AZİZ NESİN← Tüm eserleri
TR
Benim Delilerim kitap kapağı
İlk baskı 1984

Anıları

Benim Delilerim

Yazar
Aziz Nesin
Eser türü
Anıları
İlk baskı yılı
1984

Nesin, yaşamına giren, toplumun “deli” diye nitelediği insanları ve onlarla kurduğu ilişkileri anı biçiminde anlatır. Akıllılıkla delilik arasındaki sınırı sorgulayan bu portreler, sonunda babasına ve kendisine de yönelerek yazarın kendi zaaflarını değerlendirmesine açılır.

Nesin Yayınevi’nde incele
Benim Delilerim son baskı kapağı
Son baskı
İçindekiler
BölümSayfa
Giriş7
Babaları Tutanlar19
Büyük Bir Sabotajcı21
On Dosya Dolusu Mektup27
Saralı Kadın50
Mazhar Osman52
Deli Mehmet56
Stalin’in Damadı62
Mahallenin Delisi89
Gazeteci Mahmut94
Problemler Potpurisi108
“Deli ile Devletli Bildiğini İşler”120
Gazete Delileri125
Sevi Yollarında Bir Tutkun129
Camda Çıkartma Gibi Bir Adam133
Karasevda136
Bir Anne Özverisi139
Bir Rudolf Valentino Daha141
Hiroşima Patlaması151
Adını Deliye Çıkaranlar155
Peri Padişahının Sevgilisi162
Polis Alerjisi166
Zengin Olma Deliliği170
Ayakkabı Kolleksiyoncusu174
Devletin Gönüllü Danışmanı176
Deli Olmayan Deli188
Noel Ağacı191
Çakır Rauf194
Münir Bey204
Muhallebicideki Kız209
Dayak ve Kösnüllük212
Bir Şair Ünlendikten Sonra220
Kurnazlık Oyunu225
Curcuna Delisi Kız228
Hâce234
Bir Yaşam Boyu Çile239
CIA’nın Aradığı Kadın247
Napolyon251
Tatlı Betüş’ün Sonundaki Kadın265
Olmayanı Seven Adam272
Mektupla Tanıştıklarım287
Güzeller Güzeli Bir Deli289
Eğreti Delilik293
Bir Delikanlının Delilikleri297
Fal Delisi301
Savcılığa Dilekçe304
Hekim Deliler308
Kırk Yaşında Bir Yetim315
Türk “Maurice Chevalier”si319
İki Kişilikli Güzel Kadın324
Dramatik Delilik327
Babam330
Arasöz337
Bu da Benim İşte341
Sonuç364
Yankılar365
Önsözler

Giriş

Eskiden tımarhane denilen yerlere şimdi “Ruh ve Akıl Hastalıkları Hastanesi” deniliyor. “Tımar” Farsça bir sözcüktür. Anlamı, bakım demektir. Hasta insana bakım, hayvana bakım, bahçeye ve toprağa bakım, tımardır. Son yüzyılda “tımar” insanlardan çok hayvanlar için kullanılıyor. Örneğin binek ve yük hayvanlarıyla sağmal hayvanları kaşağılama, gebreleme, yıkayıp arıtma anlamına tımar etmek kullanılır. Arasıra bahçenin, toprağın tımarı da söz konusu olur. Yarayı tımar etmek sözü de geçerlidir. Öyleyse “tımarhane”, hastane, sayrılarevi demekse de dilimizde salt delilerevi, deli bakımevi olarak kullanılmıştır. Tımarhanelere daha önceleri “şifahane” yada “dar-ı şifa” denilirmiş. O da iyileştirme evi anlamına geliyor.

Deli sözcüğünde bir aşağılama sezildiği için, delilerevi, deli bakımevi denilmemiş de “Ruh ve Akıl Hastalıkları Hastanesi” denilmiş. Deliye de deli denilmiyor, akıl hastası, sinir hastası yada ruh hastası deniliyor. Örneğin bir insanın kendisi için sinir hastası olduğunu söylemesi oldukça kolaydır da, deliyim demesi pek de kolay değildir. Deli olsak da deliliği üstlenmeyiz.

Bir gece, hangi çağrışımla olduğunu şimdi anımsayamıyorum, şu yada bu nedenle, kısa yada uzun süre yaşamıma girmiş, azçok ilişkide bulunduğum delileri – isterseniz sinir ve ruh hastalarını – düşündüm ve onlara ilişkin anılarımı yazmayı tasarladım. Önce, üç beş, ençok beş on deli tanıdığımı sanıyordum, oysa düşündükçe delilerimin sayısı arttı, yüzü geçti ve hergün bikaç delimi daha anımsıyordum. Nitekim 24 Temmuz 1980 günü günceme şöyle yazmışım : “Dün gece uyanıp da anımsadığım iki deli daha vardı. Sabahleyin onları anımsayamadım.” Biyandan eski delilerimi anımsadıkça, “Benim Delilerim”e ekliyorum, biyandan da yaşamıma yeni yeni deliler giriyor.

Herkesin yaşamında, çevresinde, tanıdıkları arasında yada ailesi içinde deliler vardır. Ama benim yaşamımda deliler ayrı biyer tutuyor. Deliler oldum olası beni sevmişlerdir. Eskiden olsa “Her nedense deliler beni severler,” derdim, ama şimdi neden delilerin beni sevdiklerini, hatta kimi delilerin başıma neden tebelleş olduklarını biliyorum. Belki başka nedenler de vardır, ama benim saptayabildiğim neden şu : Delileri, en kaçık, en azılılarını bile, deli yerine koymuyorum. Hatta canımdan bezdirdikleri zaman bile onları başımdan savmıyorum. Kabalık etmiyorum. Açıkça söyleyeyim ki, isteyerek böyle davranmıyorum, başka türlü davranmak elimden gelmediği için böyle davranmak zorunda kalıyorum. Beni sevmeleri için onlara deli güllabiciliği de yapmıyorum. Deli olduklarını anladıklarıma doğal bir insana davranır gibi davranıyorum. Acımıyorum yada acıdığımı hiç belli etmiyorum. Benim en değerli varlığım olan zamanımı, istemeyerek de olsa, hatta bu zaman cömertliğimi kötüye kullananlar bile bulunsa, yine de onlara ayırıyorum. Onlarla ciddi olarak söyleşiyor, tartışıyorum. Mektuplarına kesinlikle yanıt veriyorum. “Kendilerine yakın buldukları, kendilerinden saydıkları için deliler seni seviyordur,” diyebilirsiniz. Kimbilir, belki de öyledir. Hem bu dünyada kimin deli, kimin akıllı olduğu da kesin olarak belli değil. Nice akıllı sanılanların, zırdeli oldukları sonradan anlaşılmamış mıdır ? Bunun tersi de doğrudur. Nice deli sanılan kişilerin akıllı, hatta dahi oldukları sonradan, çok kez de ölümlerinden sonra anlaşılmıştır.

