AZİZ NESİN← Tüm eserleri
TR
Poliste kitap kapağı
İlk baskı 1967

Anıları

Poliste

Yazar
Aziz Nesin
Eser türü
Anıları
İlk baskı yılı
1967

Nesin, evinin aranmasını, kitap ve yazılarının alınmasını, gözaltında tutulduğu saatleri ve sorgulanmasını ayrıntılarıyla anlatır. Kendi tanıklığını haberler, yorumlar ve yargı belgeleriyle birlikte sunan kitap, düşünce özgürlüğünün karşılaştığı uygulamaları somut bir olay üzerinden inceler.

Nesin Yayınevi’nde incele
Poliste son baskı kapağı
Son baskı
İçindekiler
BölümSayfa
I. BÖLÜM: Yazar İçin Yayımlanmış Yazılar7
Hatırladıklarım (Zekeriya Sertel)9
Bizim Yokuş (Yusuf Ziya Ortaç)11
“Gülümseyen Savaşçı” (Mihri Belli)27
Aziz Nesin (Cemal Süreya)30
Kıymet Ölçülerimizde Ayarsızlık (Vâ-Nû)36
Resmileşen Mizah (Vâ-Nû)38
Aziz Nesin ve Sosyal Mizah (Peyami Safa)41
Aziz Nesin (Çetin Altan)43
Akşam’a Yeni Bir Yazar Geliyor (Çetin Altan)47
Aziz Nesin’in Gülmecesi (Adnan Binyazar)50
II. BÖLÜM: Olayı Bildiren Gazete Haberleri53
III. BÖLÜM: Olaya Değgin Yorumlar79
Zaptiye Kafası Planları (Çetin Altan)81
Aziz’in Yakasını Bırakın (İlhan Selçuk)84
Telgraf (Cevdet Kudret)87
Türkiye İşçi Partisi Basın Bülteni87
İcada Bakın (Atıf Sakar)89
Çetin Altan ve Ötekiler (Cevdet Perin)91
Aziz Nesin Adliye’ye Verildi91
Kanayan Bir Yara (Fikret Ekinci)92
Aziz Nesin’in Serüvenleri (Oktay Akbal )95
Demirel İstibdat Devri Açıyor97
Sövsünler Amma... (Orhan Seyfi Orhon)102
Anlayış (M. Nezihi)105
Aziz Nesin Nasıl Nezarete Alındığını Anlatıyor106
Başbakan’a Açık Mektup115
Demek Cellatlı Yönetim (Çetin Altan)123
Aziz İçin (İlhan Selçuk)126
Cumhuriyet, 17 Temmuz 1967129
Akşam, 17 Temmuz 1967130
Milliyet, 17 Temmuz 1967131
Milliyet, 18 Temmuz 1967132
“Beynini Ezerim” (Oktay Akbal)133
Hakimler ve Kanunlar (Tekin Erer)135
Şükretsin (Orhan Seyfi Orhon)137
Telgraf (ODTÜ Öğrenci Birliği Adına)140
Aziz Nesin Meselesi (Dr. Altay Pamir)141
Aziz Nesin (Mehmed Kemal)143
Dev Aynasında (Kadircan Kaflı)146
Kadircan Kaflı’nın Daha Önce Yazdıkları148
Ant, 18 Temmuz 1967150
Ant, 25 Temmuz 1967151
Nedir Bu Marifetler (Metin Toker)151
Aziz Nesin Ve Fikir Özgürlüğü (İmece)153
Varlık, 1 Ağustos 1967156
Aziz Nesin’e Açık Mektup (Nimet Arzık)157
Kim, 4 Ağustos 1967160
Ant, 8 Ağustos 1967161
IV. BÖLÜM: Aziz Nesin Poliste163
V. BÖLÜM: Kitabın Birinci Basımından Sonra Basında Yankılar211
Bu Kitabı Okuyunuz ! (İlhan Selçuk)213
“Aziz Nesin Poliste” (Türker Acaroğlu)216
Aziz Nesin Olayı (Veli Devecioğlu)217
Varlık, 15 Aralık 1967225
Ulus, 6 Kasım 1967225
VI. BÖLÜM: Yargılanma Evreleri227
Uydurma Muhbirin Raporu229
Tetkikat Zabıt Varakası231
Prof. Herbert Melzig’in Savcılığa Mektubu245
Çok Gizli Polis Raporu247
Avukat Orhan Apaydın’ın Başvurusu249
Bilirkişi Raporu252
İstanbul 2. Sorgu Hakimliği Kararı279
2. Asliye Ceza Mahkemesi Kararı281
6. Ağır Ceza Mahkemesi Kararı282
2. Sorgu Hakimliği Ekkararı284
3 Üncü Ağır Ceza Mahkemesi Kararı285
Polisçe Alınan Eşyanın Geri Verilmesi288
Eleştiriler ve yankılar

Yazar İçin Yayımlanmış Yazılar

I. BÖLÜM

YAZAR İÇİN YAYIMLANMIŞ YAZILAR

M. Zekeriya Sertel’in

Hatırladıklarım Adlı Anı Kitabından

Aziz Nesin, Babıâli’ye harbin son yıllarında gelmişti. İlk başvurduğu yer “Yedi Gün” dergisiydi. Bu derginin sahibi Sedat Simavi benim çok yakın dostumdur. Bir gün bana bu yeni kabiliyetten söz açtı ve onu Babıâli’de eşi görülmemiş değerli bir yazar olarak vasıflandırdı. Yedi Gün, Aziz Nesin için dar geliyordu. Ona daha geniş bir faaliyet sahası gerekti. Sedat Simavi, onu yanıma alıp beraber çalışmamı tavsiye etti ve şöyle dedi :

– Bu genç her türlü yazıda ustadır. İşe başladıktan sonra bir gün matbaaya inme, telefonla Aziz Nesin’in senin namına başyazı yazmasını iste. Ertesi gün çıkacak yazıyı okuduğun zaman, sen de şaşacaksın.

Bu genci bir denemeye karar verdim.

Ertesi gün odama kısa boylu ; iddiasız, otuz yaşlarında bir genç girdi. Ve kendisini, Aziz Nesin diye tanıttı. Onu ilk defa görüyordum. Zaten Babıâli’de de tanınmış değildi. Oturttum. Gazetede ne iş yapabileceğini sordum.

– Ne isterseniz...

Sedat Simavi, bana, Aziz Nesin’in mizahi fıkradan başyazıya kadar her alanda faydalı olabileceğini söylemişti. Onu en basit işten başlattım. Çalışkan, kabiliyetli bir genç görünüyordu. Birkaç gün sonra röportaj getirdi, parmağım ağzımda kaldı. Eski veya yeni hiçbir gazetecinin bu kadar kuvvetli bir röportajını okumamıştım.

Aziz Nesin’in kabiliyetlerinden birini keşfetmiş bulunuyordum. Kendisine bu sahada çalışmasını rica ettim. Bir müddet böyle geçti. Birbirinden güzel röportajlar getiriyordu.

Bir gün bana kendisini başka sahada da denememi teklif etti.

– Mesela ? dedim.

– Mesela, size fıkralar yazayım...

Ertesi gün bir fıkra getirdi. Hayret ! Bunda da olağanüstü başarı göstermişti. Sedat’ın dediği doğru çıktı. Ben değerli bir iş arkadaşı kazanmıştım.

Fakat Aziz Nesin gösterişi sevmez, sokulganlık göstermezdi. Matbaaya bir gölge gibi gelip giderdi. Onun varlığından, hemen de benden başka kimse haberli değildi.

İşte Sabahattin Ali’yle bu sıralarda tanışmış. Onunla birlikte Marko Paşa adındaki dergiyi çıkarmaya başlamışlardı.

Polis bir yandan Sabahattin’i takip ediyor, bir yandan da Aziz Nesin üzerinde baskı yapmaya çalışıyordu. Marko Paşa, bu şartlar içinde doğdu. Fakat bu dergi, mizah alanında Türk gazeteciliğinde yepyeni bir ufuk açtı. O vakte kadar mizah dergileri, Fransa’dakilerden çalma kelime oyunları, cinsi latifeler ve bayağı güldürücü şeylerden ileri gitmiyorlardı. Her dergide birbirine benzer fıkralar çıkıyordu. Artık okurlar bezmişti. Oysa Marko Paşa, sosyal ve politik meselelere dokunuyor, cemiyeti ve hayatı hicvediyordu. İktidarı, gayet ince bir zekâ ile tenkit ediyordu. Öyle parlak bir başarı kazandı ki, bütün Babıâli şaşıp kalmıştı.

Marko Paşa, satışını altmışbine kadar çıkardı. O vakit, bütün Türk basınında bu başarı, hiç kimseye, hatta gündelik gazetelere bile nasip olmamıştı. Fakat iktidarın rahatı kaçmıştı. Polis sinirlenmişti. Bu iki genç, onlarca ortalığı birbirine katıyorlardı. Savcılık ilk fırsatta bir vesile bulup Marko Paşa’yı kapattı. Onlar, Merhum Paşa adıyla yayınlarına devam ettiler. Savcı onu da kapattı. Onlar bu defa dergilerine Malum Paşa adını taktılar. Polis artık bu kadarına dayanamadı. Bu gençler, iktidarla alay ediyorlardı. Buna alışılmamıştı. En iyisi, işi kısa yoldan kestiler, derginin çıkmasına engel olamayacaklarını anlayınca, bir sebeple Sabahattin ve Aziz Nesin’i tevkif ettiler. Böylece Marko Paşa’nın çıkmasını önlediler ve bu gençlerin ağızlarını kapadılar.

Yusuf Ziya Ortaç’ın

Bizim Yokuş Adlı Kitabından

Satırbaşı... Yok, yok, o satırbaşı değil, o bir bölüm başıdır : Mizah edebiyatımızda bir bölümbaşı... Sonra ? Size bir fıkracık anlatayım. Ünlü Fransız kemancısına :

– Siz, demişler, çağımızın başta gelen değerisiniz, erişilmez değeri... Birinci keman !.. Acaba ikinci kimdir ?

Hazin, acı bir dudak büküşle cevap vermiş :

– İkincilik, üçüncülük, dördüncülük açıktır... Beşinci falanca gelir !

Aziz Nesin, o gururu bile geride bırakmış güçlü mizahçı da böyledir. Sahiden nice güzel yararlarımız, ince yazarlarımız var. Ama hepsi Aziz Nesin’den sonra.

Galiba ilk hikâyesi bizde çıkmış : Yirmiiki yıl önce açtığımız bir yarışmada birinciliği kazanarak.

Ondan sonra hep birinci... Yalnız Türkiye’de mi ?.. Bordighera’da yapılan milletlerarası yarışmaya da iki kere girdi ve bayrağımızı, Fransızları, İtalyanları, Amerikalıları arkada bırakıp başta koşturdu !

Aziz Nesin’i Bizim Yokuş’ta yıllarca görmedim. Marko Paşa’yı çıkardı : Tek parti günlerinde, cesareti aşan yazılar yazarak... Bunlar, siyasi mizahın acı yemişleridir.

Sonra, çilelerle dolu yıllar geçirdi... Nasıl geçirmesin ? İsmet Paşa o zaman ortanın solunda değildi ki !..

O çileli günlerini hiç bilmiyorum Aziz’in. Birbirimiz için iki yabancı insan bile değildik, iki meçhul şeydik !

Biraz eskiye döneyim, şöyle onüç yıl kadar geriye... Sene 1952... Akbaba ile aramıza giren politika karakedisini ürkütmüş, yeniden Bizim Yokuş’a gelmişim.

