Giriş
Eskiden tımarhane denilen yerlere şimdi “Ruh ve Akıl Hastalıkları Hastanesi” deniliyor. “Tımar” Farsça bir sözcüktür. Anlamı, bakım demektir. Hasta insana bakım, hayvana bakım, bahçeye ve toprağa bakım, tımardır. Son yüzyılda “tımar” insanlardan çok hayvanlar için kullanılıyor. Örneğin binek ve yük hayvanlarıyla sağmal hayvanları kaşağılama, gebreleme, yıkayıp arıtma anlamına tımar etmek kullanılır. Arasıra bahçenin, toprağın tımarı da söz konusu olur. Yarayı tımar etmek sözü de geçerlidir. Öyleyse “tımarhane”, hastane, sayrılarevi demekse de dilimizde salt delilerevi, deli bakımevi olarak kullanılmıştır. Tımarhanelere daha önceleri “şifahane” yada “dar-ı şifa” denilirmiş. O da iyileştirme evi anlamına geliyor.
Deli sözcüğünde bir aşağılama sezildiği için, delilerevi, deli bakımevi denilmemiş de “Ruh ve Akıl Hastalıkları Hastanesi” denilmiş. Deliye de deli denilmiyor, akıl hastası, sinir hastası yada ruh hastası deniliyor. Örneğin bir insanın kendisi için sinir hastası olduğunu söylemesi oldukça kolaydır da, deliyim demesi pek de kolay değildir. Deli olsak da deliliği üstlenmeyiz.
Bir gece, hangi çağrışımla olduğunu şimdi anımsayamıyorum, şu yada bu nedenle, kısa yada uzun süre yaşamıma girmiş, azçok ilişkide bulunduğum delileri – isterseniz sinir ve ruh hastalarını – düşündüm ve onlara ilişkin anılarımı yazmayı tasarladım. Önce, üç beş, ençok beş on deli tanıdığımı sanıyordum, oysa düşündükçe delilerimin sayısı arttı, yüzü geçti ve hergün bikaç delimi daha anımsıyordum. Nitekim 24 Temmuz 1980 günü günceme şöyle yazmışım : “Dün gece uyanıp da anımsadığım iki deli daha vardı. Sabahleyin onları anımsayamadım.” Biyandan eski delilerimi anımsadıkça, “Benim Delilerim”e ekliyorum, biyandan da yaşamıma yeni yeni deliler giriyor.
Herkesin yaşamında, çevresinde, tanıdıkları arasında yada ailesi içinde deliler vardır. Ama benim yaşamımda deliler ayrı biyer tutuyor. Deliler oldum olası beni sevmişlerdir. Eskiden olsa “Her nedense deliler beni severler,” derdim, ama şimdi neden delilerin beni sevdiklerini, hatta kimi delilerin başıma neden tebelleş olduklarını biliyorum. Belki başka nedenler de vardır, ama benim saptayabildiğim neden şu : Delileri, en kaçık, en azılılarını bile, deli yerine koymuyorum. Hatta canımdan bezdirdikleri zaman bile onları başımdan savmıyorum. Kabalık etmiyorum. Açıkça söyleyeyim ki, isteyerek böyle davranmıyorum, başka türlü davranmak elimden gelmediği için böyle davranmak zorunda kalıyorum. Beni sevmeleri için onlara deli güllabiciliği de yapmıyorum. Deli olduklarını anladıklarıma doğal bir insana davranır gibi davranıyorum. Acımıyorum yada acıdığımı hiç belli etmiyorum. Benim en değerli varlığım olan zamanımı, istemeyerek de olsa, hatta bu zaman cömertliğimi kötüye kullananlar bile bulunsa, yine de onlara ayırıyorum. Onlarla ciddi olarak söyleşiyor, tartışıyorum. Mektuplarına kesinlikle yanıt veriyorum. “Kendilerine yakın buldukları, kendilerinden saydıkları için deliler seni seviyordur,” diyebilirsiniz. Kimbilir, belki de öyledir. Hem bu dünyada kimin deli, kimin akıllı olduğu da kesin olarak belli değil. Nice akıllı sanılanların, zırdeli oldukları sonradan anlaşılmamış mıdır ? Bunun tersi de doğrudur. Nice deli sanılan kişilerin akıllı, hatta dahi oldukları sonradan, çok kez de ölümlerinden sonra anlaşılmıştır.