Resmî nitemleri ruh yada sinir hastaları da olsa, ben bunların yaşamıma girmiş olanlarına, kısa yada uzun süre ilişkide bulunduklarıma “deli” diyeceğim, ama onlar herhangi deli değil, “Benim Delilerim”dir. Deli derken onları hiç de aşağılamıyor, küçümsemiyorum. Bunların çoğu hastanelik “tımarhanelik” deli değil. ‘‘Benim Delilerim”in hepsini de sevdiğimi söyleyemem, ama çoğunu sevdim. İçlerinde kızdıklarım, nefret ettiklerim de var. Deliye bile kızdığıma göre, demek, onları deli yerine koymamışım.

Her insanın azçok deli, deli biyanı, olduğuna inanıyorum. İşte buyüzden bir yazar arkadaşım,

– Yaşamına giren bütün delileri yazıyor musun ? diye sorduğunda ona şu yanıtı vermiştim :

– Yaşamıma giren bütün delileri yazmaya yaşamım yetmez.

Birisi de,

– “Benim Delilerim”i yazıyorsunuz da, neden “Benim Akıllılarım”ı yazmıyorsunuz ? diye sordu.

– Olmayan şeyi nasıl yazabilirim ? dedim.

“Benim Delilerim”i yazmaya 25 Temmuz 1980 tarihinde başladım. Çok kişi yazılan bölümleri okudu. Bunlardan biri de, burda deli olarak anlatılanlardan biriydi. Üstelik bu kişi deli olduğunu da azçok bilenlerdendi. Yazıları geri verirken,

– Benden başka herkesi yazmışsın... dedi.

Bu sözü içtenlikle söylemişti. Yazılan bütün delileri tanımış, salt kendini tanımamıştı.

Sevgili okurlarım, sizler de bu kitapta kendinizden başka herkesi bulacaksınız. Yine de, kendinizi bulamadığınız için üzülmeyin, çünkü siz nasıl başkalarını tanıyıp buldunuzsa, sizi de başkaları tanıyıp bulacaktır.

“Benim Delilerim”in sonunda babamı anlatacağım. Gerçekten son kertede akıllı ve dengeli bir insan olan babam, bir defineciydi ve define delisiydi. En sonra da kendimi, kendi deliliğimi, hayır deliliklerimi anlatacağım. Biliyorum, göz kendini görmez, ama yine de kendime karşı çok yansız ve elimden geldiğince insafsız olmaya çalışacağım.

İnsanın kendisinin de bir deli – yada bir deli yanı – olduğunu bilmesi ne büyük rahatlıktır. Claude Roy şöyle diyor :

“Birazcık insan kalacak kadar kaçık olduğuma seviniyorum ; şöyle ki, kedimle kedi, çocuklarla on yaşındaki gibi ve dünya kadar yaşlı olabiliyorum.”

Deliler, dünya edebiyatının başlıca kaynağıdır. Bütün büyük ve klasik olmuş roman kahramanlarını düşününüz, içinde akıllı olan birini anımsıyor musunuz ? Yine de hepimiz, yaşamımızın bir roman olduğunu düşünürüz. Ne demektir bu : bir anlama deli olduğumuzu kabul etmek değil mi ? Goethe şöyle diyor mektuplarından birinde :

“... Yapıtlarım, çeşitli yaratıkların binlercesinden besinini alarak oluştu : akıllılardan ve delilerden, aydınlardan ve aptallardan yararlandım.”

Ben delileri – daha doğrusu delilerimi – hiçbir zaman yazılarımın gereçleri olarak görmedim. Ama onlar öykülerime, romanlarıma ve oyunlarıma girdilerse, onları gereç yerine koyduğum için değil, kendiliğinden girdiler. Kitaplarımdan üçünün adında deli olduğunu şimdi anımsıyorum : Damda Deli Var, Yüz Liraya Bir Deli, Deliler Boşandı.

Belli bir zaman kesitinde ve belli bir ortamda deli sanılanların, başka bir zaman ve ortamda hiç de deli olmadıkları çok görülmüştür. Zamanını aşmış, öncü kişilerden böyleleri pekçoktur. “Benim Delilerim” arasında böyleleri de var.

Kırkbeş milyonluk Türkiye’de kaç delimiz var ? Yani kaçta kaçımız deli ? Bu konuda, 27 Ağustos 1971 tarihli bir gazetemizde çıkan haberi buraya aktarıyorum :

ANKARA – Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan bir araştırmada Türkiye’de yılda ortalama 40 bin kişinin tedavi olmak amacıyla akıl hastanelerine yattığı ve bir süre tedavi gördükten sonra çıktığı belirtildi.

4 yıllık bir zaman dilimi göz önüne alınarak yapılan araştırmada akıl hastanelerine yatan hastaların ortalama 56 günlük tedavi sonucu taburcu edildikleri ve yaklaşık her bin kişiden birinin akıl veya ruh hastası olduğu belirtildi.

Resmî kaynaklı bu habere göre, her bin Türk yurttaşından biri deliyse, demek, bütün Türkiye’de kırkbeşbin deli var. Bana bu sayı hiç inandırıcı gelmiyor. Salt hastanelik delileri söylüyorlarsa, yine inandırıcı değil. Türkiye’de topu toplamı kırkbeşbincik deli olsa, biz o delileri yağla balla, baklavayla börekle besleriz. Bu resmî makam hesabına göre, Türkiye’de hiç Akıl ve Ruh Hastalıkları Hastanesi olmasa, hiç deli yok mu sayılacaktı ?

Tıpta tanımı nasıl olursa olsun, genel olarak sözlüklerde delinin tanımı şudur : “Deli, aklını herzaman ve gereği gibi kullanamayan insandır.” Lütfen şimdi insafla söyler misiniz, hangimiz aklımızı herzaman yerinde ve gereği gibi kullanabiliyoruz ? İşte buyüzden hepimiz azçok deliyiz. Bir varsayım olarak aramızda hiç deli olmayan biri varsa, o da bunca deli içinde toplumla uyum sağlayamayacağı için uyumsuz insan, yani bibaşka türlü delidir. Delinin, deliliğin türleri... Bilimselliğin dışında insanlar delileri pekçok türlere ayırmışlar. Türk Haberler Ajansının 27 Ocak 1981 tarihinde bir gazetede de çıkan haberine göre bir bilginimiz ellialtı tür delilik olduğunu saptamış. Gazete haberini aktarıyorum :

Ankara (THA) – Osmanlı İmparatorluğu döneminde yaşayan Bursalı Mehmet Sit adlı bir tıp adamının, ülkede 56 çeşit delinin varlığını saptadığı öğrenildi. Tıp Tarihi Enstitüsüne konulan Bursalı tıp adamının konuyla ilgili makalesinde, deli çeşitlerinden bazıları şöyle tanımlanıyor :

ESRİK DELİ : Ağzı deve gibi köpürür ve yakasını yırtar. EBLEH DELİ : Kendisini herkesten akıllı sanır. KIZIL DELİ : Az şeyden çok kavga eder.