Ne yazar kalmış, ne çizer... Yirminci yüzyılın Hezarfen’i Zahir Güvemli tek yardımcım. Hikâye yazıyor, eh, hikâye

mikâye... Röportaj yazıyor, eh, röportaj möportaj... Şiir yazıyor, eh, şiir miir...

Heveslilerden yazılar geliyor arasıra... Evlere şenlik ! Bir tanesini okudum mu, öyle tiksinti geliyor ki edebiyattan, iki üç gün yazı yazamıyorum.

Bir gün bizim Yazıişleri Müdürü Selami geldi iyimser gülerek. Elimde bir iş vardı. Gözlüğümün üstünden baktım yüzüne :

– Hayrola üstad ?

Elindeki kâğıtları uzattı :

– Güzel bir hikâye... Okuyunuz da başlığını yaptıralım...

– Kimin ?

– Bir gencin... Tanımazsınız !

Tekrar başımı önümdeki işe indirdim :

– Okumam... Meçhul imzaların yazılarını okumaktan usandım artık...

Sesi yalvarış olup âdeta :

– Vallahi güzel... Mutlaka beğeneceksiniz... Rica ederim okuyunuz !

Yalnız hikâyeden değil, Selami’den de kurtulmak lazım :

– Peki, dedim, okurum... Elimdeki şu iş bitsin de... Selami çıktı, işim bitti ve meçhul gencin hikâyesini okumaya başladım.

Aman efendim aman... Aman bayım aman... Ne hikâye be !.. Hop oturup hop kalkıyorum yerimden !

Zile bastım, Selami geldi :

– Harika, dedim... Harika !.. Hemen matbaaya gönder, dizilsin... Önümüzdeki sayıya yetiştirelim. Ahmet Beye söyle, iyi para verilsin... Heveslendirelim çocuğu !

Ertesi hafta iki hikâye daha getirdi Selami : Yine onun diye...

İki hikâyeyi iki solukta okudum. Sonra, parmağım tekrar zile uzandı, Selami tekrar odama geldi.

– Kim bu genç ?..

Gerdanı gömlek yakasına dökülerek,

– Tanımazsınız... Edebiyat heveslisi bir çocuk ! Gözlerimi açtım, kaşlarımı kaldırdım, sesimi kesinleştirdim :

– Olmaz Selami, dedim, olmaz böyle genç... Olmaz böyle çocuk... Olmaz böyle hevesli !

Mizah edebiyatının bütün ustalarını kafamdan geçirmiştim : Ne Ercüment Ekrem, ne Refik Halit, ne Reşat Nuri... Hiçbirinde bu çap yoktu. Hikâyenin konusu ile, hikâyenin kuruluşu ile, hikâyenin akan Türkçesi ile başka şeydi bu...

Selami, baktı olacak şey değil, fısıldadı :

– Aziz Nesin !

O kadar zamandır adı işitilmiyordu ki, yeni, eski bütün şöhretleri birer birer düşünmüş, tartmış, yalnız onu hatırlayamamıştım bir türlü...

– Aman, dedim, bul, getir bana...

Selami alt dudağını büküp başını dikti :

– Gelmez...

– Neden ?

– Gelmez işte... Malum ya, duyulmasını istemiyor ! Hakkı vardı elbet, tek partiden de, çift partiden de çekmediği kalmamıştı ki...

Ama zorladım, ama dayattım, ama kestim attım :

– Mutlaka getireceksin... Mutlaka konuşacağım... Mutlaka... Kaçınacak adam mıyım ben ?

Kışa yaklaşan bir gündü. Aziz Nesin geldi : Ürkek, utangaç, isteksiz... Hatta güvensiz... Öyle yılmış ki insanlardan !..

Son derecede sevinerek karşıladım kendisini. Oturmadı, ilişti koltuğa...

– Kahve, çay... dedim.

Çay tiryakisi olduğunu bilmiyordum henüz.

– Çay, diye fısıldadı.

Çaylarımızı karşılıklı içmeye başladık. Onu övüyordum. O yazılardan imza esirgenir miydi hiç ?.. Kimden korkuyordu ? Kimden çekiniyordu ?

Yavaş yavaş iliştiği koltuğa oturdu. Çayları yeniledik. Her biten sigaradan yenisini yakıyordu.

– Koymayalım imza, koymayalım...

Çok görmüş, çok geçirmiş Aziz kendi adından korkuyordu...

Ona emniyet, ona cesaret vermek için bir kahkaha çatlattım :

– Kimden korkacağım Aziz Bey ?.. Neden korkacağız Aziz Bey ?.. Niçin korkacağız Aziz Bey ? Ben sizin imzanızdan değil, Türk edebiyatını, Türk mizahını bu güzel hikâyelerden yoksun bırakmaktan korkarım... Onları yaymamaktan, onları okuyucularımıza vermemekten korkarım !*

Gözlerinde şüphe kalmamıştı. Yüzünde belli belirsiz bir yumuşama vardı. İnanmaya, güvenmeye başlamıştı bana... Hayır, bana değil kendisine.

Birkaç kere gitmeye niyetlendi. Oturttum. Son davranışında, eli elimde sordum :

– Devamlı bir işiniz var mı Aziz Bey ?

Ne sevimli, ne çocuksu bir yüzü vardı : Yanaklı yanaklı... Kapkara, sık kuvvetli saçlar, çekik badem gözler... Dudakları belli belirsiz gülümsedi galiba :

* Merhum Yusuf Ziya Ortaç’ın, aradan zaman geçmiş olduğu için, anılarında unutkanlıkla bazı yanılgılara düştüğü görülüyor. 1952 yılında Akbaba’da çalışmaya başladım. Derginin yüzde seksen oranında yazılarını ben yazdığım halde, hiçbir yazım imzamla çıkmıyordu. 1952’den, 1956 yazında İtalya’daki yarışmada birincilik alana kadar, Akbaba’da Aziz Nesin imzası çıkmamıştır. Yusuf Ziya Ortaç’la aramızda, yukarıdaki konuşma geçmiştir ; ama imza konusunda değil, yazma konusunda. Sayın Ortaç’ın üstelemeleri karşısında yazmaya başladım. Ortaç, bana Akbaba’da yazdırabilmek için, Vali’den, Başbakan’dan ve daha birçok yerlerden, benim bilgim dışında, izinler almıştır. Sanki bir özel dergiye yazılar yazacak değil de, büyükelçi atanıyormuşum gibi... Akbaba’ya bağlanmam, iktidarın işine geliyordu. Merhum Yusuf Ziya Ortaç’ın, beni Akbaba’ya alarak, ikinci kez basına girişimi sağlamasını, unutulmaz bir iyilik saymaktayım. – A. N.

– Yok.

– Benimle çalışmak ister misiniz ?

Evet, diyecekti. Ama iyi gönlü razı değildi bir türlü. Polisin fişlediği adamdı. Ya bir zararı dokunursa bize ?..

Yine gülerek, yine şakalaşarak onun kuşkusunu giderdim. Oda hazırlandı, masa, koltuk, sigara tablası, kâğıt, kalem... Buyur ettik Aziz Nesin’i makamına !

İlk işim İstanbul Valisine telefon etmek oldu :

– Aziz Nesin’i Akbaba kadrosuna aldık... Sayın valimizin bilmesini isterim...

Sayın vali, Profesör Fahrettin Kerim Gökay’dı. Bir kültür adamı sevinci ile karşıladı verdiğim haberi :

– Çok memnun oldum, dedi, yalnız, hükümete de haber ver...

Ankara’yı aradım, Başbakanı buldum ve birkaç cümle ile övdükten sonra, Aziz Nesin’in Akbaba ailesine katıldığını söyledim.

Adnan Menderes, pek keyiflendi bu haberden :

– Onun Akbaba’da imzasını görmek bizi sevindirir, dedi, kendisine lütfen selamlarımı söyleyiniz, gönül rahatlığı ile güzel yazılarını yazsınlar !

Elliüç yıldır bu parmaklar kalem tutuyor. Kırküç senedir Akbaba’yı çıkarıyorum. Bunca yılın bütün ünlü yazıları sayfalarımızda yer aldılar. O bir eşi yetişmemiş Ercüment Ekrem’ler, o bir benzeri yetişmemiş Osman Cemal’ler, o Reşat Nuri’ler, o Mahmut Yesari’ler... Hiçbiri, hayır hiçbiri değil, hepsi birden bir Aziz Nesin olamaz !

Kalemi aldı mı, yazmayacağı, yazamayacağı şey yoktur Aziz Nesin’in : Hikâye, roman, fıkra, taşlama, yerme, alay, kalay !

İtalya’ya gitmiştim. Bir sabah, Roma’da kaldığım Grande Hotel’de kahvaltı yaparken telefon çaldı. Yalnız çalmadı, açınca Türkçe konuştu : Münir Hayri Egeli idi karşımda...

Cine-Cita’da rejisörmüş. Yıllar yanıltmıyorsa “Cem Sultan”ı çevirtiyordu. Bir otomobille İtalyan Hollywood’una gittik...

Orada gördüklerimi yazmıştım küçük küçük... Bir gün Çorum’dan bir mektup geldi, bir genç kız mektubu. Adı Meral’di bu kızın. Liseyi bir ay sonra bitiriyordu. O yaştakilerin tatlı hayalleri içindeydi. Benim Roma mektuplarımı okumuştu. Münir Hayri’ye yazacak, Cine-Cita’ya gidecek, beyaz perde yıldızı olacaktı.

Bir iyilik istiyordu benden. Bu iyilik, Münir Hayri’nin adresiydi.

Kendisine cevap yazdım, tatlı acı karışık bir cevap : Bir iyilik edecek ve Münir Hayri’nin adresini vermeyecektim ona !

Mektubuma karşılık geldi Meral Hanımdan : Teşekkür ediyordu. O da hevesinin çocukça olduğunu anlamıştı. Ama şimdi başka bir isteği, ciddi bir isteği vardı : İstanbul’a gelmek !

Daktilo biliyordu, tashih biliyordu, vilayet gazetesine yazılar yazmıştı, matbaa havasını biliyordu.

Peki, dedim ve Meral, bavulu elinde geliverdi bir gün ! Güzel, sevimli bir kızdı. Elmacık kemikleri çıkık, şahsiyetli bir yüzü, zeki bakışları vardı... Müessese müdürümüz Ahmet Koçer’in odasına bir masa, bir yazı makinası koyduk ve Meral’i oturttuk. Bizim Ahmet Bey eşi az bulunur insandır : İyi kalpli ve tertemiz ahlakıyla... Onun odasında Meral sigortalıydı !

Meğer ben Çorum’dan Akbaba’ya sekreter değil, Aziz Nesin’e gelin getirmişim : Üç, beş ay içinde anlaşıp evlenmeye karar vermesinler mi ?

Mizah edebiyatındaki yaklaşılmaz başarıları dışında pısırığın biri olan bizim Aziz bunu nasıl becerdi, hâlâ şaşarım...

Yüzük yaptıracaklar, ev tutacaklar ve eşya alacaklardı taksitle ! Bu “taksitle”yi bir mizaç işareti olsun diye yazdım : Bizim Aziz Nesin taksitle alışverişe bayılır... Hani evde iki buzdolabı

var diyelim, eğer bir açıkgöz çıkar da taksitle teklif ederse üçüncüyü bile almak ister ama korkusundan alamaz !

