle yada böyle bir devletin bulunduğu umudu ve inancı vardı. Buyüzden nasıl olsa kurtulacağımıza inanıyordum.
37 aydının cayır cayır yakılmasından ve 60 insanın yaralanmasından sonra hemen hemen bütün gazeteler, buna benim Sıvas’taki konuşmamın neden olduğunu yazdılar. 2 Temmuz günlü, yani benim konuşmamın ertesi günü çıkan hiçbir gazetede benim Sıvas konuşmam yoktu. Öyleyse nerden çıkarıyorlardı benim müslüman Sıvas halkını kışkırtıcı, İslam’ı küçültücü, aşağılayıcı sözler söylediğimi?
Yaşamımın hiçbir döneminde İslam dinini ve Müslüman dindarları küçültücü bir söz söylemediğim gibi, hiçbir inancı ve inanç bağımlılarını aşağılamadım. Ama kendimin dinsiz ve Tanrısız olduğumu da yadsıyarak ikiyüzlülük yapmadım, yalancılık yapmadım.
Benim Sıvaslıları kışkırtarak bu toplu kıyıma neden olduğumu salt bu faciadan ençok sorumlu olması gereken içişleri bakanı söylememişti. Aynı yalanı cumhurbaşkanı, başbakan, ana muhalefet partisi genel başkanı da yineleyerek Türk ve dünya kamuoyuna yaydılar.
Birey olarak hiçkimse tekbaşına suçlu değildir. Suçlu, bağnazlara ve köktendincilere derece derece ödün veren bütün hükümetlerdir. En sonuncu hükümet en suçlu olandır.
Üç şairin, Madımak Oteli’nin merdiven basamaklarında birarada çekilmiş resmi var. Behçet’in önünde yangın söndürme aleti, Uğur’un elinde seçemediğim bişey, Metin’in elinde de saplı badana fırçası yada temizlik fırçası… Bu silahlarla, saldırgan kuduz it sürüsüne karşı, kendilerini ve bizi kurtaracaklardı. Metin, savunma silahını benle Sıvas cehennemini birlikte yaşadığımız arkadaşıma göstererek, Hanımefendi, demişti, bir şairin silahı da ancak işte böyle olur.
Ben tanırım
Bu bulut bizim oranın bulutu
Hemşeriyiz ne de olsa
Benim için kalkmış ta Sıvas’tan gelmiş
Yurdumun bulutu
Başımın üstünde yeri var
Ben bilirim
Bu rüzgâr bizim oranın rüzgârı
Hemşerimiz ne de olsa
Benim için kopup gelmiş yayladan
Yurdumun rüzgârı
Kurutsun diye akan kanlarımı
Ben anlarım
Bu acı bizim ora işi hançer acısı
Bir ülkedeniz ne de olsa
Aynı dili konuşsak da
Anlamayız birbirimizi
Hançerin nakışı
Tanıdım acısından Sıvas işi
Ben duyarım duyumsarım
Bizim oranın sızısı bu
Binip kara bir buluta Sıvas ilinden
Sıvas rüzgârında uçup gelmiş
Helallik dilemeye
Ey yüreğimin onmaz acıları
Ey beynimin dinmez sancıları
Suç ne bende ne de sende
Suç seni karanlıklara gömenlerde
Ne de olsa yurttaşımsın
Kapalı olsa da bütün vicdan kapıları yüzüne
Bilmelisin bir yerin var canevimde

1994. Amerikan Gazeteciler Cemiyeti tarafından “yılın gazetecisi” seçiliyor. İnsan Hakları Ödülünü alıyor. Yayınlanan kitapları; Aziz Nesin-Ali Nesin Mektuplaşmaları, Bir Dokun Bin Dinle ve Bir Tutam Aydınlık.