CİNNİ DELİ : Hayvanları ve insanları dövmek ister. ŞEYTANİ DELİ : Kimseyi beğenmez, gururluluk eder. ÇILGIN DELİ : İyi söylerken fena sohbete gider. SERTUH DELİ : Kahve ve berber dükkânlarından çıkmaz. SÜFLİ DELİ : Her ne bulursa temiz diye yer.

PERVANE DELİ : Bir gidecek yere yüz kere gider, bir işi beceremez.

FIRFIR DELİ : Kamış alevi gibi parlar, pıssadak söner. CIRDAR DELİ : Çok söyler. Ne kendi anlar ne başkasına anlatır.

KUŞ AKILLI DELİ : Dövüş etmeyi sever.

ASİL DELİ : Kendisini cennetlik sanır.

AĞZI AÇIK DELİ : Konuşması gerektiği zaman ağzını açar bakar.

ZIRZOB DELİ : Yaptığı bir işi heryerde anlatır. MASLAHAT DELİ : Kendi işini bırakıp başkalarının işini yapar.

ALIŞVERİŞ DELİSİ : Daima veresiye alışveriş yapar. Borcuna karşılık babasından kalan malı mülkü bile harcar.

MİSAFİR DELİ : Zorla kendini misafirliğe davet ettirir. Gittiği yerde ise uyur kalır.

KURU DEM DELİ : Daima türkü çağırır ve güler. AYDADAN DELİ : Sakız çiğner ve kaşını gözünü oynatır. TİRYAKİ DELİ : Duvarlarla çekişir, tabakları ve çanakları kırar.

Ben bu yazı dizisinde, deli deyince, kaçık, tatlı kaçık, alık, aptal, dengesiz, üşütük, tahtası eksik, terelelli, keçileri kaçırmış gibi deyimlerle belirlediğimiz türlerden tanıdığım bütün delileri anlattım. Halkımız, biraz da uyak tutsun diye, delileri “deli, zır deli, zırzır deli, hınzır deli” diye dörde ayırmış. Deliler üzerine pekçok da deyimlerimiz, özsözlerimiz ve atasözlerimiz var. Bunların içinde en sevdiğim şudur : “En akıllımız deli Mehmet, o da tımarhanede direğe bağlı.” Bu atasözümüzü sevmemin nedeni, bireysel deliliği değil, topluluk olarak, hatta toplumsal olarak deliliği anlatmasındandır. Delilik, bulaşıcı hastalıklar gibi insandan insana geçmediği halde, bir topluluğun yada toplumun çoğunlukla çıldırdığı dönemler de oluyor. Kimileyin bu çılgınlık sürekli bir toplumsal isteri halinde yıllarca sürüyor. Örneğin Almanların Nazi çılgınlığı ve onlarla birlikte kimi ülkelerdeki toplu faşist çılgınlığı bu toplumsal deliliğin tarihteki en korkuncuydu. Türkiye’de de zaman zaman toplu deliliklere tanık olduk. 6/7 Eylül 1955 tarihinde, zamanın iktidarının kışkırtmasıyla başlayıp, sonradan ipin ucunun elden kaçmasıyla bir serseriler (lümpen) yağması biçiminde Istanbul’un talan edilmesi, yaşadığımız çok acı toplu deliliklerden biriydi.

Toplumsal deliliği yeren bir başyapıt var, Ch. Martin Wieland’ın Abderalılar adlı romanı. Bu büyük Alman yergi ustası, Eski Yunan döneminde Trakya’da yaşayan Abderalılar’ı anlatıyor. Ama Abderalılar aracılığıyla gerçekte anlattığı kendi toplumunun insanları, Almanlar... Wieland’ın anlattığı Abderalılar – yani yazarın hemşerileri olan Almanlar – toptan deli ve yarı deli insanlar. Bunların içinden çıka çıka bir akıllı insan çıkmış : Ünlü filozof Demokritos... İçlerinde tek akıllı Demokritos olduğu için, çoğunluktaki deli Abderalılar onunla alay eder, onu küçümser ve üstelik filozof Demokritos’u deli sayarlar. Peki, Demokritos, gerçekte deli olan hemşerilerinin delilikleri karşısında ne yapıyor ? Gülüyor onlara. İsterseniz bu bölümü romandan okuyalım :

Demokritos, hepimiz gibi gülerdi ve Korinth’te, İzmir’de, Syrakusa’da veya dünyanın herhangi başka bir yerinde yaşamış olsaydı, sebepli olsun, tabiatı öyle olduğundan olsun, insanların delilikleri karşısında ağlamaktansa gülmeyi tercih eden her normal insan kadar gülerdi. Ama o Abderalılar’ın arasında yaşıyordu. Bu iyi insanlar da durmadan öyle şeyler yaparlardı ki, insan ya gülmek, ya ağlamak yada içerlemek zorunda kalırdı ve bir Phokion’un kaşlarını çatabileceği, bir Cato’ nun bağırıp çağırabileceği, bir Swift’in kamçıya sarılabileceği durumlarda, Demokritos gülüyordu (...) Seneca gibi öylesine övülen bir filozof

Abderalılar, Ch. Martin Wieland, Prof. Vural Ülkü çevirisi.

bile dostumuza (Demokritos’a) bu noktada hak veriyor, hatta onu taklit edilmeye layık buluyor :

Çabalarımızla ilerlememiz o yönde olmalı ki, çoğunluğun delilikleri ve kusurları bize nefrete şayan şeyler gibi değil, gülünç olarak görünmeli ; bu hususta Heraklitos yerine Demokritos’u örnek alırsak, daha doğru hareket ederiz. İnsanlar arasında Heraklitos ağlar, Demokritos gülerdi ; birincisi bütün yaptıklarımızda sadece perişanlık ve sefalet, öbürü oyun oyuncak görürdü. Ama insanın yaşayışına gülerek bakmak, ona sırıtmaktan daha sevimli bir şeydir ve insan soyuna gülenin, onu acınacak bulandan daha fazla hizmeti dokunduğunu söyleyebiliriz. Çünkü gülen, bize herşeye rağmen biraz ümit bırakmakladır ; öbürüyse, düzeltilebileceğine inanmadığı şeyler hakkında çocuk gibi ağlamaktadır. Ayrıca, bütüne bir baktığında gözyaşlarına engel olamayandan çok, kahkaha atmaktan kendini alamayanın ruhu daha yücedir ; çünkü böylece başkalarına, onları en şiddetli hırslara atacak kadar büyük ve önemli görülen şeylerin, onda heyecanların ancak en ufağını ve soğukkanlısını uyandırabileceğini göstermiş olmaktadır.