Meral, hayatında yalnız kocasını taksitle aldı... Anlatayım : Ben 1923’ten beri her yaz Büyükada’ya giderim. Anadolu Kulübünde birkaç ay, yemek lafı etmeden, hizmetçi suratı çekmeden yaşamanın mutluluğunu tadarız. Haftada üç gün inerim Akbaba’ya... Ama iş çok olursa, bir gece apartmanda kalır, ertesi sabah erkenden masamın başına koşarım... O yaz da öyle olmuştu bir gün... Şehirde kalmıştım, geç saatlerde Köprüyü yürüyerek geçtim, erguvanlaşan Haliç’i seyrederek... Beyoğlu caddesi sinirliydi o akşam : Ellerinde bayraklar, Atatürk’ün resimleri, öfkeli insanlar, ellişer, yüzer kişi el ele, omuz omuza Taksim’e doğru akıyorlardı. İtfaiye arabaları dizilmişti yol kenarına, atlı polisler dolaşıyordu nal şakırdatarak...

Abdullah Efendi’de hafif bir yemek yedim. Apartmana gidip yatacaktım hemen... Bir de sokağa çıktım ki, vay, vay, vay... Ana baba günü : Vitrinler taşlanıyor, camlar kırılıyordu.

Ne otomobil vardı, ne otobüs. Kıyıdan kıyıdan, duvarlara sinerek yürümeye başladım.

Harbiye’ye geldim ki, yol kesilmiş. Süngü takmış bir asker önledi adımlarımı :

– Yasah !..

Gece... Dur, durulmaz. Dön, dönülmez. Bütün sıcaklığımla baktım karşımdaki yağız delikanlıya :

– Oğlum, bende yıkıcı, kırıcı, çapulcu suratı var mı ?.. Nah, işte evim... Şu, soldaki ağacın yanında... Oraya gidiyorum... Kapıyı açıp gireceğim içeri...

Esmer yüzünde beyaz, iri dişleri öyle tatlı, öyle iyi güldü ki...

– Peki amca, dedi, geç...

Ertesi sabah, kaldırımlara serilmiş kumaşlar üstünde dönen tekerlekle Akbaba’ya geldim.

Aziz Nesin yoktu. Akşam, onu görmeden döndüm Ada’ya.

Ertesi gün telefonla aradım, gelmedi dediler. Daha ertesi gün haber aldık : Aziz Nesin’i tevkif etmişler !

Neden ? Niçin ? Niye ?.. Nedeni, niçini, niyesi yok... Mademki adı polisin defterine geçmiştir ve mademki hükümet suçlu arıyordur, ona : “Sen bir kere gel” diyeceklerdi !

İşte 6-7 Eylül için de suçlu aramaya çıkınca böyle yapmışlar, gel demişlerdi ona...

Son derece üzgündüm bu çirkin haksızlığa... Hiçbir şeyden haberi yoktu Aziz’in. Kalbi, yeni bir ev kurmanın çocuksu sevinci içindeydi. Tatlı yarınlar düşünüyordu. Çorum’dan getirdiğim gelinle geçirecek... O gün benimle beraberdi akşama kadar Akbaba’da...

Bir eski subaydı... Bir eşsiz yazardı. Bir yaralı adamdı. Her şeye layık ama layık olduğu hiçbir şeye kavuşamamış bir yaralı adam !

O, Türk mizahına şaheserler veriyordu. Ama onun da babası olan devlet baba ona hür insan olmak hakkını bile vermiyordu.

Haberi olmadığı bir ayaklanmadan, en kolay suçlu diye onu yakalıyordu polis... Onu tıkıyorlardı deliğe !

Aman ne delik, ne ıslak, ne karanlık delik !

Bir kurtarma yolu bulabilir miyim diye sağı, solu yokladım, nafile... Sıkıyönetim vardı İstanbul’da, bütün kapılar kapalıydı.

Bir gün mektup aldım Aziz’den. Ateş olsa bu kadar yakmazdı insanı : Benden iki altın halka istiyordu, bir ziyaret gününde, tel örgü arkasından Meral’le nişanlanmak için !

Aradan aylar geçti, iki ay, üç ay, dört ay...

Nihayet bir gün Namık Argüç Paşaya telefon ettim, kendisini ziyaret ricasıyla.

Galiba Davutpaşa kışlasındaydı. Pek nazik karşıladı beni. Emireri kahve getirdi. Havadan, sudan konuştuk bir süre... Sonra, yüzüm, sesim, tavrım son derece ciddi, sordum :

– Paşam, beni tanır mısınız ?

– Elbet, dedi, her hafta okurum, her hafta...

– Bana inanır mısınız ?

Belli belirsiz bir durakladı :

– İnanırım...

– Öyleyse ben size söyleyeyim ki Paşam, dört aydır zindan hayatı süren Aziz Nesin’in 6-7 Eylül olaylarından hiçbir haberi yoktur.

Sesi tok, yüzü sert, elini masaya koydu :

– Size söz veriyorum, şimdi dosyasını getirtip okuyacağım...

Sözünde durdu general Argüç, getirtti, okudu ve beni ertesi gün, vilayet karşısındaki jandarma dairesinde kurulan sıkıyönetim mahkemesine şahit çağırdılar. Önce yemin ettim, sonra bildiklerimi söyledim... Daha sonra Aziz kurtuldu !*

Ama hemen eklemek isterim : Ben gitmesem de, söylemesem de kurtulacaktı elbet. Belki bir gün, belki bir hafta sonra...

Aziz’in hürriyeti uzun sürdü sanmayınız : Cezaevinden çıkar çıkmaz nikâh evine koştu ve dünya evine girdi.

Gözümle görmedim ama onu sık sık, önünde önlük, mutfakta hayal ediyordum : Ya pilav pişirirken, ya çay demlerken... Nedeni şu : Meral, öyle salon hanımı, sinema hanımı, kuaför hanımı olmadı. Nikâh kapısından çıkar çıkmaz üniversite kapısından girdi hemen...

Aman Allahım, o ne güzel inat, o ne gevşemez güç... Bir yıl, iki yıl, üç yıl, dört yıl ve... Ve bitirdi Edebiyat Fakültesinin sosyoloji-felsefe bölümünü...

Bu arada, iki de oğlan çocuk doğurdu bu hamarat öğrenci !

* General Argüç konusunda küçük bir açıklamada bulunmak gereğini duyuyorum. Yusuf Ziya Ortaç, elbet, bu olayın içyüzünü bilemezdi. “Böyle Gelmiş Böyle Gitmez” adlı anılar kitabımda, sıra 6-7 Eylül olaylarına gelince General Namık Argüç için açıklamalarım olacak.

Akşamüstü, üniversite dönüşü bize uğrardı her hafta : Yazı getirir, mektup getirir, selam getirir... Sorardım :

– Aziz nerede Meral ?

İkinci mana veremeyeceğiniz ağır, ciddi bir gülümseyişle :

– Evde, derdi... Okuyor, yazıyor.

Bir yaz günü evlerine uğradım : Kısa gömlek, kısa şort giymiş, kitaplara, gazetelere gömülü, çalışıyordu...

Tanrı korusun, sağlam yapılıdır Aziz. Öyle cam açılınca aksırmak, kapı aralanınca öksürmek gibi nazlılıkları yoktur. Başladı mı çalışmaya, haftada bir kurulan saatlere benzer, durmak bilmez !

Onun bir yayınevi olduğunu duymuşsunuzdur elbet : Düşün Yayınevi. İyi bulmuş bu ismi : Bizim Yokuş’a tırmananlar ya düşünür, ya kaşınır !

Kendi kitaplarını kendi basıyor. Araya birkaç başka imza da karıştırdı ama pek parlak netice almadı sanırım.

Beş altı ay süren ilk ve şimdilik son gezisini yaparken, işleri karısına bıraktı...

Gelin kulağınıza fısıldayım : Aziz Nesin akıllı geçinir ama inanmayın... Kâğıdı veresiye alır, kazıklanır... Kitabı veresiye dizdirir, bastırır, kazıklanır... Hani bastığı eseri kendisinden de veresiye alıyorsa, mutlaka onda da kazıklanır !

İlk mektubunda bana :

“Aman, Meral parasız kalmasın... O utanır, istemez... Siz zorla verin” diyordu.

He heeeyyy. Meral öyle zora gelen takımından mı ? Ne zaman para desem, katı katı gülümsedi :

– Hayır, ihtiyacım yok... İşleri düzelttim... Ben borçtan korkarım !

Seyahatten dönünce, Aziz’i eve kapadı galiba : İstanbul’a haftada bir, pazartesileri iniyor... Ne zaman telefon etsem, iş başında dişi diktatörü buluyorum !

Aziz Nesin için komünist derler.

Sayın okurlarım, ben size yanlış yazabilirim ama yalan yazmam... Bilmiyorum !

Bunca yıldır beraberiz. Her konu üstünde konuştuğumuz, tartıştığımız, birleştiğimiz, ayrıldığımız oldu. Ne sözlerinde, ne yazılarında beni kuşkulandıracak böyle bir eğilim sezmedim...

İki insan yaşar onun varlığında : Biri subay Aziz Nesin, öbürü şair, sanat âşığı, güzel sevdalısı, gönül adamı Aziz Nesin... Kılıç gibi bükülmez karakteri, kaya dayanıklılığı onun değişmez asker yönüdür. Çocuk yüzü kadar güzel, ince, insana öpmek, okşamak isteği veren yönü de o eşsiz yazarlığı...

Aziz Nesin’i, ben bu sınır dışı aylarında daha iyi tanıdım, bana yazdığı mektuplardan.

Bu özel mektuplardan – onun iznini almaksızın – size parçalar aktaracağım. Siz de daha yakından, daha içten tanıyacaksınız onu.

Birinci Mektuptan :

Berlin, Wipersdorf, 21 Mayıs 1965

Ziya Bey... (Sayın diye yazsam gücenirsiniz !)

Biliyorum, Almanya’ya gittiğimi duyunca telaşlanmışsınızdır. Roman ne olacak diye ?.. Hiç merak etmeyin, her şey yolunda yürüyecek...

Ben, uçak biletinin gelmesi daha bir hafta sürer sanıyordum. Oysa Akbaba’dan ayrıldığım gün, Berlin’deki İstanbul’daki SAS’a biletimi ayırmaları için telgraf çekmişler. O gün salıydı, öğleden sonra. Çarşamba günü de uçak vardı. Çarşambadan sonraki uçak pazartesi. Onunla gitsem kongreye geç kalacaktım. Bilet aldım, doğru eve... Ne yaptım, biliyor musunuz ? Sabaha kadar masamın başında “Tek Delik”le uğraştım, ömrümde bir kere Avrupa’ya gideceğim günün gecesi yapılacak iş mi bu ?.. Ama

sorum duygusu, Akbaba’ya sevgimden, işime saygımdan, sabaha kadar romana çalıştım.

Şimdi siz roman gecikecek diye, sakın ola ki, merak etmeyin. Romanın size verilenden geri kalan bölümlerini yanımda getirdim. Burda onları düzelteceğim, sonunu da yazacağım, göndereceğim. Zamanından çok önce, tümü, kesinlikle elinize geçecek. Ama ölürsem, o başka...

Ne yapalım ? Ölüm, birçok yazarın eserlerini yarıda bıraktırmış !

Ancak romanın sonunu eski Türkçe göndereceğim. Buradaki daktiloların klavyelerine alışamıyorum.

Berlin’deki Uluslararası Yazarlar Kongresi çok muhteşem oldu. Elliiki ülkeden ikiyüzelli yazar geldi. Aralarında çok ünlü, büyük sanatçılar, şairler, romancılar vardı. Bir ülkeden tek kişi olarak gelmiş bir bendim : Bir Türk, bin gâvura bedeldir evvel Allah...