Resmî nitemleri ruh yada sinir hastaları da olsa, ben bunların yaşamıma girmiş olanlarına, kısa yada uzun süre ilişkide bulunduklarıma “deli” diyeceğim, ama onlar herhangi deli değil, “Benim Delilerim”dir. Deli derken onları hiç de aşağılamıyor, küçümsemiyorum. Bunların çoğu hastanelik “tımarhanelik” deli değil. ‘‘Benim Delilerim”in hepsini de sevdiğimi söyleyemem, ama çoğunu sevdim. İçlerinde kızdıklarım, nefret ettiklerim de var. Deliye bile kızdığıma göre, demek, onları deli yerine koymamışım.
Her insanın azçok deli, deli biyanı, olduğuna inanıyorum. İşte buyüzden bir yazar arkadaşım,
– Yaşamına giren bütün delileri yazıyor musun ? diye sorduğunda ona şu yanıtı vermiştim :
– Yaşamıma giren bütün delileri yazmaya yaşamım yetmez.
Birisi de,
– “Benim Delilerim”i yazıyorsunuz da, neden “Benim Akıllılarım”ı yazmıyorsunuz ? diye sordu.
– Olmayan şeyi nasıl yazabilirim ? dedim.
“Benim Delilerim”i yazmaya 25 Temmuz 1980 tarihinde başladım. Çok kişi yazılan bölümleri okudu. Bunlardan biri de, burda deli olarak anlatılanlardan biriydi. Üstelik bu kişi deli olduğunu da azçok bilenlerdendi. Yazıları geri verirken,
– Benden başka herkesi yazmışsın... dedi.
Bu sözü içtenlikle söylemişti. Yazılan bütün delileri tanımış, salt kendini tanımamıştı.
Sevgili okurlarım, sizler de bu kitapta kendinizden başka herkesi bulacaksınız. Yine de, kendinizi bulamadığınız için üzülmeyin, çünkü siz nasıl başkalarını tanıyıp buldunuzsa, sizi de başkaları tanıyıp bulacaktır.
“Benim Delilerim”in sonunda babamı anlatacağım. Gerçekten son kertede akıllı ve dengeli bir insan olan babam, bir defineciydi ve define delisiydi. En sonra da kendimi, kendi deliliğimi, hayır deliliklerimi anlatacağım. Biliyorum, göz kendini görmez, ama yine de kendime karşı çok yansız ve elimden geldiğince insafsız olmaya çalışacağım.
İnsanın kendisinin de bir deli – yada bir deli yanı – olduğunu bilmesi ne büyük rahatlıktır. Claude Roy şöyle diyor :
“Birazcık insan kalacak kadar kaçık olduğuma seviniyorum ; şöyle ki, kedimle kedi, çocuklarla on yaşındaki gibi ve dünya kadar yaşlı olabiliyorum.”
Deliler, dünya edebiyatının başlıca kaynağıdır. Bütün büyük ve klasik olmuş roman kahramanlarını düşününüz, içinde akıllı olan birini anımsıyor musunuz ? Yine de hepimiz, yaşamımızın bir roman olduğunu düşünürüz. Ne demektir bu : bir anlama deli olduğumuzu kabul etmek değil mi ? Goethe şöyle diyor mektuplarından birinde :
“... Yapıtlarım, çeşitli yaratıkların binlercesinden besinini alarak oluştu : akıllılardan ve delilerden, aydınlardan ve aptallardan yararlandım.”
Ben delileri – daha doğrusu delilerimi – hiçbir zaman yazılarımın gereçleri olarak görmedim. Ama onlar öykülerime, romanlarıma ve oyunlarıma girdilerse, onları gereç yerine koyduğum için değil, kendiliğinden girdiler. Kitaplarımdan üçünün adında deli olduğunu şimdi anımsıyorum : Damda Deli Var, Yüz Liraya Bir Deli, Deliler Boşandı.
Belli bir zaman kesitinde ve belli bir ortamda deli sanılanların, başka bir zaman ve ortamda hiç de deli olmadıkları çok görülmüştür. Zamanını aşmış, öncü kişilerden böyleleri pekçoktur. “Benim Delilerim” arasında böyleleri de var.