Ne yapacağımı bilemiyorum bu karanlık dünyamda. Yazamayacağıma ve duyamayacağıma göre düşünmekten başka bir iş yok. Düşündüklerimi yazamadıktan sonra düşünmek neye yarar?
Masama oturdum. Masa lambamı yaktım. İşte bu yazıyı yazdım. Görmeden, ne yazdığımı bilmeden ve okuyamadan yazıyorum. Bu ilk denemem oluyor. Harflerin biçimlerini bildiğime göre kör karanlıkta da yazabilirim mi? Deneyeceğim.
Yazık, dosyalar dolusu notlar, yazbozlar öylece kalacak benden sonraya; üstelik kimsenin de işine yaramayacak. Daha da kötüsü, notlarımı eski harflerle ve aceleden okunamaz biçimde yazdım, ilerde zaman bulur da bunları yazı makinesinde yazarım diye… İlerde? Ne zaman? Artık ilerisi mi kaldı?

Çocuklarıma, küçüklüklerinden beri hep, Türk halkına olan borcumuzu ödemeleri gerektiğini anlatmaya çalıştım. Öyle görünüyor ki, dört çocuğumdan salt sen bu borcu ödeme olanağına sahipsin ve sen de Portekiz’e yerleşmek istiyorsun. Nasıl ben Türk halkına borçluysam, sen de öyle borçlusun. Seni yetiştirmek için paraları ben verdim ama, o paralar halkın parasıydı.
Türkiye, ne yazık ki, senin bilimsel gelişmene ve bilimsel özgürlüğe hâlâ uygun bir ülke değil. Türkiye’ye yerleşme, ama Türkiye’yi, Türkiye halkını da unutma. Şunu da söyleyeyim sana, ben sulu gırtlak hümanistler gibi, insanları seviyorum, Türk halkını seviyorum diyenlerden de değilim. Büyük çoğunluğuyla Türk halkını hiç sevmiyorum. Kötü, kaba, çirkin, ikiyüzlü, korkak, pis, bilgisiz insanları ne diye seveyim… Hiç sevmiyorum. Onların böyle olmaktaki gerekçeleri, “ama kabahat onların değil ki” sözleri, bana onları sevdirmiyor. Ben bu sevmediğim Türkiye halkı için bütün bir yaşamımı ortaya koydum, harcadım. Sevmiyorsam, niçin? Çünkü, ben o halktanım. O insanların sevilecek bir düzeye gelmeleri için, hiç abartmasız canımı bile verebilirim. İnsan, nasıl anababasını değiştiremezse, halkını da değiştiremez. Sen de bu halkın çocuğusun, bunu hiç unutmamalısın.



1995. Orhan Apaydın Demokrasi ve Barış Ödülü ve Hiroşima Vakfı Ödülünü alıyor. 15 Haziranda, Nesin Vakfında beşinci katta, “dayanılmaz bir yürek acısıyla” uyanıyor. 30 Haziran’da Köktendinciliğe Karşı Konferans için basın toplantısı yapıyor. Aziz Nesin-Tahsin Saraç Mektuplaşmaları, Çuvala Doldurulmuş Kediler ve Sivas Acısı kitapları yayınlanıyor.
Aziz Nesin 6 Temmuzda 1995’te sabaha karşı saat 0,30 sıralarında, konuşma ve kitap imzalamaya gittiği İzmir Çeşme’de ölüyor.
Bitki olacaksam
Çayır çimen olayım
Aman baldıran değil
Yol altında kalacaksam
Gelin arabaları geçsin üstümden
Çelik paletler değil
Üstümde çocuklar koşuşsun
Ne kaçan ne kovalayan
Askerler değil
Kerpiç yapacaksanız beni
Okullarda kullanın
Cezaevlerinde değil
Soluğum tükenmez de kalırsa
Islık öttürsünler
Aman ha düdük değil
Kalem yapın beni kalem
Şiirler yazan sevi üstüne
Ölüm kararı değil
Ölünce yaşamalıyım defne yapraklarında
Sakın ola ki
Silahlarda değil




* italik yazılar Aziz Nesin’in kendi anılarıdır, Ömrüne Sığmayan Adam adlı kitaptan alınmıştır.
** Tarihli biyografi Gömüyü Arayan Adam adlı kitaptan alınmıştır.