Ben şimdi Berlin’e doksan kilometre uzakta, bir köydeki şatodayım. Kutsal kitapların cennet dedikleri yer burası olacak. En sonunda cennetin adresini buldum !

Ormanlar, parklar içinde bir şato... Parklarında heykeller dolu... Bir yanı göl... Kuş sesleriyle uyanıyorum. Ama neye yarar ? Ben bu cennetin içinde yaşamıyorum ki... Cehennemimi yanımda, beraber getirmişim : Gece gündüz çalışmak zorundayım ! Çalışmasam bizim evdekiler ne olacak ?..

İkinci Mektuptan :

Otel emrimde, tercüman emrimde, otomobil emrimde... Burda krallar gibi yaşıyorum. Yok, yok, Aziz Nesin gibi yaşıyorum, kralların kıçına tekmeyi çoktan atmışlar !

Üçüncü Mektuptan :

Ziya Bey, 18 Ağustos günü Moskova’dan uçakla Sofya’ya geldim. Meral ve iki küçük oğlum havaalanında beni karşıladılar. Sürpriz oldu. Çünkü on gündür, Sofya’da beni beklediklerini bilmiyordum.

Çok yorgundum. Onun için, ertesi günü Varna’ya geldik. Deniz kıyısında bir dinlenme evindeyiz.

Çok canım sıkılıyor. Sebebini anlatamam, ne size, ne başkasına... Her insan kendi dramını yaşıyor. Ama benim dramım Dante’nin cehenneminden beter.

1 Eylül’de Sofya’ya döneceğiz. 2 Eylül’de Bükreş... Bükreş’te bir piyesim oynuyor...

Ne tuhaf, yer olarak İstanbul’u henüz özlemedim. Ama insanları çok özledim, nasıl özledim, anlatamam ki... Sevmediklerimi bile özlüyorum !

Dördüncü Mektuptan :

Beş ay gezdim, dönünceye kadar altı ay olacak. Buralarda İstanbul’dan daha çok çalıştım. Her gazete, her dergi yazı istiyor. Sonra radyo konuşmaları, televizyon konuşmaları... Akbaba’nın yazıları... Resmi konuşmalar, konferanslar...

Galiba bana hiç dinlenmek yok. Oysa ne güzel yerler gezdim. Romenler Köstence’de Mamaia adlı turistik bir yer yapmışlar : Allah Allah ! Allah Allah !.. Cennet başka türlü olamaz. Kaç para eder, ben içimdeki cehennemi her yere taşıyorum. Her şeyim var, yalnız huzurum yok.

İnanınız, bazen gerçekten ölümü özlüyorum. Niçin, biliyor musunuz : Dinleneceğim diye... Ama bu dinlenmeden de haberim olmayacak ki...

Yazılarımla, davranışlarımla, her şeyimle, herkesin mutlu olması için çalıştım. Ama kendim mutlu olamadım. Yalnız, beğendiğim bir eser yazınca çok mutlu, sahiden mutlu oluyorum. O da o kadar az ki... Böyle eserler huzur içinde yazılabilir ancak. Nerde bu namussuz huzur, dünyanın neresinde ?

Rıza Tevfik’i yıllar eskitemedi. Hâlâ okunan, hâlâ sevilen şairdir.

Uçun kuşlar uçun doğduğum yere,
Şimdi dağlarında mor sümbül vardır.

Bu iki mısraı, daha bir ay önce, bir gurbet akşamında bir hanımefendiden dinledim...

Hastayım, yalnızım, seni yanımda
Sanıp da bahtiyar ölmek isterim !

Mahmur-u sevdayım cam-ı lebinden
Kanıp da bahtiyar ölmek isterim !

dörtlüğü, sık sık dudaklarımda dolaşır... Neden ?

Çünkü Rıza Tevfik şairdir, sahiden şairdir, son şair. Ama o, şairliğini küçümser, filozofluğu ile övünürdü. Çünkü ciddi olmak kaygusunda idi o tatlı, o şakrak adam.

Tevfik Fikret’ten bize kalan nedir ? Edebiyatımızın temel taşı bir “Rübab-ı şikeste” ve unutulmaz bir “Halûk’un Defteri” değil mi ?

Hayır, Fikret, tablolarını şiirlerinden çok sever, şiirlerinden çok beğenirmiş !

Recaizade Ekrem Bey de böyledir : Piyanoda “Üsküdar’dan gelir iken aldı da bir yağmur”u çalan parmaklarına hayranlıkla bakar ve müzisyen olacağına, şair olduğuna üzülürmüş !

Bunlardan daha şaşacağınız var : Yahya Kemal, diplomatlığını, şairliğinden üstün tutardı !

Bu eski şöhretlere katacağımız en yeni şöhretimiz Aziz Nesin’dir. Onun da bütün çabası, bütün isteği, ağır, ciddi bir yazar olmak...

Mizah edebiyatımıza tek imza ile bir şaheserler kitaplığı veren bu üstün yaradılışın kendi yayınevine yakıştırdığı isme bakınız : Düşün Yayınevi !

O, iki birincilik aldı. Bizim Dil Kurumundan değil, milletlerarası sanatçılar kurumundan, iki dünya birinciliği... Bu birincilikleri, palavra makaleler birinciliği sanmayınız, palavraya asla gelmeyen, iki hikâye birinciliğidir, iki mizah hikâyesi...

Aziz Nesin, yaptığı işin, başardığı işin ne kadar büyük, ne kadar ağır, ne kadar ciddi olduğunun farkında değil...

Makalelerle söyleyecek düşünceleri olduğunu sanıyor. Bilmiyor ki, düşüncelerinin hepsini unutulmaz hikâyelerinde yaşatmaktadır. Hiçbiri hatırlanamayacak makalelerinde değil...

Ama Aziz’in asıl büyük acısı, kendi toprağında, kendi milleti arasında suçlandırılması, kötülenmesidir sanırım.

Bunun içindir ki bana yazdığı mektuplardan birinde, “Herkesin mutluluğu için çalıştım” diye yakınıyor bu mutsuz adam !

Aradığı saygıyı, beklediği sevgiyi, umduğu ilgiyi, sınır dışı ülkelerde yabancılardan gördü. Bunu anlatırken, sesi öyle buruk, gözleri öyle içinden yaşlı idi ki...

O, Türkiye’de yalnız üç yerden yakınlık gördü : Biri okurlarından... Ama bu yakınlık, sağdan soldan gelmiş mektuplar ve gönüllerde gizlenmiş sevgilerden öteye gitmez. Öbür iki yakınlık, ya Emniyet Müdürlüğünün yakınlığıdır, ya Sıkıyönetimin !

Erişilmez mizahçımız ve eski Türk subayı Aziz Nesin’in portresini, Akbaba’nın 2 Ağustos 1965 tarihli sayısından aldığım satırlarla tamamlayayım :

Sevgili okurlarım ! Bu mektubu size Helsinki’den yazıyorum. Finlandiya’nın başkenti Helsinki’de Dünya Barış Kongresi

toplandı. Yüziki ulustan binaltıyüzden çok delege var. Her ulustan en az sekiz, on delege... Türkiye’den ben yalnızım. Ama Türk bayrağı, yüziki ulusun bayrağı arasında dalgalanıyor.

Bayraklara bakıyorum : En güzel dalgalanan bizimkisi... Artık bizim bayrak mı güzel dalgalanmasını biliyor, yoksa bana mı öyle geliyor, orasını anlayamadım. Ama hiç şüphe yok, rengiyle, biçimiyle, boyutuyla, bizim bayrak, bütün bayrakların en güzeli !

İşte, sevgilisinin parmağına nişan yüzüğünü tel örgü aralığından takan Aziz Nesin !

“Gülümseyen Savaşçı”

Mihri Belli

Houdhon’un ünlü yapıtı, koltukta oturan Voltaire heykeli bende, salt artistik diye nitelendiremeyeceğimiz bir etki bırakır. O heykelde büyük Fransız’ın dişsiz ağzıyla bir gülümseyişi vardır. “Hakkınızdan geleceğim” der gibi, kısılmış alaycı gözlerle çağının gerici güçlerini süzer sanki. Bu kendine güvenen savaşçının gülümseyişidir. İnsanca saymadığı davranışlar karşısında öfkeye kapılmadan, serinkanlılığını yitirmeden savaşı yürütebilmenin gülümseyişi...

Feodal düzene karşı ideolojik savaşta Voltaire, hiç şüphe yok ki, örneğin bir Rousseau kadar tutarlı değildir ama en az onun kadar etkili olmuştur. Çağının sömürü düzenine karşı bu etkililiği, düşün savaşı ile mizahı, hicivi birleştirmekte gösterdiği ustalığın sağladığını söyleyebiliriz.

Koltuğunda oturan ihtiyar Voltaire, sanki insana, “Öfkelenme” demektedir, “güçlü olan sensin, seninkilerdir, tarih tekerleğini ileriye döndürmeye çalışanlar. Güçsüz olan onlardır, tekerleğin dönüşünü durdurmak isteyenler. Tarih ölüme mahkûm etmiştir onları. Yenecek olan sizsiniz. Yeter ki savaşı, benim gibi gülümsemeyi dudağınızdan eksik etmeden yürütebilesiniz.”

Az kişi bu öğüde uyabilecek güçtedir. Ve mizah, hiciv ustası Aziz Nesin bunlardandır. Aziz Nesin’in örgüt adamı yanı, uyarıcı yanı, yazar olarak öteki yanları üzerinde burada durmuyorum. Bunlar da üzerinde durmaya değer ; ama bence bunlardan çok, Aziz’in “gülümseyen savaşçı” kimliği önemlidir. En güçlü yanı bu kimliğidir.

Aziz Nesin çağının iğrençliklerini görebilen, bunları kendi etinde en derinden duymuş olanlardandır ve gülümsemesini

yitirmeden bunlara karşı durabilenlerden. Kendi etinde derken yalnızca beş yıllık hapisliği, sürgünleri, ardı arkası kesilmeyen tutuklamaları, Babıâli boykotlarını düşünmüyorum. Yüzün karşısındakilere çevrili iken sırttan ve yanlardan yenen muşta darbeleri de var.

Kurallarını sömürücülerin çizdiği bu toplumda emekçi halktan yana yazarın, dirsekleriyle ite kaka kendine yer edinmesi, sınırlı da olsa bir yazma özgürlüğünü elde etmesi kolay iş değildir. Yazma özgürlüğünün, gerçek yazar için, nefes alma özgürlüğü gibi bir şey olduğunu da göz önünde tutalım. Ve bu dirsek kavgasında her zaman omuz doğrusu gidilemiyor. Kimi durumlarda, bir Yusuf Ziya Ortaç’ın haftalığında da yazı yazmak gerek. Ama Aziz Nesin davanın özünden taviz vermeden gerçekçi olabilenlerdendir. O hemen her satırı ile sömürü toplumunun çürümüşlüğünü göz önüne serer. Aziz’in sık sık belirttiği bir gerçeğin, mizahın en ciddi bir konu olduğu gerçeğinin en inandırıcı kanıtını gene onun yapıtında bulabilirsiniz.

Aziz Nesin’in “gülümseyen savaşçı” yanı böyledir. Son zamanlarda o da yurt dışına gider gelir oldu. Bundan doğal bir şey olamaz. Aziz yabancı ülkelerde çok sevilen, çok okunan bir yazardır. Tek bir yabancı ülkede son kitabı yüzellibin basıldı ve hemen tükendi. Türk olarak hepimizin göğsünü kabartması gereken bir başarı !