Kırkbeş milyonluk Türkiye’de kaç delimiz var ? Yani kaçta kaçımız deli ? Bu konuda, 27 Ağustos 1971 tarihli bir gazetemizde çıkan haberi buraya aktarıyorum :
ANKARA – Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan bir araştırmada Türkiye’de yılda ortalama 40 bin kişinin tedavi olmak amacıyla akıl hastanelerine yattığı ve bir süre tedavi gördükten sonra çıktığı belirtildi.
4 yıllık bir zaman dilimi göz önüne alınarak yapılan araştırmada akıl hastanelerine yatan hastaların ortalama 56 günlük tedavi sonucu taburcu edildikleri ve yaklaşık her bin kişiden birinin akıl veya ruh hastası olduğu belirtildi.
Resmî kaynaklı bu habere göre, her bin Türk yurttaşından biri deliyse, demek, bütün Türkiye’de kırkbeşbin deli var. Bana bu sayı hiç inandırıcı gelmiyor. Salt hastanelik delileri söylüyorlarsa, yine inandırıcı değil. Türkiye’de topu toplamı kırkbeşbincik deli olsa, biz o delileri yağla balla, baklavayla börekle besleriz. Bu resmî makam hesabına göre, Türkiye’de hiç Akıl ve Ruh Hastalıkları Hastanesi olmasa, hiç deli yok mu sayılacaktı ?
Tıpta tanımı nasıl olursa olsun, genel olarak sözlüklerde delinin tanımı şudur : “Deli, aklını herzaman ve gereği gibi kullanamayan insandır.” Lütfen şimdi insafla söyler misiniz, hangimiz aklımızı herzaman yerinde ve gereği gibi kullanabiliyoruz ? İşte buyüzden hepimiz azçok deliyiz. Bir varsayım olarak aramızda hiç deli olmayan biri varsa, o da bunca deli içinde toplumla uyum sağlayamayacağı için uyumsuz insan, yani bibaşka türlü delidir. Delinin, deliliğin türleri... Bilimselliğin dışında insanlar delileri pekçok türlere ayırmışlar. Türk Haberler Ajansının 27 Ocak 1981 tarihinde bir gazetede de çıkan haberine göre bir bilginimiz ellialtı tür delilik olduğunu saptamış. Gazete haberini aktarıyorum :
Ankara (THA) – Osmanlı İmparatorluğu döneminde yaşayan Bursalı Mehmet Sit adlı bir tıp adamının, ülkede 56 çeşit delinin varlığını saptadığı öğrenildi. Tıp Tarihi Enstitüsüne konulan Bursalı tıp adamının konuyla ilgili makalesinde, deli çeşitlerinden bazıları şöyle tanımlanıyor :
ESRİK DELİ : Ağzı deve gibi köpürür ve yakasını yırtar. EBLEH DELİ : Kendisini herkesten akıllı sanır. KIZIL DELİ : Az şeyden çok kavga eder.
CİNNİ DELİ : Hayvanları ve insanları dövmek ister. ŞEYTANİ DELİ : Kimseyi beğenmez, gururluluk eder. ÇILGIN DELİ : İyi söylerken fena sohbete gider. SERTUH DELİ : Kahve ve berber dükkânlarından çıkmaz. SÜFLİ DELİ : Her ne bulursa temiz diye yer.
PERVANE DELİ : Bir gidecek yere yüz kere gider, bir işi beceremez.
FIRFIR DELİ : Kamış alevi gibi parlar, pıssadak söner. CIRDAR DELİ : Çok söyler. Ne kendi anlar ne başkasına anlatır.
KUŞ AKILLI DELİ : Dövüş etmeyi sever.
ASİL DELİ : Kendisini cennetlik sanır.
AĞZI AÇIK DELİ : Konuşması gerektiği zaman ağzını açar bakar.
ZIRZOB DELİ : Yaptığı bir işi heryerde anlatır. MASLAHAT DELİ : Kendi işini bırakıp başkalarının işini yapar.
ALIŞVERİŞ DELİSİ : Daima veresiye alışveriş yapar. Borcuna karşılık babasından kalan malı mülkü bile harcar.
MİSAFİR DELİ : Zorla kendini misafirliğe davet ettirir. Gittiği yerde ise uyur kalır.
