Yankılar
Bir Sürgünün Hatıraları
odern Türk mizahının büyük ustası Aziz Nesin hemen her ay, hatta her hafta bir kitabının yayımlanması dolayısı ile kendisine takılan bir hayranının adına imzaladığı “Bir Sürgünün Hatıraları” adlı yirminci kitabına el yazısıyla şöyle bir not koymuş: “Şimdiye kadar çıkardığım yirmi kitaptan altıbinbeşyüz lira kazandım. Bilginize sunulur.” Hayranının bu acı bilanço karşısında söyleyecek söz bulamadığını ilave etmeye lüzum yok tabii. Bütün bir ömür, muazzam bir kabiliyet ve yıllar boyunca dökülen göz nuru ve birbirinden güzel yirmi şaheser karşılığında altıbinbeşyüz lira... Bu, günümüzde fikir eserlerine, sanat eserlerine verilen değerin hazin bilançosudur, başka şeyin değil.
“Bir Sürgünün Hatıraları”na yazdığı önsözde Aziz Nesin mizah anlayışını, daha doğrusu dünya görüşünü şöyle ifade etmiş: “Üzerinde yaşayanların hepsinin güldükleri, gülüştükleri bir dünyaya içimde sonsuz bir özlem var. Ömrümü kendi gücümle böyle bir işe harcamaktan sevinç duyuyorum.”
Evet, ömrünü böylesine bir ideal için harcayan bir insanın mükâfatı, cemiyetimizde yirmi kitaba altıbinbeşyüz lira ödemekten ileri gidemiyor. Hazin, hazin olduğu kadar da gülünç bir durum. Ama Aziz Nesin öylesine bir yazar ki kendisine reva görülen bütün haksızlıklara, bütün eza ve cefalara rağmen o, bu haksızlıklardan, eza ve cefalardan dahi gene bu cemiyet için gülünecek bir şeyler yaratmasını, bir şeyler çıkarmasını bilecek şekilde hareket ediyor. İki sene üst üste İtalya’da yapılan milletlerarası bir müsabakada Dünya mizah hikâyeler birinciliğini kazanarak, Dünya sanat çevrelerinde bir türlü duyulmayan Türk adını hem de şan ve şerefle duyuran Aziz Nesin, son kitabında bundan yıllarca önce başından geçen bir sürgün hadisesinin şarap gibi durdukça kıymet kazanan hatıralarını dile getirmiş. Bunları okuyan, ister istemez bir karamsarlığa kapılıyor. Hem de gülerken, hiç değilse tebessüm ederken, beyin kendi kendine acayip bir faaliyet gösterip gülümsemeye, kahkahaya rağmen şuur altında bir acının, bir bedbinliğin yerleşmesine sebep oluyor. Bu hatıraları okurken insanları biraz daha iyi tanıyorsunuz.
Dünya hakkında biraz daha iyi not verebiliyorsunuz. Cemiyetin hükümlerindeki korkunçluğu biraz daha açık ve berrak görebiliyorsunuz. Aziz Nesin bunu becerebilmiş bir yazar olarak ne kadar gurur duysa yeridir.
“Akis”, 28 Aralık 1957
Bir Sürgünün Hatıraları
Mizahlı yazılar, hikâyeler ve romanlar yazmakta Türkçenin ustalarından biri olan Sayın Aziz Nesin, son yazdığı “Bir Sürgünün Hatıraları” kitabını bana da göndermek lütfunda bulunmuş. Yazar, “Sevgili okuyucuları”na şöyle sesleniyor:
“Bu kitapta topladığım yazılar hikâye değildir... Benim sürgün hatıralarımdır. Size o günlerin acı, çok acı olduğunu söylemeyeceğim. En acı günler bile üzerinden yıllar geçtikten sonra, dalında dura dura ballanan meyveler gibi tatlılaşıyor. Şimdi sürgünde geçen günlerimi andıkça gülüyorum. Anlatınca da dinleyenler gülüyor. Bunları siz de gülesiniz diye yazdım.”
Aziz Nesin, sürgün hatıralarını, bizi güldürmek için yazdığını söylüyorsa da bunda düpedüz başarı göstermiş denilemez. İnsan acılarının, dost ve eyyam sillelerinin çok miktarda katıldığı bu hatıralara gülebilmek imkânsız. Şaka ve alay tülünün altında, Aziz’in çok çile çekmiş, dert ve cefa görmüş günleri acı acı somurtuyor.