Deliler ve delilik karşısında Demokritos gülüyor, Heraklitos ise ağlıyor. Seneca ise, Demokritos’un davranışını beğenerek daha doğru buluyor. Bana gelince, “Benim Delilerim” karşısındaki davranışım nedir ? Açıkça söyleyeyim ki, bir gülmece yazarı olarak “Benim Delilerim”dekilere gülemiyorum. Onların davranışlarını gülünç de bulmuyorum. “Benim Delilerim”e olan tutumum, delisine göre değişiyor. Onları, deli olduklarını da bilerek ciddiye aldığım için, kimisine güldüğüm oluyor, kimisini ve çoğunu seviyorum ; sevmediklerim, acıdıklarım, kızdıklarım da oluyor.

Yine Abderalılar romanı üzerinde durmak istiyorum. Büyük yergici Wieland, bana öyle geliyor ki, kendi toplumunun toplumsal deliliğini anlatmak için, deli Abderalılar’ı anlatırken, sanki romanını yazdıktan yüz yıl sonra gelecek olan Nazi deliliğini ve Naziler döneminde Almanların toplumsal deliliğini anlatmış ve sanki Almanları yüz yıl öncesinden uyarmıştır. Deli Abderalılar, içlerinde tek akıllı olan filozof Demokritos’u deli saydıkları için, elinden mallarını almaya kalkarlar. Demokritos’un deli olduğunu mahkemede ispat etmeye çalışan bir demagog avukatın savlan çok ilginçtir ; çünkü avukatın sözleri Demokritos’a uygun düşmemekle birlikte, bir tür deliyi anlatması bakımından önemlidir :

Delilerin en tehlikelileri, büyükleri ve dayanılmazları, düşünen ve her şeye atıp tutanlardır ! Başka delilerden daha az deli olmadıkları halde, çeneleri iyi işlediğinden, düşünmeyen yığınlar karşısında zihinlerinin bulanıklığını gizler, tımarhanedeki hemcinslerinden daha insicamlı çılgınlık etliklerinden, bilge olarak kabul edilirler. Cahil bir deli saçmalayacak kadar ileri gitti mi, işi bitmiştir. Bilgili delide bunun aksini görürsünüz. Saçma sözler söylemeye veya yazmaya başlar başlamaz, istikbalini temin etmiş, şöhretini sağlamlaştırmış olur. Çünkü insanların çoğu bunlardan birşey anlamadığını iyi bilse de, ya kendi akıllarına güvenemez ve suçun kendilerinde olmadığını fark etmez ; ya birşey fark etmeyecek kadar aptaldır yada birşey anlamadıklarını itiraf edemeyecek kadar kendini beğenmiş. Bilgili deli ne kadar saçmalarsa, aptal deliler de o kadar yüksek sesle kerametten söz eder, tantanalı saçmalıkta mana keşfedebilmek için o kadar fazla kafa çatlatırlar. Beriki, alkışlandıkça canlanan cambaz gibi, alkış duydukça daha cüretli hamleler yapar, bunlar cambazın daha büyük numaralarını seyredebilmek için alkışlarını arttırırlar. Ve görülür ki, bir adamın gözükaralığı bütün halkı sarmıştır ve saçmalık modası devam ettiği sürece, başka zamanlarda lafı uzatmadan tımarhaneye tıkılacak bir adama heykeller dikilmiştir.

“Benim Delilerim” içinde yirmi otuz yıldanberi benimle ilişkilerini sürdürenler, mektuplaşanlar, bana sürekli gelip gidenler var. “Benim Delilerim”in herbirinin mektuplarını, onlara ilişkin belgeleri ayrı ayrı dosyalarda toplar, sıralar, saklarım. Deli oldukları için yapmam bunu, bütün okurlarımın mektuplarını dosyaladığım için onlarınkini de dosyalarım. Gözümde, deli olmayanların, olanlara göre bir üstünlüğü yoktur, elbet delilerle akıllıların – yada akıllı sanılanların – ayırımı vardır, ama ayrıcalığı yoktur.

“Benim Delilerim”e girenlerden kimisi yüzünden başımın belaya uğradığı da oldu. Söylediğim gibi, delilerimin mektuplarını ayrı dosyalara koyuyorum. Polislerin evimi sık sık aradıkları bir dönemde, (1950’den önceki yıllardan birinde ama hangi yıl olduğunu kesinlikle anımsayamıyorum) üç siyasi polis, herzaman yaptıkları gibi yine kitaplarımı, dosyalarımı, yazılarımı bir bavula ve çuvala tıkıştırıp benimle birlikte Emniyet Müdürlüğüne götürmüşlerdi. Birinci Şubede bir komiser vardı. Bu Komiser R. sonradan kanser olup, bir zamanlar Tıp Fakültesi öğrencisiyken çok işkenceler ettiği bir hekim arkadaşımızın eline düşmüştü. Hastanede acılar çekerken, intikam almak için kendisini öldüreceğini sandığı hekim arkadaşımızın olağanüstü sevecenlikle tedavisini görmüştür.

Komiser çok sert, kaba, hoyrat, bana kalırsa sadist bir adamdı. Anılarımda (Böyle Gelmiş Böyle Gitmez’de) – yazabilirsem – Komiser R.’ye geniş yer vermek zorunda kalacağım.

Komiser R. dosyalarda delilerin mektuplarını bulunca, altın madeni bulmuş gibi büyük bir başarının sevinci içinde beni saatlerce sorguya çekmişti. “Benim Delilerim”in mektuplarından en saçma sapan olanların üzerinde duruyor, bu saçmaların gizli haberleşme için kodlar, şifreler olduğunu iddia ediyordu. Bitürlü bunları yazanların deli olduklarını, mektuplardan da deli olduklarının açıkça belli olduğunu, kendini çok zeki sanan Komiser R.’ye anlatamıyordum. “Mademki saçma sapan deli mektupları, öyleyse neden böyle özene bezene dosyalara koydun ?” deyip duruyordu. Komiser R. değil ama, sonunda başkaları her nasılsa bunların gerçekten deli mektupları olduğunu anlamış olacak ki, beni bu konuda sorgulamaktan vazgeçtiler. Ne yazık ki, o zamanki delilerimden gelmiş iki yada üç mektup dosyasını geri alamamıştım. Bana kalırsa, aslında Komiser R. de bitürlü deliydi.