KURU DEM DELİ : Daima türkü çağırır ve güler. AYDADAN DELİ : Sakız çiğner ve kaşını gözünü oynatır. TİRYAKİ DELİ : Duvarlarla çekişir, tabakları ve çanakları kırar.
Ben bu yazı dizisinde, deli deyince, kaçık, tatlı kaçık, alık, aptal, dengesiz, üşütük, tahtası eksik, terelelli, keçileri kaçırmış gibi deyimlerle belirlediğimiz türlerden tanıdığım bütün delileri anlattım. Halkımız, biraz da uyak tutsun diye, delileri “deli, zır deli, zırzır deli, hınzır deli” diye dörde ayırmış. Deliler üzerine pekçok da deyimlerimiz, özsözlerimiz ve atasözlerimiz var. Bunların içinde en sevdiğim şudur : “En akıllımız deli Mehmet, o da tımarhanede direğe bağlı.” Bu atasözümüzü sevmemin nedeni, bireysel deliliği değil, topluluk olarak, hatta toplumsal olarak deliliği anlatmasındandır. Delilik, bulaşıcı hastalıklar gibi insandan insana geçmediği halde, bir topluluğun yada toplumun çoğunlukla çıldırdığı dönemler de oluyor. Kimileyin bu çılgınlık sürekli bir toplumsal isteri halinde yıllarca sürüyor. Örneğin Almanların Nazi çılgınlığı ve onlarla birlikte kimi ülkelerdeki toplu faşist çılgınlığı bu toplumsal deliliğin tarihteki en korkuncuydu. Türkiye’de de zaman zaman toplu deliliklere tanık olduk. 6/7 Eylül 1955 tarihinde, zamanın iktidarının kışkırtmasıyla başlayıp, sonradan ipin ucunun elden kaçmasıyla bir serseriler (lümpen) yağması biçiminde Istanbul’un talan edilmesi, yaşadığımız çok acı toplu deliliklerden biriydi.
Toplumsal deliliği yeren bir başyapıt var, Ch. Martin Wieland’ın Abderalılar adlı romanı. Bu büyük Alman yergi ustası, Eski Yunan döneminde Trakya’da yaşayan Abderalılar’ı anlatıyor. Ama Abderalılar aracılığıyla gerçekte anlattığı kendi toplumunun insanları, Almanlar... Wieland’ın anlattığı Abderalılar – yani yazarın hemşerileri olan Almanlar – toptan deli ve yarı deli insanlar. Bunların içinden çıka çıka bir akıllı insan çıkmış : Ünlü filozof Demokritos... İçlerinde tek akıllı Demokritos olduğu için, çoğunluktaki deli Abderalılar onunla alay eder, onu küçümser ve üstelik filozof Demokritos’u deli sayarlar. Peki, Demokritos, gerçekte deli olan hemşerilerinin delilikleri karşısında ne yapıyor ? Gülüyor onlara. İsterseniz bu bölümü romandan okuyalım :
Demokritos, hepimiz gibi gülerdi ve Korinth’te, İzmir’de, Syrakusa’da veya dünyanın herhangi başka bir yerinde yaşamış olsaydı, sebepli olsun, tabiatı öyle olduğundan olsun, insanların delilikleri karşısında ağlamaktansa gülmeyi tercih eden her normal insan kadar gülerdi. Ama o Abderalılar’ın arasında yaşıyordu. Bu iyi insanlar da durmadan öyle şeyler yaparlardı ki, insan ya gülmek, ya ağlamak yada içerlemek zorunda kalırdı ve bir Phokion’un kaşlarını çatabileceği, bir Cato’ nun bağırıp çağırabileceği, bir Swift’in kamçıya sarılabileceği durumlarda, Demokritos gülüyordu (...) Seneca gibi öylesine övülen bir filozof
Abderalılar, Ch. Martin Wieland, Prof. Vural Ülkü çevirisi.