Onun için bu eserinde Aziz Nesin, daha insani, daha cana yakın olmuş. Mücadeleci, kuvvetli ve yılmaz görünen hayatının bir safhasında, onun alıngan, sanatkâr, kötülükler ve yalanlar karşısında yılgın şahsiyetini okuyoruz. Öteki eserlerinde, kendi dışındaki toplum hadiselerini hafif dokunuşlarla mizah perdesine çeken yazar, bu kitapta kendi dramının perdelerini açıyor. Bu dramın etrafında dönen çevre ve şahıslar gülünç olsa bile, asıl kahramanın çektiği ıstıraplar keyif kaçırıyor. Maamafih Aziz Nesin, en kalıcı eserini yazmış ve gerçek mizah sanatının yücesine ulaşmış bu kitapta. Zira içinde insan ıstırabı bulunmayan hiçbir eser “komik” sayılamaz.
Bu hırpalayıcı, insani dram karışığı mizahın ne demek olduğunu daha iyi belirtmek için, kitaptan bir olay seçiyorum:
(Bursa’da, otel ücreti veremeyecek, ısınamayacak, ekmek parası bulamayacak kadar perişan, sefil düşen Aziz Nesin, gazetelerde iş aramaya karar vermiştir. Gözüne kestirdiği gazete, o zamanki Demokrat Parti muhalefetini temsil ediyor. Ve bir şair tarafından çıkarılıyor. Yazar, adını bildiği o şairi görecek, iş isteyecek.)
“– Ne de olsa şair, sanatçıdır, diyorum. Halden anlar, diyorum. Bir musahhihlik verir, diyorum. Abone işini verir, diyorum. Ayak işi olsun verir, diyorum.
.....................
Cebimde bir gümüş lira var. Tütüncüden bir Kulüp sigarası aldım. Gazeteye geldim. Kapının zilini çaldım. Biri açtı. Aradığım şairin adını söyledim. Bana kapıyı açan:
– Benim, ne istiyorsunuz? dedi.
Ben de ona adımı söyledim. Şöyle bir yüzüme baktı, durdu, düşündü. Sonra beni içeri çekti. Kapıyı kapadı. İlk sözü şu oldu:
– İyi ki bu saatte geldiniz. Akşamüzeri burada kimse bulunmaz. Çok isabetli... Beni aradığınızı, konuştuğumuzu görmezler...
Dondum kaldım. Geri dönemiyorum, ileri gidemiyorum. Önümden yürüdü. Bir odaya girdik. Koltuklara oturduk:
– Yazılarınızı devamlı okuyorum, dedi. Cesaretinize, mücadelenize hayranım. Aşkolsun...
– Burada sürgünüm. Bir iş için...
– Biliyorum, dedi; sürgün geldiğinizi duydum. Sizden bir ricam var. Birbirimizle görüştüğümüzü kimse duymasın. Sonra benim için de iyi olmaz, sizin için de...
.....................
– Bakın, benim yakında Meclise girmek ihtimalim yüzde doksandokuz. Seçimi kazanacağız. Milletvekili seçilirsem... Bir düşünün, seçilirsem, ben Meclis kürsüsünden daha faydalı olmaz mıyım?
– Olursunuz...
– Tabii değil mi?
– Şüphesiz.
..........................
– Onun için çok rica ederim.
– Estağfurullah...
– Bir daha buraya gelmeyin. Beni aramayın. Çünkü seçilmek ihtimalim çok kuvvetli. Anladınız mı?
– Anladım.
.........................
– Bu zamanda malum ya, öküz altında buzağı arıyorlar. Onun için, şimdi biz, hiç sizinle görüşmedik, siz beni görmediniz değil mi?
– Görmedim.
...........................
– Eğer seçilirsem faydalı olmaz mıyım? Ne dersiniz?
– Faydalı olursunuz...
...........................
– Teşekkür ederim, dedim.
– Estağfurullah, dedi.
– Size zahmet oldu. Vaktinizi aldım.
– Rica ederim, rica ederim. Birbirimizi görmedik. Hiçbişey konuşmadık. Dışarıda da görürsek, tanımıyoruz birbirimizi... Haydi gülegüle...
– Haydi allasmarladık.
Sahte hâkimi, sahte mühendisi, sahte doktoru polis yakalar, hapise atarlar, ama şairin sahtesine kimse bişey demiyor. İnsanların ortasında kolunu sallaya sallaya şiirler yazıyor.”
