

Anıları
Mum Hala II
- Yazar
- Aziz Nesin
- Eser türü
- Anıları
- İlk baskı yılı
- 2010
Günce dizisinin 1980–1995 yıllarını kapsayan ikinci cildi, Nesin’in geç dönem düşüncelerini, çalışma notlarını ve kişisel dünyasını izler. Edebiyat, siyaset, özel yaşam ve ölüm üzerine kayıtlar, eserlerinin oluşumuyla günlük yaşamının birbirine nasıl bağlandığını gösterir.
Nesin Yayınevi’nde incele
Kitaptan bir bölüm
11 Ocak 1980 Cuma Yıllık 80 ’in anmalar bölümünü düzelti için okurken düşündüm. Azçok özel yaşamı, özel ilişkileri yansıtan anılar ilginç oluyor.
Benim ölümümden sonra özel yaşamım üzerine yazılamaz. Çünkü öylesine yalnızım ki (yakınma değil, gerçekçilikle söylüyorum bunu) kimse özel yaşamımı, mutluluklarımı, acılarımı, dertlerimi, sevinçlerimi bilmiyor. Çok dışa açık gibi görünüp çok içime kapalıyım. Soğuk kadınların çapkın görünüşe, hafifliğe özenmeleri gibi.
Ek: Belki de kimseler bilmediği için kendim yazıyorum özyaşamımı Böyle Gelmiş’te.
13 Ocak 1980 Yazmamız gereken belki çok şey var. Bu benim yaşamımın dramıdır; hatta dram değil de çağımızın bize yüklediği bir tragedyadır bu... Yazamıyoruz bildiklerimizi, inandıklarımızı tastamam yazamıyoruz. Sakın korkudan, çekingeden falan sanma. Türkiye işçi sınıfına bugünkü koşullar içinde yararlı olmaz, hatta zararlı olabilir diye yazamıyoruz. Ama bu yazamamanın ağırlığını da ta içimin içinde acıyla, sancıyla duyuyorum. Yazmam gereken öyle şeyler var ki... Ne yapmalıyım bilemiyorum.
Bunun dışında bir de Türk ilerici topluluğunun dayancasızlığı var, hoşgörüsüzlüğü var. Kişiler yada kurumlar için, kendi inandıklarının dışında ters gelen hiçbir doğrunun açıklanmasını istemiyor. Doğrusu benim buna pek aldırdığım yok. Ama yazacaklarımın sınıfımın yararına mı zararına mı olacağını hep düşünüyorum. Kimi gerçekleri yazmamakla ve bundan duyduğum trajik acıyı çekmekle, gerçekten sınıfıma yararlı mı yoksa zararlı mı olduğumu da kesinlikle bilemiyorum. Yazmak mı doğru, yazmamak mı? Belki yazarsam beni coğrafya suçlayacak, belki de yazmadım diye tarih suçlayacak. Suçlansam da buna işçi sınıfımız için katlanacağım.
(Yalçın Küçük’e yazılan 13 Ocak 1980 tarihli mektuptan.)
Uçakta, 29 Ocak 1980 Salı En güzel, en başarılı ve herkese uyan makyaj, gülümsemedir.
Gezi Otel, 31 Ocak 1980 Pazartesi Otel odalarını hem seviyorum hem sevmiyorum. Sevmeyişim şundan: Genellikle yer tutumluluğu gözeterek çalışma masasın ın karşısına, duvara büyük ayna koymuşlar. Masada çalışırken hep kendimi görüyorum. Kendimden hoşnudum ama yine de kendimi seyretmek istemiyorum. Çünkü kendimi aynada gördüğümden daha genç sanırken, ayna benim güzel sanımı bozuyor.
İşte otel odasındayım ve ayna karşımda... Yaşlanmışım. Olsun varsın. Yaşlanmışım ama yine de öpüp sevebiliyorum ve coşkulanıyorum.
Vakıf, 4 Şubat 1980 Pazartesi Deneme:
Giderme İnsan soyu bir eksiğini, herhangibir açığını, kendisinde olan başka bir varlıkla kapamaya, gidermeye çalışıyor. Bilinen bişey bu.
Erkeklerin kadınları cinsellik ve sevi yönünden etkileme yöntemlerine bakacak olursak, bu eksiği kapama, açığı gidermeleri çok belirgin olarak görüyoruz. Parasız, yakışıklı olmayan, önemsiz bir erkek, örneğin kadınları zekâsıyla, aydın kişiliğiyle çekmeye çalışıyor. Kimi erkek de bilgi ve yakışıklılık eksikliğini parasıyla örtmeye çalışıyor. Eksiklerini örneğin yaşlılıklarını yada çirkinliklerini ünleriyle gidermeye çalışan erkekler de var.