Ama böyle düşünmeyenler, ünlü bir yazarın, Anayasanın ona sağladığı seyahat özgürlüğünden yararlanmasını doğal karşılamayanlar da varmış : A.P. iktidarının Amerikan eğitiminden geçmiş polisleri. İhbarlar, raporlar aldıkları anlaşılıyor. Bunları doğru değerlendirme, muhbirlerin hangi amaçlarla ihbar ettiklerini doğru saptama işinin, kendilerini aşan bir iş olduğu da anlaşılıyor.

Bir yandan bu ihbarlar. Öte yandan ünlü 142’nci maddeden hüküm giymiş, uzun yıllar hapis yatmış bir adam Sovyet-

ler Birliği’ne gidip gelmiştir. Üstelik bu adam, dostluklarını kurarken, bunun kimi çevrelerde hoş görünüp görünmeyeceğini hiç hesaplamaz. Onun dostları arasında polisin kötü adam saydığı kimseler de vardır. Polis kafası için bu kadarı yetmektedir. Ardından, kanuni süreyi aşan nezarete almalar, Amerikan “Third degree” metodlarıyla yedi buçuk saat süren sorgular, Türk yazarına hakaretler, sövmeler !

Aziz Nesin’in başına böyle şeyler ilk kez gelmemektedir. Korkarım ki bu son kez de olmayacaktır. O yolunu seçerken elbette ki bunları hesaba katmış, başına yiyeceği bela taşlarını önceden göze almıştır. Ama bir Aziz Nesin’in sorgusu olayını, bir Türk vatandaşı olarak kendi açımızdan da değerlendirmeliyiz. Bir ülkede ünü dünyayı tutmuş bir yazar ; bugünkü muteberler toprak olduktan, adları sanları unutulduktan yıllarca sonra, onların torunlarının, yapıtlarını edebiyat derslerinde okuyacakları büyük bir yazar, kanunlar da çiğnenerek özgürlüğünden yoksun edilirse, polisin sövmelerine uğratılırsa, o ülkede sıradan vatandaşın, vatandaş hakları ve özgürlükleri bakımından durumu ne olabilir ? Bir tahmin yürütmek için kâhin olmanın gereği yok.

Demokratik hak ve özgürlükler, demokratik devrimini gerçekleştirmiş bağımsız toplumların yurttaşlarının elde ettikleri nimetlerdir. Türkiye’nin içine düşürüldüğü bağımlı durumun sürüp gitmesinde çıkarı olan güçler egemen durumda kaldıkça ; bu güçlere bağlı bir iktidar Türkiye’yi yönettikçe, bu ülkenin vatandaşı için demokratik hak ve özgürlük sözkonusu olamaz. Demokratik bir anayasanın tüm Türklere sağladığı bu hak ve özgürlükler kâğıtta kalmaya mahkûmdur. Ve gerçekten bağımsız, gerçekten demokratik bir Türkiye gerçekleşene dek kâğıtta kalacaktır da.

Papirüs Bir Gazeteciyi İnceliyor : Aziz Nesin

Cemal Süreya

“ T

anzimat’tan beri yapılan sudan ve sözde inkılaplar, nasıl Türk köylüsünün hayatında hiçbir değişiklik yapmadı ve ta Etilerden gelen hayat şekli aynen devam ettiyse ‘İnkılap Partisi’nin inkılabı da iyiye doğru hiçbir değişiklik yapmamıştır.”

1. Cumhuriyeti kıyasıya eleştiren bu satırlar 1948 yılında haftalık Başdan dergisinde yayımlanmıştı. Yazarı : Aziz Nesin. Aynı Aziz Nesin daha 1946 yılında Amerika’dan Türkiye’nin borç para almaması, bunun kısa bir süre içinde bir sömürmesömürülme ilişkisine dönüşeceği konulu bir broşür bastırdığı için 10 ay hapis, 4 ay sürgün cezasına çarptırılmıştı. O broşür piyasaya çıkamadı. Aziz Nesin ordaki fikrinin gerekçesini ancak iki yıl sonra, 1948’de, halka bildirme olanağını buldu : Amerika’nın insani bir maske altında, Türk köylüsünün ayağından şalvarını, poturunu, çarığını da çekip almak için yapacağı yardım ve vereceği borcun aleyhinde bulunmak iktidardaki efendilerin hoşuna gitmiyor. Bugün tek farkla, (tek farkla, çünkü o maske artık insani görünümünü de yitirmiştir), Amerika Birleşik Devletleri ile aynı ilişki düzenindeyiz. Önemli olan bir yazarın daha başlangıçta bunu görebilmesi değil, çünkü o sırada belki birçok Türk aydını aynı düşüncedeydi ; asıl önemli olan bir yazarın bunları açıkça söyleyebilmesidir. Ama önemli olan bir şey daha var : Bir yazarın başlangıçtaki düşünce doğrultusunu hiç kaybetmeden günün birinde olaylarla, tarihle haklılanması, sözgelimi Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunundan 1961 Anayasasına dürüstlüğüne toz kondurmadan geçebilmesidir. Bu bakımdan Aziz Nesin’in yazarlık serüveni aynı zamanda tutarlılığın da

bir serüvenidir. Her tutarlık, tutarlık değildir. Yazarlık hayatında Aziz Nesin hem haklı, hem tutarlı çıktı. Türkiye’nin tarihine baktığımızda orada, eylemlerin fikirlerden çok, kişi gruplarına ve o grupların hareket tarzına bağlı olduğunu görürüz. Jön Türkler, İttihat ve Terakki, Cumhuriyet Halk Partisi... Türkiye tarihinde fikirler hep bir kastın, bir topluluğun yerleşme manevrası olmuştur ; hem de çok defa bir sonuç olarak değil, bir sebep olarak. Onun için sözgelimi Birinci Cumhuriyette beliren, ortaya çıkan birçok fikir adamının eylemi de fikirlerinden çok kendi kastının, kendi takımının hareket yeteneğiyle iç içe bir nitelik gösterir. Bu yüzden zamana göre çok değişik planlara girer. Ama istisnalar da var. Aziz Nesin bu istisnalardan biridir. Aziz Nesin, çok kez yalnız kalmış, arkadaşlarını kaybetmiş, öldürücü kurşunu yememiş herhangi bir er gibi dövüşmüştür. Bunu yaparken de daima büyük bir alçakgönüllülük içinde bulunmuştur. Şöyle diyor :

“Ama bu başarı kendini bir yola vermiş, inanmış adsız kişiler ister. Türk toplumu işte adsız kişileri verme dönemindedir. Bu toplum nasıl olsa karşı kıyıya ulaşacaktır. Biz, işte o çukuru doldurmak için ezilen adsız karıncalardan biriyiz.”

Ne var ki Aziz Nesin’in 1957 yılından, özellikle 1960 yılından sonra o eski kavgacı, gözü kara tutumunu değiştirdiğine tanık oluyoruz. Birkaç yıldır yazdığı yazılarda, çıkardığı kitaplarda böyle bir yumuşamayı görmemeye imkân yok. Artık sosyalist bir savaşçı değil de, sosyalist bir bilge davranışında sanki. Gerçi yine ön sıradaki gazete yazarlarının arasında, yine sosyalist gerçekleri kolluyor ; yurt sorunlarını durmaksızın kurcalamaya çalışıyor ; halk için acı çekiyor ama bunlara karşılık bir yetinme duygusuna girmiş gibi bir tavrı var son sıralarda. Oysa bütün temel sorunların su üstüne çıktığı bir dönemde onun sosyalist verileri yazılarında daha net ve daha derin bir şekilde üstlenmesi, kendisini bu verilerle

çoğaltması umulurdu. Bu yumuşaklık Aziz Nesin’in yazı konularını da başka yönlere kaydırmıştır. Çok kere sanki bir gazete yazarı değil de, bir dergi yazarı kimliğindedir. Fıkralarını daha çok hikâye malzemesiyle kurma geleneğini kazanmıştır. Son birkaç yılda hiçbir sosyalist gazete yazarı Aziz Nesin kadar ufak ve çeşitli konuları işlememiştir. Dün Birinci Cumhuriyeti işe yarar hiçbir değer yargısı getirmemekle suçlayan bir yazarın bugün kalkıp kendini politika dışı ayrıntılara dağıtmasını neyle açıklayabiliriz ? Temel kavganın dergilerde, kitaplarda değil, günlük gazete sütunlarında yapıldığı ilginç bir çağda yaşıyoruz. Aziz Nesin bu durumdan, daha doğrusu fırsattan yararlanarak daha kavgacı, daha militan bir planda görünmemeli miydi ? Ondaki değişikliğin nedenlerini ararken akla ister istemez şunlar geliyor :

1- 1960 yılından sonra Türkiye’de gelişen ve iyice hız kazanan sosyalist düşünce bazı yönlerden Aziz Nesin’in fikri formasyonunu aşan bir nitelik kazanmıştır. Bu da onun ekonomik ve toplumsal sorunlardan çok genel politika ve kültür sorunlarına kaymasını gerektirmiştir. Aziz Nesin bir kuramcı değildir. Ekonomik ve toplumsal görüşünü ayrıntılara indirirken handikaplarla karşılaşmaktadır. Sözgelimi toplumumuzun ekonomik ve toplumsal yapısına bakarken sosyalist bir açıdan ayrıntıları zenginleştirebilmektedir de, sözgelimi herhangi bir kültür sorununa eğilirken aynı doğrultuyu tutturamamaktadır. Bir yazısında azgelişmişliğimizin ana nedenini Türkiye’de iyi insanların sayıca az bulunmasında görür ; başka bir yazısında riyakâr, tembel, örtbasçı insanlar oluşumuza bağlar geri kalmamızın nedenlerini. Bulduğu kanıtlar doğru kanıtlardır. Ama sosyalist bir eleştirmenin ya da yazarın ilk ağzında ileri sürmesi gereken kanıtlar değildir bunlar. Kabukta, sonuçta, üstte biriken sorunlardır. Oysaki sosyalist bir yazar için temeldeki aksama, yapıdaki yanlışlık önemli olmalıdır daha çok. Hikâyelerinde Türk tipinin özel-

liklerini evrensele ulaştırırken gösterdiği ustalık ve başarıyı Aziz Nesin fıkra yazılarında hiçbir zaman tam anlamıyla yakalayamamıştır. Tabii bu sözleri söylerken onu sıradan bir fıkra yazarı olarak ele almadığımız açıktır. Var olmuş, eylem kazanmış, türlü yönlerde yapıtlar vermiş bir yazarı eleştiriyoruz. Kendi çizgisinde meydana gelmiş bir duruma parmak basıyoruz. Bu noktaya dikkat edilsin.

2- Aziz Nesin bir sanatçı, bir hikâyecidir. Hikâyeleri mizah ögesiyle biçimlenir. Büyük gazetelerde sürekli yazmaya başlayınca, o hikâyeleri, o mizahı olduğu gibi fıkralarına doldurur. Ne var ki fıkra yazarı olarak doğrudan doğruya bir fikir adamı niteliğini de yüklenmek zorundaydı. 1957’den sonra yazdığı bütün fıkralarda bu iki yönsemenin birbiriyle ilişkisi görülür. Mizahın kurucu özelliği doğrudan doğruya değil, dolaylı olarak meydana gelir. Ayrıntıdaki ufak bir sevimlilik, ufak bir hınzırlıktır çok kere mizahı yaratan. Mizah, Aziz Nesin’e Türkiye’de hiçbir şeyin söylenemediği sıralarda bildirisini yaymak için büyük bir olanak sağlıyordu. Ama fikir savaşı açık bir platform kazanınca mizahın elverişsizliği, daha doğrusu yetersizliği ortaya çıktı. Hikâye, fikri öldürmedi ama onun düzenli bir şekilde kendi ayrıntılarını getirmesini önledi. Üstelik, Aziz Nesin’in fıkralarındaki mizah, hikâyelerindeki mizaha göre çok daha düşük bir düzeyde biçimlendi. Aziz Nesin bir yazısına patlıcan-kabak espirisi koyarken bir yazısında ciddi ve tarihsel bir eleştiri yöntemini uygulamak zorunda bıraktı kendini. Hatta bu ikisi bazen aynı yazıda bir araya gelme tehlikesini de taşıdı. Mizah, allegori zenginliğini yitirebildi bu şekilde. Fikir, eylemini yitirebildi.