bile dostumuza (Demokritos’a) bu noktada hak veriyor, hatta onu taklit edilmeye layık buluyor :
Çabalarımızla ilerlememiz o yönde olmalı ki, çoğunluğun delilikleri ve kusurları bize nefrete şayan şeyler gibi değil, gülünç olarak görünmeli ; bu hususta Heraklitos yerine Demokritos’u örnek alırsak, daha doğru hareket ederiz. İnsanlar arasında Heraklitos ağlar, Demokritos gülerdi ; birincisi bütün yaptıklarımızda sadece perişanlık ve sefalet, öbürü oyun oyuncak görürdü. Ama insanın yaşayışına gülerek bakmak, ona sırıtmaktan daha sevimli bir şeydir ve insan soyuna gülenin, onu acınacak bulandan daha fazla hizmeti dokunduğunu söyleyebiliriz. Çünkü gülen, bize herşeye rağmen biraz ümit bırakmakladır ; öbürüyse, düzeltilebileceğine inanmadığı şeyler hakkında çocuk gibi ağlamaktadır. Ayrıca, bütüne bir baktığında gözyaşlarına engel olamayandan çok, kahkaha atmaktan kendini alamayanın ruhu daha yücedir ; çünkü böylece başkalarına, onları en şiddetli hırslara atacak kadar büyük ve önemli görülen şeylerin, onda heyecanların ancak en ufağını ve soğukkanlısını uyandırabileceğini göstermiş olmaktadır.
Deliler ve delilik karşısında Demokritos gülüyor, Heraklitos ise ağlıyor. Seneca ise, Demokritos’un davranışını beğenerek daha doğru buluyor. Bana gelince, “Benim Delilerim” karşısındaki davranışım nedir ? Açıkça söyleyeyim ki, bir gülmece yazarı olarak “Benim Delilerim”dekilere gülemiyorum. Onların davranışlarını gülünç de bulmuyorum. “Benim Delilerim”e olan tutumum, delisine göre değişiyor. Onları, deli olduklarını da bilerek ciddiye aldığım için, kimisine güldüğüm oluyor, kimisini ve çoğunu seviyorum ; sevmediklerim, acıdıklarım, kızdıklarım da oluyor.
Yine Abderalılar romanı üzerinde durmak istiyorum. Büyük yergici Wieland, bana öyle geliyor ki, kendi toplumunun toplumsal deliliğini anlatmak için, deli Abderalılar’ı anlatırken, sanki romanını yazdıktan yüz yıl sonra gelecek olan Nazi deliliğini ve Naziler döneminde Almanların toplumsal deliliğini anlatmış ve sanki Almanları yüz yıl öncesinden uyarmıştır. Deli Abderalılar, içlerinde tek akıllı olan filozof Demokritos’u deli saydıkları için, elinden mallarını almaya kalkarlar. Demokritos’un deli olduğunu mahkemede ispat etmeye çalışan bir demagog avukatın savlan çok ilginçtir ; çünkü avukatın sözleri Demokritos’a uygun düşmemekle birlikte, bir tür deliyi anlatması bakımından önemlidir :
Delilerin en tehlikelileri, büyükleri ve dayanılmazları, düşünen ve her şeye atıp tutanlardır ! Başka delilerden daha az deli olmadıkları halde, çeneleri iyi işlediğinden, düşünmeyen yığınlar karşısında zihinlerinin bulanıklığını gizler, tımarhanedeki hemcinslerinden daha insicamlı çılgınlık etliklerinden, bilge olarak kabul edilirler. Cahil bir deli saçmalayacak kadar ileri gitti mi, işi bitmiştir. Bilgili delide bunun aksini görürsünüz. Saçma sözler söylemeye veya yazmaya başlar başlamaz, istikbalini temin etmiş, şöhretini sağlamlaştırmış olur. Çünkü insanların çoğu bunlardan birşey anlamadığını iyi bilse de, ya kendi akıllarına güvenemez ve suçun kendilerinde olmadığını fark etmez ; ya birşey fark etmeyecek kadar aptaldır yada birşey anlamadıklarını itiraf edemeyecek kadar kendini beğenmiş. Bilgili deli ne kadar saçmalarsa, aptal deliler de o kadar yüksek sesle kerametten söz eder, tantanalı saçmalıkta mana keşfedebilmek için o kadar fazla kafa çatlatırlar. Beriki, alkışlandıkça canlanan cambaz gibi, alkış duydukça daha cüretli hamleler yapar, bunlar cambazın daha büyük numaralarını seyredebilmek için alkışlarını arttırırlar. Ve görülür ki, bir adamın gözükaralığı bütün halkı sarmıştır ve saçmalık modası devam ettiği sürece, başka zamanlarda lafı uzatmadan tımarhaneye tıkılacak bir adama heykeller dikilmiştir.