Uzaktan yakından yaşamıma girmiş bütün delileri “Benim Delilerim”e alabilecek miyim ? Hayır... Benim özellikle sevdiğim delilerim var, bunların kendilerini “Benim Delilerim”de okuyup incinmelerini istemiyorum. Kendilerini “Benim Delilerim”de görüp tanımalarından çok, onları başkalarının tanımasından çekiniyorum. İşte bu nedenle, kimi delilerimi, kimliklerini değiştirerek yazdım. Bunlardan “Benim Delilerim”i yazmakta olduğumu bilen saygı duyduğum hanım bigün bana,

– Beni de yazacak mısınız ? diye sordu.

O an nasıl olduğumu, ne büyük bir acı duyduğumu anlatamam. Elbet onu ve onun gibi sevdiklerimi yazmayacağım. Ve yine elbet çok yakınım olmuşları da yazamam. Ama buna karşılık, halkımızın “Hınzır Deli” dediklerini, herkesçe tanınmalarını da göze alarak yazdım.

Nişantaşı, 17 Aralık 1983

Eleştiriler ve yankılar

Yankılar

Deliler Potpurisi

Aziz Nesin Benim Delilerim’i yazdı, iyi de etti. Neden mi ? Nedeni çok. Birincisi : Bütün delilerin kim olduğunu saptadık böylece, fena mı ! Sonuncusu : Hepimizin biraz deli olduğunu öğrendik böylece, iyi mi !

İyi de, Aziz Nesin bir de bu delilikleri açıklamaya kalkışmasaydı daha iyi olacaktı. Ortada bunca psikiyatri, sosyal psikiyatri, psikopatoloji, klinik psikoloji kitabı varken, yazarın açıklama denemelerine ne gerek vardı ? Sorunun yanıtı belki şu : Aziz Nesin bütün insanları olduğu gibi delileri de anlamak istiyor. Daha ortaokul öğrencisiyken akıl hastanelerini ve hastaları merak etmiş : “Bakırköy Akıl Hastalıkları Hastanesine gittik. İçimde büyük bir merak vardı. Herşeyi ilgi ve dikkatle gözlemlemeye çalışıyordum.” Anlaşılan bu gözlemleme ve anlama gereksinmesi yıllar boyunca öylesine bırakmamış yazarın yakasını ki, artık o delilere gitmese de deliler gelip onu bulur olmuşlar : “Mıknatıs demir parçalarını çeker gibi ben de delileri çekiyorum. Deli perisi benden hoşlanıyor.” Aziz Nesin’in delileri ve delilikleri açıklama girişimi, kendince, iddiasız, alçakgönüllü : “Benim bu yorumum da ayrı bir saçmalık olabilir (...) Hiç kuşkusuz bunları bir uzman olarak değil, görgülerime, gözlemlerime dayanarak bir yorum diye söylüyorum, isterseniz bu sözüme laf deyip de geçebilirsiniz.” Gene de ne saçmalık ne de laf deyip geçebiliyoruz bunları. Aziz Nesin normal ( ?) insanlarını olduğu kadar delilerini de onca seviyor ki, gülüp geçmemize olanak yok : “Biliyorsunuz, ben bu yazı dizisinde anlattığım delilerimin deliliklerini aşağılayıcı bir nitelik olarak almıyorum (...) “Benim Delilerim”den hiçbirine ters yada kaba davranmadım, hiçbirini başımdan savmaya kalkmadım (...) Onu niçin seviyordum ? Anlatmaya çalıştığım bu dış görünüşünün derinliğinde gizli olan cevherini görebildiğimi sanıyordum. Özellikle onurlu kişiliğini görebiliyordum (...) “Benim Delilerim”de anlattığım her insanın yaşamı ayrı bir dram, ayrı bir romandır.”

Kimi psikiyatrlar bizim halkımızda belirli bir mazoşizm eğilimi, mağdur ve zavallı kişilerle özdeşleşme eğilimi bulunduğunu ileri sürerler. Belki bir ölçüde doğrudur bu ; ama toplumsal yardım kurumlarının olmadığı yada işlemediği bir toplumda başka türlü olmasına da olanak var mı ? Güçlü bir gözlemci ve çözümleyici olan Aziz Nesin de farkında bunun : “Nedenini pek bilemiyorum ama, belki acıdığımdan, bana çok üzünç verdiklerinden olsa gerek (...) Onu sevişim, belki de benzer yanlarımız olmasından (...) dünyanın neresinde o yaşta bir çocuk ruh hastası ve yoksul bir annenin eline bırakılır ? (...) Acı çeken çocukla acı çeken kadın benim zaafımdır ; çocukla kadının acı çekmelerine hiç dayanamam. Hangi kadın, hangi çocuk olursa olsun, acı çekmelerine tanık olursam, onları bu acıdan kurtarmak için elimden gelen herşeyi, her özveriyi yaparım.” İçi sevgiyle dolu bir insanın bunu yapması delilikse eğer, keşke hepimiz biraz deli olsaydık da birbirimizi kollasaydık, yalnız bırakmasaydık dememek elde mi ? Ne var ki, Aziz Nesin’e göre çağdaş yaşam delileri gitgide öylesine çoğaltıyor ki, artık tek başına kimsenin gücü yetmeyecektir delilerle uğraşmaya.

RİSK VE YÜREKLİLİK

Aziz Nesin’in acı çeken insanlarla özdeşleşme eğilimi, Adler’in, “insanlığa karşı derin bir dostluk duygusu geliştirmeksizin ve insan olma sanatını uygulamaksızın tam anlamıyla insan olunamayacağı” uyansını akla getiriyor. Adler’e göre insanları ikiye ayırabiliriz : “Bilinç dışı yaşamları hakkında ortalama bir insandan daha çok şey bilenler ve daha az bilenler ; yani insanlar bilinç alanlarının genişlik derecesine göre birbirlerinden ayrılmaktadırlar.” Ancak bilincin bilgiden ibaret olmadığını, yaşantıya dönüşmemiş bilginin gerçek bilgi olamayacağını da bilmek gerek. Yine Adler’e göre, “İnsan ruhunu en iyi tanıyanlar tutkuları kendi içlerinde duymuş ve yaşamış olanlardır. Bu tip bir insan, binlerce doğru-dürüst yaşamış olandan çok daha üstün bir durumdadır. Yaşamın iyi ve kötü yanlarını anlamıştır. Bu konuda hiçkimse onu geçemez. Hele doğru-dürüst yaşamış olanlar hiç geçemez.” Kimse doğru-dürüst yaşayarak, delilerin, kadınların ve çocukların dramını paylaşmadan Aziz Nesin olamazdı. Adler’in psikolojisinde “yüreklilik” kavramının açıklaması sanatçının yaşam öyküsünün özeti gibi : “Dünyayla, insanoğluyla birlik olmak, insan toplumuyla olan ilişkileri anlamak, işle, meslekle, sevgiyle, aşkla olan ilişkileri anlamak” yönünde oluşturmak yaşamını.