3- Aziz Nesin’in sanatçı kimliği edebiyat çevrelerinde uzun bir süre kabul edilmemişti. Daha çok mizahi hikâyeler yazan bir politikacı olarak anılıyordu. Sanatçılığının teslim edilmesi hikâyeleri yurtdışında başarılar kazandıktan son ra olmuştur. Edebi çalışmasını yoğunlaştırması da bundan sonradır.

Edebiyata yönelmesi Aziz Nesin’in gazete yazılarında da hemen etkisini göstermeye başlar : Dilde daha titiz bir çalışma, türlü konulara, özellikle sanat konularına inme, genel bir hoşgörü havası. Gerçekten bugün gazete yazarları arasında Türkçe’yi en rahat kullananlardan biri odur. Gazete sütunlarında edebiyatçıların onurunu korumaya çalışanların başında da o gelmektedir. Ama bu, Aziz Nesin’in politikadaki, ekonomik ve toplumsal sorunlardaki eylemini azaltmış, hiç değilse bu eylemin daha yüksek bir gerilim kazanmasını önlemiştir.

Aziz Nesin bugün de gazete yazarlarımızın ön sırasında bulunmuyor mu ? Yurt sorunlarında can alacak yerleri işlemiyor mu yazılarında ? Kuşkusuz, bu soruları olumsuz bir cevapla karşılamaya kimsenin gücü yetmeyecektir. Ama bir gerçek var ki onu da kimse yadsıyamaz. Şu gerçek : Aziz Nesin politikadan kaçıyor biraz. Politik yazılarında bile kaçıyor. Politik tavrı, niteliğini, genişliğini değil, gerilimini değiştirmiştir. Belki karşımızdaki adam 1946’daki, 1948’deki Aziz Nesin olmasaydı, bu nokta aklımıza hiç gelmeyecekti. Gelgelelim Türkiye’deki fikri gelişme, 1946’daki Aziz Nesin’le 1966’daki Aziz Nesin arasındaki gerilim farkına bizi şimdi dikkat ettirecek çapta olmuştur.

Bugünkü Aziz Nesin’in en büyük eksikliği 1946-1960 arasında kendinde sosyalist kültürü bir “bayraktar”a yakışır şekilde oluşturacak çalışmalar yapmamış olmasından ve yıllar yılı eski geleneksel fıkra yazarlığına koşullanmış bulunmasından doğuyor. Yazılarında dağınık kalması, ayrıntılarda büyük fireler vermesi, sorunlardan çok insan tiplerinden hareket etmesi bundandır. Yazısının ana çizgisinde kurduğu sosyalist gerçeği ayrıntıda tüketme tehlikesiyle karşı karşıya kalması da bundan. Eskiden şanssızlığını yenerken bugün şansından büyük harcamalar yapması da. 1959’da şöyle yazıyordu :

“Bize babalarımızdan çağdaş dünyanın yüz akı olan hemen hemen bir şey kalmış değildir. Bizim bahtsız ku-

şağımız Batı evreninin iki yüzyıllık kültür ürünlerini çok kısa zamanda kavramak, öğrenmek, anlamak zorundadır.”

Yine de ön sırada savaşma durumuna gelmiş bir yazar için bu tespit bir özür olmamalıdır.

Bununla birlikte Aziz Nesin’i yine Aziz Nesin karşısında eleştirdiğimizi unutmayalım. Son yirmi yıllık basın hayatımızın en olumlu tiplerinden biri odur. Aziz Nesin’in politik konularda yumuşaması hiçbir zaman bir taviz niteliğini taşımaz. Başlangıçtan beri basınımız için namus örneği olmuştur. Bu konuda daha kaç gazeteci sayabiliriz onun gibi ?

Papirüs, Aralık 1966

Kıymet Ölçülerimizde Ayarsızlık

Vâ-Nû

Bu hafta şöyle bir haber üzerinde epey uzun boylu düşünmek lazım geldi :

Muharrir Aziz Nesin hakkında, Roma’da beynelmilel bir müsabakada birincilik kazanan “Kazan Töreni” adlı hikâye kitabından dolayı, Toplu Basın Mahkemesinde dava açılmıştır.

Kitabın, “maksad-ı mahsusa müstenit neşriyatı havi bulunduğu” iddia edilmektedir.

Aziz Nesin’in duruşmasına önümüzdeki günlerde başlanacaktır.

Bizim kanunlarımız muayyen safhalardaki davalar üzerinde neşriyatta bulunmayı meneder. Ben de kanunlara itibarla, ihtiyatla riayet ederim. Hatta bahsi geçen müellif hakkında bir medhiye yazmak üzere hazırlanmıştım. Aziz Nesin, Türk zekâsını ve mizah kabiliyetini milletleraşırı ölçüde tanıtmış bir manevi büyükelçimizdir, diye, enine boyuna anlatacaktım. Şimdilik vazgeçtim. Davanın neticesine kadar, hele arsıulusal birinciliği kazanan eseri hiç ele almayalım.

Ancak, davanın sadedi dışında bazı görüşlerimizi sıralamakta da mahzur yoktur.

Hani bizde hiç ideal saymadığımız bir koordinasyonsuzluk var ya : Mesela Belediye de, Evkaf da milli müesseselerimiz olmalarına rağmen aralarında ihtilaf haline düşerler. Yahut aynı kabinenin ayrı ayrı vekâletleri, bir vücudun sağ ve sol ellerinin dövüşmesi kabilinden, çatışırlar.

Milli hayatta da buna benzer fakat daha geniş ölçüde anlaşılmazlıklarımız oluyor : Topyekûn bir meslek, topyekûn öbür mesleğin diliyle konuşamıyor.

Vatansever, milletsever bir gazeteciyi, vaktiyle İstiklal Mahkemesine sevketmişlerdi. Bu meslektaş kendi hislerine ve mantığına göre müdafaa sistemini hazırlamış. Suallerin, kendi mantığına uygun bir silsileyle gelmesini bekliyormuş.

Evdeki pazar çarşıya uymamış.

Zira aynı kıratta vatansever, milletsever bir asker ve idareci, politikacı olan mahkeme reisi, ilk sual diye şunu sormuş :

– Sen bu vatanı bu hale sokmaya utanmadın mı ?

– ! ! !

Bizim meslektaşın durumunu tasavvur buyurun : Hazırladığı bütün müdafaa sistemi yıkılıvermiş. Ne cevap verse ? “Utandım” dese olmayacak, “Utanmadım” dese yine olmayacak.

Öte taraftan, İstiklal Mahkemesi de iddia ve isnadında inkılap ölçüleriyle samimi...

Ancak, alaturka sazın ortasına bando mızıka çalar gibi perdeler birbirini tutmuyor.

Akşam, 12 Eylül 1957

Resmileşen Mizah

Vâ-Nû

İtalya’da beynelmilel 9’uncu salon fıkraları müsabakasında Türkiye’den Aziz Nesin – Bir Brezilyalı ile beraber – birinci gelmiş. Altın Palmiye mükâfatı almış. Aziz Nesin ayrıca “Filin Tevkifi” adlı mizah hikâyesiyle yabancılar arasında birinciliği kazanmış. Karikatür müsabakasında Turhan Selçuk ikinci olmuş.

Biz Nasreddin Hoca, Bektaşi ve İncili Çavuş fıkraları ile Karagöz, Ortaoyunu tarzında çeşitli mizahlar yaratan bir milletin çocuklarıyız. Mizah ananemizin zürriyetsiz kalmayışı normaldir.

Ancak, acaba modern mizahın başlıca kolu olan siyasi fıkracılığın, siyasi karikatüristliğin iyiden iyiye keyfini kaçırmıyor muyuz ?

Yalnız şu Aziz Nesin misali ne kadar düşündürücü ve ve intibah uyandırıcıdır. Bu kıymetli münevverin çıkardığı mecmualar, onbinlerce nüsha satabiliyordu. Tenkit, hiciv ölçüsü de büyük demokrasilerde görülenler ölçüsü içindeydi.

Hoş, fikir ve sanat hayatında ille standart ölçüler de aranmaz. Civcivin yumurta kabuğunu delmesi nasıl cürüm değil de, daha geniş bir hayata atılma gayreti ise, fikir ve sanat adamının da cemiyetteki ihata kadrolarını aşması, aynen öyle, cürüm değildir.

Bu bakımdan, sanatkârın ve fikir adamının haddi, hududu, standardı aşması makbul, mergub olmak lazım gelir. Zira o, yeni iklimler, yeni kıtalar aramaktadır.

Halbuki biz “bir Türk iki müsabakada da birinci geldi” diye beynelmilel bir şeref kazandıran bu sevimli mizah muharririni de layık olduğu müsamahakârlıkla karşılayamadık.

Defalarca onu darbeledik. Kalemini kırdık... Aziz Nesin’i, mizahından dolayı, hapishanenin gediklisi eylemiştik bir zaman...

Mizahın cemiyette yalnız bir tenkidi ve irşad usulü değil, aynı zamanda bir emniyet supabı olduğunu burada anlatmaya hacet yok. Liberallik lazımsa, işte tam sahası ! Hodri meydan ! Mizah babında serbest rekabet olmalı.

Bakınız, aşırı devletçilik Rusya’da da ferdin dışındaki mizahı öldürememiş. Tito’nun Moskova’yı ziyareti sırasında ora halkı şöyle bir siyasi fıkra uydurmuş :

“– Tito ne demek ?

“– Futbol demek.

“– Niçin ?

“– Çünkü evvela şişirirsin. Sonra tekmeyi atarsın. Daha sonra ardından koşarsın.”

Bu kadarcık şaka fertlerin hakkı olduğu için, ne Kremlin, ne Brioni küplere binmiştir. Gülüp geçmişlerdir.

Bizim mizah kaynağı cemiyetimiz müsamahakârlıkta kimseden geri kalmamalı. Ne kadar kontrolcu, ne kadar devletçi olsak, mizahı kulağından yakalayıp sindirmemeli, susturmamalıyız.

Bizde mizah arzusu o derece kuvvetli ki, fertler bundan mahrum bırakılınca devleti temsil edenler, o ihtiyacı sağlamak zorunda kalıyorlar. Mesela valiye sormuşlar :

– Şehri karasinek bastı, ne dersiniz ?

– Bolluk, bereket alametidir, cevabını vermiş.

Öyle ya : Karpuz, kavun kabukları ortada. Çöpçülerin 500’ü hasat mevsimi olduğu için köyüne gitmiş. Haşerat gözümüzü oyacak.

Güleriz ağlanacak halimize !

Vali de tuhaflığa vurmaktan gayri çare bulamamış. Nitekim dara gelince resmi ağızlar bir espri ile davayı hallederler :

“Biz amal-i erbaaya sığmayan bir milletiz” gibi.