“Benim Delilerim” içinde yirmi otuz yıldanberi benimle ilişkilerini sürdürenler, mektuplaşanlar, bana sürekli gelip gidenler var. “Benim Delilerim”in herbirinin mektuplarını, onlara ilişkin belgeleri ayrı ayrı dosyalarda toplar, sıralar, saklarım. Deli oldukları için yapmam bunu, bütün okurlarımın mektuplarını dosyaladığım için onlarınkini de dosyalarım. Gözümde, deli olmayanların, olanlara göre bir üstünlüğü yoktur, elbet delilerle akıllıların – yada akıllı sanılanların – ayırımı vardır, ama ayrıcalığı yoktur.
“Benim Delilerim”e girenlerden kimisi yüzünden başımın belaya uğradığı da oldu. Söylediğim gibi, delilerimin mektuplarını ayrı dosyalara koyuyorum. Polislerin evimi sık sık aradıkları bir dönemde, (1950’den önceki yıllardan birinde ama hangi yıl olduğunu kesinlikle anımsayamıyorum) üç siyasi polis, herzaman yaptıkları gibi yine kitaplarımı, dosyalarımı, yazılarımı bir bavula ve çuvala tıkıştırıp benimle birlikte Emniyet Müdürlüğüne götürmüşlerdi. Birinci Şubede bir komiser vardı. Bu Komiser R. sonradan kanser olup, bir zamanlar Tıp Fakültesi öğrencisiyken çok işkenceler ettiği bir hekim arkadaşımızın eline düşmüştü. Hastanede acılar çekerken, intikam almak için kendisini öldüreceğini sandığı hekim arkadaşımızın olağanüstü sevecenlikle tedavisini görmüştür.
Komiser çok sert, kaba, hoyrat, bana kalırsa sadist bir adamdı. Anılarımda (Böyle Gelmiş Böyle Gitmez’de) – yazabilirsem – Komiser R.’ye geniş yer vermek zorunda kalacağım.
Komiser R. dosyalarda delilerin mektuplarını bulunca, altın madeni bulmuş gibi büyük bir başarının sevinci içinde beni saatlerce sorguya çekmişti. “Benim Delilerim”in mektuplarından en saçma sapan olanların üzerinde duruyor, bu saçmaların gizli haberleşme için kodlar, şifreler olduğunu iddia ediyordu. Bitürlü bunları yazanların deli olduklarını, mektuplardan da deli olduklarının açıkça belli olduğunu, kendini çok zeki sanan Komiser R.’ye anlatamıyordum. “Mademki saçma sapan deli mektupları, öyleyse neden böyle özene bezene dosyalara koydun ?” deyip duruyordu. Komiser R. değil ama, sonunda başkaları her nasılsa bunların gerçekten deli mektupları olduğunu anlamış olacak ki, beni bu konuda sorgulamaktan vazgeçtiler. Ne yazık ki, o zamanki delilerimden gelmiş iki yada üç mektup dosyasını geri alamamıştım. Bana kalırsa, aslında Komiser R. de bitürlü deliydi.
Uzaktan yakından yaşamıma girmiş bütün delileri “Benim Delilerim”e alabilecek miyim ? Hayır... Benim özellikle sevdiğim delilerim var, bunların kendilerini “Benim Delilerim”de okuyup incinmelerini istemiyorum. Kendilerini “Benim Delilerim”de görüp tanımalarından çok, onları başkalarının tanımasından çekiniyorum. İşte bu nedenle, kimi delilerimi, kimliklerini değiştirerek yazdım. Bunlardan “Benim Delilerim”i yazmakta olduğumu bilen saygı duyduğum hanım bigün bana,
– Beni de yazacak mısınız ? diye sordu.
O an nasıl olduğumu, ne büyük bir acı duyduğumu anlatamam. Elbet onu ve onun gibi sevdiklerimi yazmayacağım. Ve yine elbet çok yakınım olmuşları da yazamam. Ama buna karşılık, halkımızın “Hınzır Deli” dediklerini, herkesçe tanınmalarını da göze alarak yazdım.
Nişantaşı, 17 Aralık 1983
