Ahmet Kabaklı, “Tercüman”, 8 Ocak 1958
Nesin’in Hatıraları
Düşün Yayınevi mizah edebiyatımıza yeni eserler vermekte devam ediyor. Bu defa da, Aziz Nesin’in “Bir Sürgünün Hatıraları”nı yayımladı. Prensiplerini rakısına meze yapıp içen ressam, okul arkadaşını tanımamazlıktan gelen Hoh Behçet, emniyet ve jandarma mensupları, büyük bir sadelikle anlatılan olaylar, kuvvetli bir hiciv açısından ele alınıyor. Bu arada yazar neden sürgün edildiğini de açıklıyor. (Aziz Nesin, bir zamanlar Amerika’ya fazla borçlanmayalım diye yazmış. Sürgün sebebi de buymuş.)
Ayhan Hünalp “Tercüman”, 13 Ocak 1958
Aziz Nesin’e
Son eseriniz (!) olan “Bir Sürgünün Hatıraları” adındaki kitap, sizin hayâ ve utanma mefhumlarından tamamen azade olduğunuzun en kuvvetli delillerinden biridir. Sizin için daima yüz kızartıcı olan böyle bir vakayı zahiren unutmaya ve herkesten -daha doğrusu bilmeyenlerden- saklamaya çalışmanız lazımken bu nefis (!) hatıraları bir kitap halinde neşretmeniz ancak sizin ideolojinizde ve sizin tıynetinizde kimselerin yapabileceği bir iştir ki, bu da cüretkârlığın ve utanmazlığın son haddidir.
Böyle bir kitap neşretmenizin iki sebebi olduğu gün gibi aşikâr.
1 - Kendi propagandanızı yapmak.
Bu memlekette sizin hangi kutbun şarkısını söylediğinizi bilmeden yazılarınızı okuyup sevenlerin binaenaleyh size bağlananların -kendi tabirinizce hayranlarınızın- sayısı hayli kabarıktır. Size hayran olan bu saf vatandaşlar, kalplerine zerre kadar şüphe gelmeden sizi Türk mizahının babası telakki eden bu temiz ve vatanperver okurlar, acaba zat-ı âlinizin hangi ideolojinin mensubu olduğunu, nasıl bir gaye için çalıştığını bir gün öğrenirlerse size karşı hayranlıkları kalır mı, yoksa bu hayranlık nefrete mi döner? Siz de biliyorsunuz ki maazallah böyle bir şey olursa, o hayranlarınız size verdikleri takdir numarasının sol tarafına birer eksi ilave edeceklerdir. Nitekim düşündükleriniz olmaya başlamıştır. Siz ve sizin gibilerin maskelerini birer birer düşürmeye başlayan milliyetçi mecmua ve dergilerin gayretiyle hakikate az çok vâkıf olmaya başlayan karileriniz size karşı yüz çevirmeye ve 180 derecelik dönüş yapmaya başladılar. Hatta birçoklarının içinde senelerce iğfal edilmiş olmalarından mütevellit bir hınç vardır.
İşte siz, hakkınızda menfi olarak genişleyen bu cereyanın kısmen olsun önüne geçebilmek, henüz uyanmamış olanları da bu cereyandan uzak tutabilmek için bu kitabı neşrettiniz. Bu düşüncenizde ve hareketinizde hakikaten bir bakıma haklısınız. Çünkü hatıralarınızı okuyan dürüst bir vatandaş; aklınızca Atatürk çocuklarından olduğunuzu düşünerek, “Sıkıntı çekelim ama Amerika’dan borç para almayalım” gibi samimi ve vatanperverane bir düşüncenizden ötürü hapsedilmenizi, sürgüne gönderilmenizi tasvip etmeyecek, milletlerarası müsabakalarda “Altın Palmiye” mükâfatları alan Türkiye’nin Mark Twain’i Aziz Nesin’e karşı yapılanları reva görmeyerek kalbinde hükümete ve kanunlara bir kırgınlık duyacak ve bu büyük haksızlığa (!) karşı isyan temayülü belirecektir. Ama böyle düşünenler ve içlerinden isyan edecekler kimlerdir biliyor musunuz? “Yeni Baştan’ları, Marko Paşaları, Lala Paşaları, Ses”leri bilmeyenler veyahut bilip de gene onları zevkle okumuş olan herşeyden bihaber gafillerdir. Zaten sizin de zorunuz uyanık kütle ile değil, öbürüyledir. Onlara “Şifa” diye zehir sunmak zevkine doyamadığınız bir iştir.
Bir şey daha var ki o da çok mühim; mahut kitabınızda diğer yazılarınızın aksine yavaş yavaş, mülayim, tatlı ve okşayıcı bir sesle kendinizden nefret ettirmeyecek bir şekilde ve okuyucuların üzerinde menfi bir tesir yaratmaya çalışarak gaye-i hizmetinizi belirtiyorsunuz.