Peki böyle yaşamanın riski yok mudur ? Olmaz olur mu ? Aslında tüm sorun da burada işte. Hümanist psikoloji akımının temel kavramlarından biridir “risk”. Adler’den Rogers’a kadar bütün psikologlar riske atılmamızı, yaşantılara açık olmamızı önerirler. Aziz Nesin bu ilkeyi ortaokul öğrencisiyken babasından öğrenmiş “belki” sözcüğüyle ; “Salt, dilenciler için değil, her konuda bu belki’yi hiç unutma oğlum. Kandırılmış olmayı da göze al, ama o belki hep aklında olsun...” Aziz Nesin o belki’yi yaşamı süresince hiç unutmadığını söylüyor.

Bu belki’nin yada riski göze almanın, yaşamın olasılıkları karşısında yürekli olmanın anlamını soyut psikoloji kitaplarından değil, capcanlı, şipşirin bir kitaptan aktaracağım size. Amerikalı danışmanlık psikolojisi profesörü Leo Buscaglia’nın Yaşamak, Sevmek ve Öğrenmek adlı kitabından : “Değişme ve büyüme, kişi kendini tehlikelere sokup yaşamını deneyimlerle yönlendirme yürekliliğini gösterdiğinde gerçekleşir (...) Yaşama etkin biçimde, katılmak yerine gözlemci olarak yaşama yolunu seçmiş kişiler hiçbir riske girmemişlerdir. Yaşamın dışında kalmışlardır (...) Yaşamı yaşamaktan korkarız. Dolayısıyla da, denemeyiz, görmeyiz, duyumsamayız. Risklere girmeyiz. İlgilenmeyiz. Bundan ötürü yaşamayız gerçekte. Yaşamak yaşama etkin biçimde katılmak demektir. Yaşamak ellerimizi kirletmek demektir. Yaşam herşeyin tam ortasına dalmak demektir (...) Bikez riske girmeye alıştınız mı, bütün yaşamınız değişir. Değişim ve gelişim ancak yaşamınızı riske ve deneye sokmayı göze almaya istekli olursanız gerçekleşebilir. Hiçbişeyden hiçbir zaman emin olamazsınız. Herşey bir risktir (...) Kesinlikle riske girmeliyiz. Çünkü yaşamdaki en büyük risk, hiçbir riske girmemektir. Hiçbir riske girmeyen insan, hiçbişey yapmayan, hiçbişeyi olmayan, bir hiç olan insan demektir. Bu kişi, acıdan ve kederden koruyabilir kendisini, ama ne öğrenebilir, ne duyumsayabilir, ne de yaşayabilir. Katı ilkelerinin zincirleriyle bağlanmış bir tutsaktır o. Cezası da özgürlüğünü yitirmektir. Yalnızca riske giren insan gerçek anlamda özgürdür.”

Aziz Nesin’in güzel dediği deliliklerin çoğunlukla aşka ilişkin olduğu dikkati çekiyor : “Bütün yaşamlarında o olmayan sevgiliyle yaşamış olanlar vardır. Onlar ne güzel delilerdir. (...) Kadın erkek hepimiz bir olmayanı sevmişizdir, hâlâ da seviyorsak, bir olmayanı sevmekteyizdir. İnsan soyu var oldukça o olmayan sevgili de hep var olacaktır ve insan soyunun kendini en güzel aldatmacası o olmayan sevgilinin olduğunu sanmasıdır. Bu dünya güzelse, yaşamaya değerse, o olmayan sevgiliyi varsaydığımız için güzeldir.

Buyüzden yaşanmaya değerdir. (...) Heryerde ve herzaman için dünyanın en güzel deliliği olan aşk...”

Öyleyse Aziz Nesin için aşk kaçınılmaz bir yanılsama, umarsız bir delilik mi gerçekte ? Hiç sanmıyorum. Çünkü böyle düşünmenin sonu “yalan dünya”ya varır. Sevgi yalan olursa yaşam da yalan olup çıkar. Aziz Nesin’in anlattığı delice aşkların çoğu sevilen kişide kendini yitirme biçiminde yaşanmış aşklar. O insanlar için bu belki son umuttur yaşamla ve insanlarla ilişki kurmak için. Ama yaşamın içinde değil sınırında yaşanmış, buyüzden de yaşamın içine değil ölüme çeken, kendini de, sevdiğini de yok olmaya sevk eden aşklar. Yaşamdan kopuk, ölüme dönük aşklar. Aziz Nesin gibi yaşamı bilen, yaşamı savunan biri kendini yok etmeyi, öldürmeyi savunuyor olamaz. Olsa olsa, o engin hoşgörüsü ve sevecenliğiyle, böylesi aşklardaki son yaşam kıvılcımını kutsuyor olabilir. Ayrıca şunu da teslim etmeliyiz : Kimsenin “gerçek aşk budur, sahtelerinden sakının” demeye hakkı olamaz. Gerçeği arama hakkımızı saklı tutalım elbette. Gene de çoğu insanın gerçek sevgiyi benliğinin derinliklerinde mutlaka duyduğunu, ama ilişkilerinde bunu nasıl somutlaştıracağını bilemeyip toplumsal öğrenmelerin bellettiği sevgiyi yaşamak zorunda kaldığını bilelim. Aslında çoğumuz yazarların, sanatçıların, hatta sezgilerimizin önerdiği o zor ve uzak sevgi ile toplumsal koşullandırmaların zorladığı o yapıntı sevgi arasında bocalayıp dururuz. Aziz Nesin bize işte bu bocalamaları anlatıyor, hem de hiç yargılamadan, severek. “Sevmenin en üst düzeyi çılgıncasına, delicesine sevmektir” demesi sevgiyle yaşamı bir tutmasından olmalı. Dediğine göre kendisi hep deliler gibi, hep çılgınlar gibi sevmiş, öyle de yaşamış. Başka türlü olabilir miydi ? Doğru dürüst yaşayanlar, akıllı-uslu sevenler ne yaşamı bilir ne de sevgiyi : “Böyleleri ne fodul olurlar,”