Elbet kadınlar için de bu giderme söz konusu.
Konuşma ve tartışmalarda bu giderme yöntemi zeki olanların çok işine yarar. Üç dört kişi herhangibir konu üzerinde tartışırlarken o konuyu aynı kertede derinliğiyle bilmeyen biri, zeki bir insansa bu eksik bilgisini gidermek için ya konunun kendi bildiği yanına doğru tartışmayı çeker yada büsbütün bildiği bir konuya çevirir tartışmayı. Bu yöntemi diplomatların da, politikacıların da uyguladıkları bilinir. Hatta Mustafa Börklüce, Moskova’da Halklar Üniversitesinde, bu yöntemin bir derste öğretildiğini bile söylemişti. Bir konu tartışılıyor. Bilmediğiniz bir konu. Katılmanız da gerekiyor tartışmaya. O bilmediğiniz konunun bildiğiniz biyanı vardır. O yana doğru çekersiniz tartışmayı. Hiç bilmiyorsanız, bildiğiniz konuya doğru sıçratmaya çalışırsınız tartışmayı. (İleri gidilirse demagoji olabilir.)
Bu bir gidermedir; bilinmeyeni bilinenle giderme...
Kemal Tahir, Nâzım için söylemişti; Nâzım’ın bir zamanlar âşık olduğu, herkesin de bu nedenle tanıdığı bir kadın üzerine. Nâzım kadının ilgisini, kendi sahip olduğu Batı Edebiyatı, Batı kültürüyle çekmek istiyormuş. Kemal,
– Mümkün değil, diyordu, çünkü kadın daha çocukluğundan Batı kültürüyle boğulmuş. Batı kültürünü senden iyi biliyor. Katiyen Batı kültürüyle kadına orijinal gelmezsin... Etkili olması için orijinal olacaksın. Doğu kültürü... Yada Batı kültürüne doğulu olarak bakarak... Oldu Doğu-Batı bileşkesi...
Böyle söylemiş ve kendisi de böyle yapmıştı.
Giderme sanatta çok belli oluyor. İsmail Galip Arcan iyi bir oyuncuydu; en iyilerdendi denilebilir... Sahnede ellerini, kollarını, ayaklarını, hatta bütün gövdesini çok abartarak devinirdi. Sanki gövdesiyle, varlığıyla bütün sahneyi doldurmaya çalışır gibiydi. Neden? Çünkü bu aşırı devinimleriyle boyunun kısalığını gidermeye çalışırdı bence.
Gülmece en güzel giderme yoludur, güzel, kolay... Gül me ce nin özellikle alanı boldur... (Tembel öğrenciler, başaramadığını sezen oyuncular provalarda muziplik yaparlar. Bütün tiyatro muziplikleri bu çerçeveye girmez elbet.)
Ressamlara dikkat ettim. Desenleri kuvvetli olmayan ressamlar bu eksiklerini renklerle, renk cümbüşüyle kapamaya çalışıyorlar. En iyi örnek buna Bedri Rahmi’dir. (Küçükken resim yeteneği olmadığı anılarında.) Nedir çocukken resim yeteneği? İmajinasyonu kâğıda geçirmek, yani benzetmek, yani desen. Hiçbir zaman da olmadı. Salt kendi portresinin versiyonları ki onlar da bence portre bile sayılmaz. Bu eksiğini renkle, biçimle gidermeye çalışmıştır.
Şiirde de Behçet Necatigil şiir oyunlarıyla uğraşmıştır.
Şiirin kendisini yapamayan (genç yaşta, Muzaffer Tayyip ve öbürü.) şiirin işçiliğine, tekniğine, oyunlarına ağırlık vererek açığını kapamaya, eksiğini gidermeye çalışıyor.
Fazıl Hüsnü’nün bir yaştan sonra (son döneminde) yaptığı teknik üretmeler de budur bence.
Vakıf, 5 Şubat 1980 Salı Kimselere söyleyemiyorum, ne zevksiz, ne anlayışsız, ne sanattan uzak diyecekler diye korkumdan.
Şopen’le Mozart’ın müziklerini sevemedim bitürlü...
Ya sevdiklerim? Ravel... Çaykovski... Beethoven... Stravinski...
Belki de bunlar aynı yere konulamaz, biraraya getirilemez. İyi bir müzik kültürü ve beğenisi olanın, belki bütün hepsinin müziğini birden sevmesi olasılığı yoktur. Müzik kültürü olan, daha başka deyişle bir müzik duyuşu olanın birini seviyorsa öbürünü sevmemesi gerekir. Edebiyatta böyle bir ayrım yapabilirim. Ama müzikte yapamıyorum. Olsa olsa bu benim müzik kültürüm olmayışından
Farklı yayınevi baskıları