2 - Kitabınızdaki ikinci hedefe gelince:
O da menfur ideolojinizin propagandasını yapmaktır. Bunu kitabınızın önsözünde gayet güzel bir şekilde açıklıyorsunuz: “Üzerinde yaşayanların hepsinin güldükleri, gülüştükleri bir dünyaya içimde sonsuz bir özlem var. Ömrümü kendi gücümce böyle bir işe harcamaktan sevinç duyuyorum.” Böyle bir dünya neresidir? diye sorulduğu vakit işaret edeceğiniz memleketi biliyorum. Ben de size Macaristan’ı işaret edeyim. Hakikaten burasının bir kısım halkı ihtilal sırasında ve ondan sonra kahkahalarla gülmüşlerdi. Nasıl mı? Bir oğlu Ruslarla çarpışırken ölen, diğer iki oğlu Ruslar tarafından elektrik direklerine asılan, gelini tank altında kalan ve nihayet altı yaşında masum kız torununa iki Rus askeri tarafından tecavüz edilen ihtiyar bir Macar kadını gözleri dışarıya uğramış, saçları darmadağınık, başını geriye atmış, elleri kalçalarında gülüyor, muttasıl gülüyor. Sizin özlemini çektiğiniz dünya bu mu?
Yıkılan Budapeşte doğumevinin enkazları altında kalan; karılarını, gelinlerini, kızlarını veyahut yeni doğmuş çocuklarını görerek gülüyorlar. Hem öyle ki, katılırcasına, bütün dünyayı kendilerine ağlatarak gülüyorlar.
Zavallı Aziz Nesin! Bu mu sizin dünyanız? Eğer siz, “bizim” dünyamızdan daha şen ve daha rahat bir dünyanın var olduğunu sanıyorsanız, aldanıyorsunuz. O dünya, ancak Allahın bize vadettiği cennettir ki, siz Allahın varlığına inanmadığınızdan dolayı oraya da giremezsiniz.
Siz, hakikaten Bursa’daki komiserin dediği gibi “yazık olmuş bir zekâ”sınız. Siz, kudretinizi kötüye kullanan bir iblis gibisiniz. Siz, Türk milletinin mukaddes inançlarını sarsmaya çalışıyorsunuz. Hızır Aleyhisselamı “Ulan Hızır, ulan Hızır neredesin?” diye çağırışınız bunun en bariz bir misalidir.
Şunu kafanıza iyice yerleştirin ki, gayelerinizde hiçbir zaman muvaffak olamayacaksınız. Bu millet asırlardan beri efendi olarak yaşamıştır. Bugün de efendidir, yarın da efendi olacaktır. Hiçbir zaman şu veya buna uşaklık etmeye niyeti yoktur. İnanmazsanız tarihe bir göz atın.
Aykut Demirel, “Toprak”, 1 Şubat 1958
Aziz Nesin’in Bir Sürgünün Anıları Adlı Eseri
Yunancaya Çevrildi
Romancı ve hikâyeci Aziz Nesin’in “Bir Sürgünün Anıları” adlı eseri, Stelyos Stohastis Yayınevi tarafından birinci hamur kâğıda basılarak yayımlanmıştır.
Stohastis Yayınevinin sözcüsü, romanın baş tarafına koyduğu kısa bir önsözde şunları söylemektedir:
“Bu kitap, Nâzım Hikmet’in “Benerci Kendini Niçin Öldürdü?” ve Sabahattin Ali’nin “Asfalt Yol” adlı eserlerinden sonra yayınevimizde Türkçeden Yunancaya yapılan üçüncü çeviri olmaktadır. Yukarda adı geçen iki kitap, Türk yazarlarının büyük acı çekmelerine karşılık, dürüst, sorumlu ve kendilerine özgü bir realizm ve hümanizma mücadelesinden vazgeçmediklerini ortaya koymaktadır. Hiçbir şey, açlık, izlenme ve baskı, Türk yazarlarını yolundan çevirememiş, dostluğa saygı göstermişler, savaşçılıklarını sürdürmüşlerdir.
Yunan okuru tarafından iyi tanınan Aziz Nesin, bilinen satirik üslubuyla, haklı ve dürüst bir davanın başarıya ulaştırılması yolunda yaptığı mücadeleleri anlatmaya ve göstermeye çalışmaktadır.”
Yüz dört sayfa kadar tutan esere, yayınevinin önsözünden başka çevirmen Stelyos Mayiopulos’un çağdaş Türk edebiyatıyla ilgili birbuçuk sayfalık kısa bir tanıtma yazısı da eklenmiştir. Kitapta ayrıca Aziz Nesin’in okura hitaben yazılmış bir de önsözü yer almaktadır.
“Yeni Ortam”, 10 Kasım 1973