Gelelim – eyvah, yine psikoloji dersi ! – psikologların ne dediğine. Çok rastlanan bir örnekle, “bir artı bir eşittir bir, değildir aşk” diyorlar. Fromm’un adı alerji yaratmasın diye bu kez Leo’dan aktarıyorum : “Bir ilişkide en önemli şeyin bir artı bir birin iki etmesi olduğunu ve eğer ilişkinizi sürdürmek istiyorsanız, kendi kişiliğinizi herzaman koruyup değişim yoluyla gelişmenizi sürdürmeniz gerektiğini hiçbir zaman unutmayın (...) Herşeyin, özellikle insan ilişkilerinin değiştiğini ve onları korumak için bizim de onlarla birlikte değişmemiz gerektiğini unutmayın. Herzaman birlikte ama ayrı bireyler olarak gelişin (...) Bir insanı severseniz, o kişinin varlığını her yönüyle geliştirmesini istersiniz ve bunu gerçekleştirmesi için her adımında onu yüreklendirirsiniz. Birbirinden ayrı değil birlikte gelişirsiniz. Ama, yan yana, elele gelişebilirsiniz ancak, birbirinizin varlığında eriyerek değil.” (Rilke’yi anımsayın : Ortalama insanların sevgiyi hep yalnızlıktan kaçarak, kendini sunarak, “başkasında erime” biçiminde yaşadıklarını söylüyordu.) Leo da, başka bütün yazarlar da, “Birbirinize yüreklerinizi verin, ama birbirinizin yüreğine sahip çıkmayın” diyorlar. Ancak bağımsız bir insan gerçekten bağlanabilir, korkmadan yakınlık kurabilir. Böyle bir sevgi, riski zorunlu kılar.

AŞK VE ÇILGINLIK

Riski göze alamamanın bedeli insanlarla “yakınlık” kuramamaktır (hümanist psikolojinin bibaşka temel kavramı). Erikson’dan tanıdığınız bu kavramı, bu kez de Leo’dan dinleyelim : “Birbirimize doğru çekildiğimiz için, ortak yönlerimiz olduğu için, paylaşacak şeylerimiz olduğu için bir birliktelik oluştururuz. Bu paylaşma “Biz” haline gelir. Yakınlık işte bu olağanüstü ‘Biz’dir (...) Gerçek yakınlık, sömürüsüz aldığımız ve verdiğimiz yakınlık türüdür. ‘Seni kullanmak istemiyorum, seni sevmek istiyorum. Seni tanımak istiyorum. Seni koklamak istiyorum. Sana dokunmak istiyorum. Seni duyumsamak istiyorum. Seninle birlikte büyümek istiyorum. Seninle dans etmek, seninle birlikte ağlamak istiyorum’. Ama, bütün gücünüzü harcamanızı gerektiren bir yakınlık biçimidir bu. (...) Bir ilişkinin sürekli ve kusursuz bir balayı olmasını beklerseniz büyük düş kırıklığına uğrarsınız. Kuşkusuz sevgi ilişkileri insana acı verebilir. Önemli olan, acıyı tattıktan sonra, ona sıkı sıkıya tutunmamaktır. (...) Yakın ilişkilerin bir risk olduğu, acı verdiği, sizden çok şey isteyeceği, değişim gerektireceği, en derin duygularınızı açığa çıkarıp kimi zaman sizi çok mutsuz edeceği doğrudur. Ama yakınlık dışındaki tek seçeneğiniz, umutsuzluk ve yalnızlıktır. (...) Yakınlık basit değildir. Bizden büyük bir olgunluk ister. İnsanların yaşamınıza katılmasını istiyorsanız, onlara elinizi uzatıp riske girmeyi göze almak zorundasınız.”

İnsanlara yakın olmayı ve riske girmeyi seven iki yazarı buluşturalım şimdi. Aziz Nesin : “Biçok alanda, özellikle sevi ilişkilerinde ben zaman dengesini kuramamışım. ‘Ben’im, yaşamakta olduğum zamanın gerisinde kalmış. Kendim bu çağdayım, ama kimi duygularım çok gerilerde... Bunu bana ilk yüzleyen bir yabancı hanım arkadaşım oldu, ben ona göre “Modası Geçmiş Bir Adam’dım.” Leo Buscaglia :”Çağdaş toplumumuz yakınlığı desteklemez. Yakınlığın modası geçmiş bişey olduğu söylenir bize, oysa ben, yakınlığın kesinlikle gerekli olduğunu, yoksa hepimizin çıldıracağını söylüyorum. Ben, insanın ruh sağlığı düzeyini anlamlı ve sürekli ilişkiler kurabilme derecesiyle ölçebileceğine inanıyorum.” Aziz Nesin’in delilerini izlerken, bu insanların şu yada bu nedenle, şöyle yada böyle, toplumun dışına itilen, dışarda kalmaya zorlanan, ilişki ve yakınlık kurması engellenen kişiler olduğunu görüyoruz. Leo da, daha çok iç nedenlere bağlanarak saptıyor bunu : “Ruhsal açıdan hasta olan kişileri incelerseniz, bu kişilerin başka insanlardan ençok uzaklaşan kişiler olduğunu görürsünüz. Sağlıklı kişiler, ne olursa olsun yaşamın tam ortasına dalan kişilerdir.”

SEVMEK VE DOKUNMAK

Aziz Nesin’in kendi deliliği diye anlattığı bir özelliği var ki, bunun nesini delilik sayıyor diye sorulabilir : Karısıyla, sevgilisiyle yada bayan arkadaşıyla yan yana iken kolları dirsekleri birbirine değmeliymiş.

Nedeni ? “İnsanca bir yakınlık için” diyor, “birbirimize yabancılaşmamak için.” Sonra ekliyor : “Bana göre, sevgi ikidebir ‘Ben seni, çok seviyorum’ demek yada ‘Beni seviyor musun ?’ diye sormak değildir, budur işte...” Bu eğer delilikse Leo hepimizden daha deli, çünkü dokunmak diyor da başka şey demiyor. “Ailemin bana öğrettiği şeylerden biri, dokunulmaya ve sevilmeye gereksinmemiz olduğuydu. Ben de şimdi sürekli dokunuyorum, sürekli seviyorum ve dokunarak, severek alabildiğine mutlu oluyorum.” (Kitapta dokunmakla ilgili ve çoğu da eğlenceli öyle çok açıklama ve örnek var ki, aktarmam olanaksız. Ayrıca ben bunları delilik diye değil sevgi diye okudum hep, çünkü ben de dokunarak sevenlerdenim – sadece dokunarak tiyatro tartışması yapmamıştım, onu da ilk fırsatta deneyeceğim–).