Yahut :

“Biz, bize benzeriz !” gibi.

Hep böyle “devletçi mizahlar”...

İtiraf etmeli : Devletin, hükümetin, belediyenin ve diğer amme müesseselerinin üslubuna yaraşan “işi ciddiye almak” tır : “işi alaya” vurmamaktır.

Hakiki mizahçıları mesleklerinden ettikten sonra, şipşirin mizahı asiyab-i devlete koşmakla katiyen değirmen dönemez !

Cumhuriyet, 8 Ağustos 1956

Aziz Nesin ve Sosyal Mizah

Peyami Safa

Gülünç, bir facianın zekâya hitabeden tarafıdır. İçine merhametimiz karışmaz. Acımadığımız için güleriz veya güldüğümüz için acımayız. “Hayat, hissedenler için bir facia, düşünenler için bir komedidir” demişler. Zekâ güler, kalp ağlar.

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar, büyük Türk şairleri vatanın inkıraz tabloları karşısında dehşete düşmüşlerdir. Manzumeleri muazzam bir imparatorluğun enkazı altında kalmaktan korkan nesillerin haykırışlarına benzer.

Cumhuriyet’ten sonra, tek parti rejiminin baskı havası içinde, kötümserlik yasak edilmiş gibidir. Sayısız değer yıkılışları karşısında gerçek şair ya susar veya hadiseleri alaya alır (Halil Nihat’ın “Ağaç kasidesi”). Trajik inkıraz edebiyatı yerine sosyal mizah sanatı geçmiştir (Yusuf Ziya Ortaç’ın mensur hicivleri ve çoğunun lejandını kendisinin verdiği Akbaba karikatürleri, Cemal Nadir’in bütün bir devri hicveden albümleri).

Nihayet, daha bazı değerli karikatürcülerimizle birlikte Aziz Nesin, Türk sosyal hiciv sanatının şahikasında görünüyor. Hikâyelerinde ve romanlarında iyi ve kötü bütün niyetlerimizle, bilgisizliklerimizle, ihmallerimizle, en basit idare mekanizmalarını işletmekteki aczlerimizle, yokluklarımızla, maskaraca gururlarımızla, dalkavukluklarımızla, yıkılmaya yönelmiş vicdanlarımızla biz varız. Mesela onun son kitabı Ölmüş Eşek beni ve dostlarımı kahkahadan nefes alamayacak

hale getirdi. Bu yazıların arkasında muharririn, bu kahkahaların arkasında da bizim gözyaşlarımız vardır. Hakikat o kadar acı bir surette gülünçtür ki, bunlara gülmem : “Güleriz ağlanacak halimize.”

Aziz Nesin bugünkü Türk hiciv edebiyatının en büyük ustasıdır. Eserlerine gülüp geçmek değil, güldükten sonra her sahnenin taşıdığı trajik manalar üzerinde düşünceye dalmak lazımdır. Çünkü onun müşahede ve tasvirlerinde mübalağa çok, fakat yalan yoktur.

Yalnız bu harikulade arkadaşın beğenmediğim tarafı, arada bir yazılarında solculuğa kayması ve hakkındaki söylentilerin yanlış olmadığı zannını uyandırmasıdır. Camilerimizle veya ahretteki ilahi adaletle alay etmesi çok soğuk ve çirkin.

Onun mükemmel bir sosyal hicivci olmak için aşırı solcu olmaya hiç ihtiyacı yok. Bilakis onun bu ifratları sıcak ve sevimli ruh iklimine kutup havası getiriyor.

Ölmüş Eşek bizi çok güldürdü. Peşinden sıra ağlamaya mı geldi ? Hayır, Aziz Nesin’in dünyası çocukluğumuzdan beri içimize kan ağlatıyor.

Milliyet, 26 Eylül 1957

Aziz Nesin – Fikir Temrinleri – Balıklar ve Arslan

– Maymunların Kafesi – Zırhlı Çalışma

Çetin Altan

Bütün haftayı hemen hemen Aziz Nesin ile beraber geçirdik. Aziz’in dış görünüşü, bir derinlikteki suların monoton loşluğu ve sakinliği içinde... Eserlerindeki nükte, hiciv ve kahkaha fırtınasına alışmış olanlar ; onun şahsında, herkesin elini kolunu sallayarak geçebileceği cümbüşlü bir kapı bulacaklarını umarlarken, tek kelimeli cevaplardan ibaret bir duvarla karşılaşıyorlar...

Aziz’le bu meseleyi çok konuştuk.

Önce Aziz’i bilhassa yeni tanıdığı insanlara karşı fazla kuru ve yukarıdan davranmakla itham ettim.

O, mizahı ciddiye alan bir sanatçının her karşılaştığını güldürmeye mecbur bir hokkabaz olmadığını söylüyordu.

Haklıydı.

Birçok kimsenin hayatı boyunca kendisine karşı gösterdiği haksız anlayıştan ; bugün eriştiği başarılarla zaman zaman gözlerini sulandıran, mustarip bir hınç çıkarıyordu.

Tek amacı vardı : Çalışmak... Daha çok çalışmak... Daha çok çalışmak...

– Haydi gidip içelim Aziz.

– Hayır çalışacağım.

– Haydi gidip biraz gezelim Aziz...

– Hayır çalışacağım.

Ellerinden kayıp giden zamanı, bütün dakikaları, bütün anlarıyla çalışmaya intikal ettirmek istiyordu...

Hayatın asıl zevki yaşamadadır, diyordum. Sigara içerek, yolda gezerek, âşık olarak, konuşarak, gülerek...

Hayatın zevki üstün eser vermededir, diyordu. Çalışarak, yeni konular işleyerek, kimsenin erişemeyeceği işler yaparak...

Çalışarak kendini kabul ettirmiş, çalışarak bütün engelleri yıkmıştı.

O bir tank şoförü gibiydi... Kendisini çalışmasının içine hapsetmişti. Bütün hendekleri onunla atıyor, bütün barikatları onunla yıkıyor ve onunla geçtiği yerlerde derin bir iz bırakıyordu...

Bir piyesini mi kabul etmediler, beş piyes yazacaksın ; beş piyesini mi kabul etmediler, on piyes yazacaksın... Ve bir gün seni kabul edecekler. Borsasında sadece lafı güzafın geçer akça olduğu bir çevrede, istidatlı, zeki bir çalışma mutlaka bayraklaşır, diyordu.

Tankına ve iradesine güveniyordu...

Ben şahsen tank şoförlüğü kadar, atletizmi de seviyorum... Yüz metrelik bir koşu... Amma iyi bir koşu... Birincisinde biraz fazla kemiyet, ikincisinde biraz fazla keyfiyet var... Ben şahsen tank kadar, şoförün çok kendine ait olan hayatını da seviyorum... Yaşamanın da sanat kadar zevkli olduğuna inanmışım... İkincisi uğruna, birincisini şuurlu olarak feda etmeye gönlüm razı gelmiyor... Keyfim isteyince söylediğim şarkıyı beğenirlerse beğenirler... Mutlaka beğenilecek, alkışlanacak ve kalacak bir şarkı söyleyebilmek için sabahtan akşama gırtlak patlatmak, beni kendi şarkımdan uzaklaştırıyor.

Oscar Wilde de böyle düşünürmüş, diyordum. Aziz, o geçen yüzyılın sanatçısı ; yirminci yüzyılın sanatçısı daha sağlam, daha kaygılı, daha fedakâr olmak zorundadır, diyordu.

Daha önemli bir nokta da, kulaç atılan yüzeyin bütün stili, tekniği ve gücü gösteren duru bir havuz değil, bir bataklık olmasıydı. Stilin, tekniğin, gücün bütün asaleti bir çabalamanın içinde kayboluyordu... Buna rağmen başarıya ulaşmak lazımdı... Batılı yazarın böyle bir havuzu, bizim ise bataklı-

ğımız vardı. Ve onu bu bataklıkta geçemesek bile egale etmek zorundaydık... Bu da sadece daha fazla çalışmakla olurdu...

Bütün bir haftayı Aziz Nesin’le hemen hemen beraber geçirdik...

Ve bir gün öğleden sonra fikir temrinlerini, kaygıları, dertleşmeleri bırakıp Çiftlik’te Hayvanat Bahçesini gezmeye gittik.

Onun sırtında pek sevdiği ceketi yakasız, pantolonu dublürsüz kadife elbisesi vardı... Ben de pardösümü almamıştım... İkimiz de kahvede tavla oynadıktan sonra, vakit öldürmeye çıkmış, işsiz güçsüz takımından insanlara benziyorduk...

Bahçede Ankara baharının kımıldanışları seziliyordu... Gene de yollarda kimse yoktu... Kafeslerin önünde kartalları seyrettik... Aziz kartalların bakışını pek beğendi... Sonra ayılara baktık... Kurtlara baktık... Hele akvaryumdaki incecik balıklar, işitilmedik Latince isimleri altında şeffaf vücutlarıyla kendi alemlerinde yaşıyorlardı... Ve yaşadıkları alem koskoca kâinat içinde akvaryumun iki avuç suyundan ibaretti... Kuyruk sallıyor, birden dönüyor, aşağı iniyor, yukarı çıkıyor, yüzüyorlardı...

Aziz, çocuğumsu bir sevinç içindeydi. Alnına düşen kavisli perçemi, saçını yandan ayıran çizgi ile bir elifbe çiziyor ve parmağını uzatarak :

– Bak bak, diyordu...

İki hanımla dolaşan bir efendinin bizi gözü pek tutmadı... Bilhassa maymunların kafesi karşısında, hanımların bizimle aynı anda maymunları seyretmesine mani olmak için biz gelinceye kadar etrafı kolaçan etti.

Maymunların, toplumun ayıp saydıkları şeyi maymunca bir fütursuzlukla yaptıkları için, efendi, hanımların huzurunda bunu dillendirmemizden çekinmiş olacaktı...

Biz, havalar henüz soğuk olduğu için kapalı yerde bulunan maymunlar kafesine yaklaşınca, efendi hanımlarını çağırıp uzaklaştı.

Sonra...

Aslanın kükremesini dinledik.

Aziz :

– Hiçbir şöhret boşuna değil, diyordu...

Seviniyordu, gülüyordu... Bu bahçede de gene karşısına çıkan “Akbaba” yaftasına bakarak nükteler yaptı.

O gün Aziz’i tankından sıyrılmış olarak gördüm... Öylesine çocuk, öylesine samimi, öylesine Aziz’di...

Sonra gittik, içki içtik... Daha doğrusu o çay bulamadığı için zar zor bir bardak votka içti... Ben ise her zamanki gibi gene konyakların hesabını tutamadım... Bizim zırhsız hayatımızın kefaretini, nasıl olsa o, muazzam tankıyla yirminci yüzyıla karşı ödeyecekti...

Akşam, 5 Nisan 1958

Akşam’a Yeni Bir Yazar Geliyor

Çetin Altan

Doğum tarihi itibariyle AKŞAM benim ağabeyim olmaktan ziyade amcam olacak yaştadır. Yirmibeş yıl, daha mutantan bir tabirle, çeyrek yüzyıl önce dedem, başında takkesi, burnunda gözlüğü onaltı sayfalık AKŞAM gazetesini okurdu. Devirler öyle değişti, nesiller arasında öyle boşluklar oldu ki o zaman kısa pantolonlu olan ben, bugün Hilâli Beyden sonra AKŞAM’ın yazı kadrosunun en eski müntesibi haline geldim.

Hilâli Beyin devamlı otuzbeş yıllık rekorundan sonra ikincilik kısa bir fasılayla şimdi benim sekiz yılımdadır.