Desmond Morris’in Sevmek Dokunmaktır adlı kitabını okumamış olamazsınız. (Çılgın Leo’dan bıkmayasınız diye aklı başında bir bilim adamına başvuruyorum bu kez). Morris için bedensel temas, insanlar arasındaki ilişkilerin temelidir ve kökleri çocukluğa, bebekliğe, hatta döl yatağı evresine kadar gider : “Birer yetişkin olarak, diğer yetişkinlerle fiziksel temas kurarken çoğu kez garip ve tutuk davranmamızın nedenlerini anlayabilmek için en başlangıca, analarımızın karnında daha üç beş aylık birer ceninkenki halimize dönmek gerekir”. (Buyurun, bu da bibaşka deli). Aziz Nesin, ana karnındaki hallerini anımsayamadığından olacak, dokunma gereksinmesini getirip on altı yaşındaki bir yaşantısına bağlıyor. Sinemadaki kızdan delikanlının dirseğine akan ısı, bilincine varılmış bir ilk deneyim olabilir ancak, ilk neden değil (on altı yaş da rastlantı değil elbet. Ergenlik, unutulmuş çocukluk gereksinmelerimizin yeniden canlandığı dönemdir bilindiği gibi). Morris, “Yetişkin yaşamımız boyunca bizi şaşırtan, aklımızı karıştıran yakınlaşmaların gerekçelerini, çocukluk çağımızdaki önemsemediğimiz, sıradan saydığımız yakınlaşmalarda aramak doğru olacaktır” diyor. Böyle bir çocukluk anısı Marquez’de var (olmasaydı şaşardım ; yüzyılımızın çılgınlarından biri de o ya !) : “Beni gerçekten ilk heyecanlandıran, evimizde çalışan bir kızdı. Bir gece, yandaki evde müzik çalıyordu ve büyük bir masumlukla bahçede onunla dans etmemi istedi. Vücudunun benimkiyle teması – altı yaşında olmalıydım – hâlâ kurtulamadığım duygusal bir katalizmdir. Bir daha hiçbir zaman aynı yoğunluğu yada aynı kendimi içgüdüye kaptırma duygusunu yaşamadım.”

Desmond Morris’e göre iki toplumsal tutum insanların birbirlerine yaklaşmalarını ve dokunmalarını engellemektedir : “Bunlardan birincisi davranışların küçümseyici bir tavırla ‘bebekçe’ olarak nitelenmesidir. Aşırı bedensel yakınlaşmalar herzaman için aşırı yumuşak, geriye dönüş özlemi taşıyan davranışlar olarak eleştirilmiştir. (...) Yakınlaşmaları dizginleyici ikinci toplumsal tutum, bedensel temasın cinsel ilgiden kaynaklandığıdır. Bu yanlış, insanlık tarihinde yakınlaşmaları gereksiz yere engelleyegelmiştir. Sevgi sevgidir ; duygusal bir bağdır ; içine cinsel duyguların girmesi yada girmemesi ikinci planda gelir. Son zamanlarda nedense bu tür bağların içine cinselliği de sokmaya pek hevesli olduk. Bunun sonucu olarak da cinsel kökenli olmayan bedensel temaslarımızı inanılmaz oranda dizginlemek zorunda kalıyoruz.” Morris, “Cinsel kökenli olmayan bedensel temaslar konusunda çağdaş toplumun uyguladığı sınırlamalar anormal davranışlara yol açmaktadır” diyor (bunlardan biri, kimi Amerikalı kadınların sırf birinin kolları arasına alınmak gereksinmesiyle rasgele cinsel ilişkide bulunmalarıymış. Leo da söz ediyor bundan : “Kültürümüzde, en üzücü şeylerden birisi, bir ilişkinin cinsel yönünün aşırı ölçüde vurgulanmasıdır. Çok yazık. Çünkü bundan ötürü sevecenlikten, sıcaklıktan yoksun kalıyoruz genellikle”). Morris’in kitabı şu ilginç sözlerle bitiyor : “Yumuşak, sevecen bir yakınlaşmanın zaaf olmadığını kabul edebilsek ne iyi olurdu. Ne iyi olurdu, bebeklere ve âşıklara özgüdür demek yerine, aradabir alabildiğine içten bir bedensel yakınlaşmaya koyuverseydik kendimizi...” Leo da şunları söylüyordu : “Aslında hepimiz birer çılgınızdır. Buna inanmıyorsanız, siz herkesten daha çılgınsınız demektir... Temel olan yaşamı coşku içinde yaşamaktır. Çılgınca yaşayın. Hiç olmazsa aradabir çılgınlık yapın... Size dokunabiliyorsam ve siz de bana dokunabiliyorsanız, varım demektir. Biçok insan, hiçkimse onlara dokunmadığı için yalnızlık çekiyor.”

Aziz Nesin yazılarını, “Kim ne derse desin, nice deli olursak olalım, ben yine akıldan, akılcılıktan yanayım” diyerek bitirmiş. Buna bir itirazımız yok, akılcılığı nasıl tanımladığımız koşuluyla. Günümüzde bize önerilen, mantıklı, dengeli, kusursuz, yanlışsız, yetkin, başarılı, güçlü, üstün, egemen insan modelinin gerisindeki akılcılık olmasa gerek bu. Çünkü bunun ardından, kuşku duyan, güvenmeyen, inanmayan, yaklaşamayan, dokunamayan, sevemeyen. paylaşamayan, coşamayan yapayalnız bir insan çıkageliyor. Yıllar önce Adler, “Daima birinci olan, en üstün olan insanlarla karşılaşmaktan bıktık artık” demişti bugün de Leo, “Akıllılıktan, özellikle akıllılığı tanımlama biçimimizden bıkmış durumdayım” diyor.

Pascal’ın yeni öğrendiğim bir sözünü sık sık yineliyorum bu günlerde : “İnsan büyüklüğünü bir uca giderek değil, her iki uca dokunarak gösterir.”

Bekir Onur, Milliyet Sanat Dergisi, 15 Eylül 1984

Farklı yayınevi baskıları

Baskılar

Benim Delilerim — İlk baskı 1984

İlk baskı 1984

Benim Delilerim — 2009

2009

Benim Delilerim — 2012

2012

Künye Farklı yayınevi baskıları

1984
Adam Yayınları
2009
Nesin Yayınevi

Benim Delilerim