Bu küçük kıdemin verdiği cesaretle AKŞAM’ın hayatındaki en önemli dönüm noktasında kafileye katılmakta olan bir dostum için birkaç satır yazmak istedim.

Yarınki AKŞAM kendi büyük tesislerinde basılacak. Yarınki AKŞAM’da şöhretli yeni imzalar göreceksiniz.

Bunların arasında sık sık beraber olduğumuz halde, bir türlü aynı gazetede buluşamadığımız Aziz Nesin var. Aziz, dünya modern mizah edebiyatına bir Türk ismi hediye etmiş olan insandır. Bu kanaat dost bir gözün agrandismanı değil, bir fotoğraf makinesinin objektifindeki gerçeğin kendisidir.

Babıâli’nin içinden sürüklediğimiz kaderler, yarın bu sütunlarda elele verecek...

Şaka olsun diye önce onunla basit bir röportaj yapmayı düşünmüştüm :

– Ne zaman doğdunuz ?

– 1915.

– Yazıya nasıl başladınız ?

– Şiirle.

– En sevdiğiniz eseriniz ?

– Hepsi veya hiçbiri.

– Bayıldığınız renk ?

– Fıstıki.

– Hangi tatlıyı seversiniz ?

– Kadıngöbeğini...

Bu, doğrusu şarkıcı hanımlar hakkında eşine sık sık rastladığımız tatlı bir rezalet olacaktı. Yazının sonunu da tabii şöyle bitirecektim :

“Üstadı daha fazla rahatsız etmemek için kendisini kitaplarıyla başbaşa bırakarak yanından ayrıldım.”

Röportajı böyle yapacağıma kendimle de yapabilirdim :

– Aziz’in en çok nesini seversin ?

– Bir buçuk yaşındaki oğlunu, Ali’yi...

– Sonra ?

– Çalışmasını.

– Peki nesini sevmezsin ?

– İçindeki bohem, şakacı, septik adamı lüzumundan fazla saklamasını...

– Başka ?

– Bana boyuna çalış çalış demesini...

Bu belki biraz daha orijinal olacaktı amma, bir hayli de ukalaca olacaktı.

Aslında Aziz Nesin gazete yazılarının dışında enine boyuna tahlil edilmesi gereken yazarlardandır. Eserlerine hangi sosyal ve psikolojik olayların tesir ettiğini teker teker ortaya koymak lazım. Onun hayatıyla yazıları arasındaki paraleli rahatça görme imkânını kazananlar ilerde bunu elbette yapacaklardır.

Aziz şimdiye kadar başında arapsaçı halinde düğmüklenen çeşitli ibrişimlerin ağzını koparıp açmakla meşguldü. Zaman zaman ister istemez “fabrication en série”e kadar giden müthiş

bir enerjisiyle ortaya çıkıp kabul ettirdi kendisini... Şimdiye kadar biraz da üstüne çıkabileceği bir çalışma gücüyle bunları yırttı, çiğnedi ; bütün platform için çalışıyordu. Şimdi artık o platformun üstündedir. Şimdiye kadar kendisinden isteneni ve bekleneni yazmak zorundaydı, şimdiden sonra kendisine istediğini ve beklenmeyeni yazmak zorundadır.

Ona İtalya’da dünya mizahçıları yarışmasında kazandığı birinciliklerin altın palmiyeleri artık yetmiyor. Bu palmiyelere bir merhalenin süsleri olarak bakmak istiyor.

Aziz’in bu ufuksuz “Yetmez”inde şarklı yazarın anlayamayacağı gergin yaylı bir Avrupa anlayışı var...

Yirmibeş cilt eser yetmiyor.

Milletlerarası ödüller yetmiyor.

Şöhret yetmiyor...

Batılı sanatçının çalışması böyledir. Akademi azalığı yetmez, bütün dillere çevrilmek yetmez... Üstatlık yetmez... Her erişilen nokta, yeni bir başlangıç noktası olur...

Aziz, Erenköy’deki evinde yakasız ceketi, dublürsüz pantolonu, kıravatsız gömleği, uzamış tıraşıyla dağınık binbir gazetenin, kitabın ortasında yarın çıkacak olan fıkrasını hazırlayadursun... O evden bence en fazla kalacak hatıra, saçının kavisli perçeminden, kâğıt kalemle oynamasına kadar her şeyiyle babasının kırk santim boyunda bir biblosu olan küçük Ali’dir.

Dört çocuğu arasındaki aile babası Aziz ile kitapları içindeki yazar Aziz Nesin... Mütevazı soyadının cevabını layıkıyla veremedim. Şaşkınlıklar durulup, bu memlekette de bir kıymetler muvazenesi kurulduğu zaman bu cevap daha iyi verilecektir.

Akşam, 6 Mayıs 1958

Aziz Nesin’in Gülmecesi

Adnan Binyazar

Aziz Nesin yalnız Türkiye içinde değil, bütün dünyada etkisini duyurmuş büyük bir gülmece yazarıdır. Birçok ülkede, kendi ülkesindekinden daha yoğun bir okur yaratmıştır. Böylece Türk edebiyatının etkilerini sınırlar ötesine aşırmıştır. Bunu, insanın en belirgin özelliklerini yakalayarak toplumsal bir anlayışla yorumlara varmasına bağlamak uygun olabilir. Tüm yerel özellikleri kullanmasına karşın, onun anlattığı insan, her ülkenin insanıdır. Çelişkileriyle, sevinçleriyle, mantığıyla, ezilmişliğiyle, gerçekliğiyle insan, Aziz Nesin’in gülmecelerinin temel öğesidir. Olaylar içinde devinip duran bu insan, hem gerçekliğiyle anlatılır, hem de Nesin, bu insanı yaşamda canlı tutacak çözüm yolları gösterir.

Aziz Nesin’in kendisinin de savunduğu gibi, gülmeceyi bir toplumsal ortam yaratır. Tarihsel gelişmeler, toplumdaki değişmeler, yönetimlerin baskıları bunda egemendir. Nitekim Nasrettin Hoca’yı da böyle bir ortam yaratmıştır. Anadolu’da beyliklerin kurulması, iç kavgalar, mezheplerin yayılışı, dine dayalı düşünce ürünlerinin ideolojik bir yapı kazanması, Moğol istilası ve buna benzer başka olaylar toplumda sözel bir direnme yaratmıştır. Toplumun yarattığı bu sözel ortam, Nasrettin Hoca gibi büyük bir gülmece ustasının doğuşunu gerçekleştirmiştir. Nasrettin Hoca fıkralarının yarattığı eleştirel ortam ise, toplumun değer yargılarını, düşünce biçimini kurmuştur.

Aziz Nesin, korkuyu beşeri bir olay olarak niteler ve “yeniklerin mizahının korkunun eseri” olduğunu savunur. Yargılarını şöyle sürdürür : “Birçok başarısız denemelerden sonra, artık başkaldırmaya, ayaklanmaya yüreklenemeyen-

ler, kendilerini ezenlerden korktukları için, onlarla alaya başlamışlardır.” Bu alay, insanın kendi gücüne sığınmasıdır. Aziz Nesin’in yoğun biçimde ürün vermeye başladığı yıllar da korku yıllarıdır. Tek parti dönemi bütün baskısını uygulamaktadır. Düşünenler, yazanlar izlenmektedir. Özellikle yoksul halk üzerinde daha büyük baskı vardır. Adaletsizlik almış yürümüştür. Toplumda, dışa vurmayan bir iç eleştiri başlamıştır. Bunun yanında, Türkiye’de bir kımıldanma da kendini göstermektedir. Toplumun bu iç eleştirisi, Aziz Nesin gibi, gerçekten çok verimli ve çok yaygın bir biçimde okunan bir yazar yetiştirmiştir.

Aziz Nesin’in gülmecesinde güldürme öğesi, mantık, toplumsal eleştiri, tipleri çizme ve öyküleme iyice sargınlaşmıştır. Hiçbiri, birbirinin önüne çıkmaz. Hepsinin yarattığı bir bileşke sözkonusudur. Bu dengeden ötürü, Aziz Nesin’in gülmecesi, kısa sürede inanç uyandırmış, toplum kesimlerine yayılmıştır. Öylesine yayılmıştır ki, gülmecelerinin kimi parçaları fıkra gibi, özdeyiş gibi söylenir olmuştur. Örneğin Türkçe bir deyim bile kazanmıştır. Toplumda herhangi bir güldürücü olay geçtiğinde, “Aziz Nesin’lik” denmektedir. Toplum, kimi gerçeklerin özündeki esprinin ancak Aziz Nesin’ce değerlendirilebileceğine inanmıştır. Ayrıca Aziz Nesin, olaylar karşısında bunalan insanın can damarını bulmayı da başarmıştır. Onun gülmecesi, toplumda hiçbir katmanlaşma yaratmadan, düşüncesi bir kamuoyu yaratmıştır. En doruktaki entelektüelden, az çok okumayı beceren kişiye değin, herkes bu gülmecenin oluşturduğu ortamda kişiliğini ve direnme gücünü bulmaktadır. Toplum, direnme gücünü, Aziz Nesin’in kişiliğinde göstermiştir.

Aziz Nesin bu gücünü nerden alıyor ? En başta, Nesin, geleneksel bütün gülmece alanlarını çok iyi taramıştır. Keskin zekâsıyla, toplumun gülmece tarihini kavramıştır. Fıkraları, masalları, şenliknameleri bir bilim adamı titizliğiyle

incelemiştir. Örneğin bizde Nasrettin Hoca’yı en iyi inceleyenlerden biri Aziz Nesin’dir. Nasrettin Hoca ise, Türk gül mece geleneğinin en canlı simgesidir. Türk düşüncesinin, Türk felsefesinin temelinde her zaman Nasrettin Hoca’nın büy ük katkısı olacaktır. Çünkü Nasrettin Hoca halkın kend isidir. Bunun yanında gülmece için gerekli bütün anlatı alanlarını çok iyi bilmektedir. Şenliknameler, surnameler, daha başka anlatı kaynakları Aziz Nesin’i geniş ölçüde beslemiştir.

Ayrıca Nesin, çağımızın en başarılı olay anlatıcılarından biridir. Masallardaki anlatım sürekliliği onun gülmecesine sinmiştir. Bunun yanında, öylesine özenlidir ki, dilinde bir tek kılçıklı söz bulunmaz. Herkesin eleştirdiği yepyeni bir sözcüğü kullanır, kimse onun farkında bile olmaz. Böylesine, anlatımını egemen kılmıştır. Bu nedenle Türkçe’nin yayılıp gelişmesinde de büyük hizmetleri olmuştur.

70’i geçen yapıtları arasında öyküler, anılar, romanlar, gezi yazıları, özyaşamlar vardır. Örneğin, Surname, Cumhuriyet döneminin en önemli ürünlerinden biridir. Gol Kralı, Tatlı Betüş, Yaşar, Ne Yaşar, Ne Yaşamaz, özyaşamını anlattığı Böyle Gelmiş Böyle Gitmez kolayca yazılacak türden yapıtlar değildir.

Varlık yayını “Türk Dilinde 25 Ünlü Eser” yapıtından

Farklı yayınevi baskıları

Baskılar

Poliste — İlk baskı 1967

İlk baskı 1967

Poliste — 1967

1967

Poliste — 1973

1973

Poliste — 1975

1975

Poliste — 1984

1984

Poliste — 2013

2013

Künye Farklı yayınevi baskıları

1967
Tekin Yayınevi
1983
Karacan Yayınları
1984
Adam Yayınları

Poliste