AZİZ NESİN← Tüm eserleri
TR
Surnâme kitap kapağı
İlk baskı 1976

Romanları

Surnâme

Yazar
Aziz Nesin
Eser türü
Romanları
İlk baskı yılı
1976

Berber Hayri’nin Sultanahmet’te halka açık biçimde idam edilmesi, bir şenlik anlatısını andıran tersyüz edilmiş bir tören olarak betimlenir. Görevlilerin ve seyircilerin davranışları üzerinden adalet, ahlak, toplumsal ikiyüzlülük ve cezalandırmanın gösteriye dönüşmesi sorgulanır.

Nesin Yayınevi’nde incele
Surnâme son baskı kapağı
Son baskı
Kitaptan bir bölüm

Giriş

Yeryüzüne önce gelenlerin görüp duyduklarını, öğrenip bildiklerini ve hertürlü tanıklıklarını, kendilerinden sonra gelenlere anlatmaları ve daha sonradan geleceklere yazarak iletmeleri insanlık borcu olduğundan, ben fakir de, Kemer ilçesinin (Burhaniye) Ören mahallesinin Sunar konutlarının bir evinde bisüre bibaşıma yaşamaktayken, benden sonraki kuşaklara insanlık borcumu ödemek için, 1973 yılının 13 Şubatını 14 Şubatına bağlayan Cuma gecesinin saat üçünde, gecenin karası günün mavisine alacalanırken, işbu Surnâme’yi yazmaya başladım. Eş dostla, arkadaş yoldaşla birlikte, hem de düşmanlarımızla birlikte, daha nice nicelerini yazmaya günümüzün yetmesini, işimizin erken bitmemesini dilerim.

Bu Surnâme’de Berber Hayri denilen bir ırz ve namus düşmanının Sultanahmet alanında nasıl asıldığını ve bu asılma sırasında, “Çok şükür, hak-hukuk yerine geldi, aramızdan bir ahlaksız daha eksildi de, biz de yakayı kurtardık, şimdilik sırayı savdık!” diyerek seyircilerin gösterdiği sonsuz sevinci ve “İşte namussuzların sonu budur!” diyerek adli ve idarî makamların ve anların yanında Cumhuriyet Savcısının ve anın yanındaki candarma komutanının ve candarma komutanının yanındaki imamın ve imamın yanındaki Cellat Çingene Ali’nin, halka ibret dersi vermek için hiçbir özveriden kaçınmayarak, büyük bir görevseverlikle, asılma işleminin yerine getirilmesinde gösterdikleri insanüstü çabaları ve asılma törenini ve seyircilerin şenliğini bütün ayrıntılarıyla pek canlı olarak anlatmaya çalışacağım ki, işbu darağacına çekilme törenini görmeleri kısmet olmayan halkımız da, sanki işbu töreni görmüşlercesine gözünde canlandırarak, adaletin nasıl yerine getirildiğini öğrenip temiz vicdanları rahat ede!

Şair Neftî’den ikilik:

“Dalak, ciğer, işkembe, böbrek, beyin ver şurdan...
Aman unutma sakın, beş paralık da vicdan!”

Bilindiği üzre Surnâme, Osmanlılar çağında, evlenme, düğün-dernek, sünnet gibi sevinçli olaylar dolayısıyla, halkın da katılmasıyla yapılan ve bikaç gün süren zengin şölenleri, renkli törenleri, büyük eğlenceleri, olağanüstü gösterileri, bütün bu şenlikleri betimleyip anlatan kitaplara denilir. Yani Surnâme, kısacası düğün kitabı demektir. Kolayca anlaşılmaktadır ki, bu düğünler, başlık parası veremeyip yavuklusunu kaçırdığı için dama düşenlerin değil, sultanların, şehzadelerin düğünleridir.

Cumhuriyet döneminde, Osmanlı İmparatorluğu çağındaki bu şenliklere taş çıkartan, kırk gün kırk gece süren ve Hüseyin Baykara eğlenceleri örneği öyle düğünler dernekler, döner siteyşınlı nişanlar, görülmemiş şölenler, duyulmamış törenler, içkili fiskili açılışlar, türlü bin türlü şenlikler yapılmışsa da, ne yazık ki bütün bunları anlatan bir Cumhuriyet Surnâmesi bugüne dek yazılmamıştır. Demek, Cumhuriyet döneminde Surnâme yazmak fakire kısmet imiş. Ne mutlu ben fakire!

Bilinir ki, her insanın bir yarını ve bir dünü, bir yanı ve bir yönü vardır; yansız yönsüz insan olmazsa da, biz yine de işbu Surnâme’yi yazarken, elden geldiğince hiçbir yan tutmadan, yansız değilsek de hiç olmazsa nesnel olmaya çalışarak, doğruluktan ayrılmamaya büyük özen ve çaba gösterdik. Örneğin Surnâme’mizde, Börekçi Ali yerine Berber Hayri’nin konulması gibi yaptığımız ufak-tefek değişiklikler ise, bu şenlik olayının özünü değiştirecek nitelikte değildir. Cumhuriyet döneminde Sultanahmet alanında herkesin gözü önünde son asılan katil Börekçi Ali’yken, ben hakir, ondan önce asılan Berber Hayri’yi, halkın gözü önünde darağacına çekilen son suçlu olarak sizlere anlatacağım. Bir de kimi tarihlerde değişiklik yaptım; önceyi sonraya, sonrayı önceye aldım. İşte ancak buncacık bir değişiklik yaptım ki, onu da, bu kitapta iletmek istediğim bildiri daha iyi ortaya çıksın diye yaptığımdan, okurlarımın bağışlayacaklarını umarım.

Kültür tarihimiz için çok önemli ve çok değerli bir belge olan bu Surnâme’yi kaleme alırken, gelecek kuşakların tarihten ders, bizlerden öğüt almaları için, doğrulardan kıl payı ayrılmadık.

Adli cezanın amaçlarından biri, suçlunun cezalandırıldığını görerek, “Aman ben kurtuldum!” sevinciyle kamu vicdanının erince kavuşması, öbürü de suçlunun cezalandırıldığını gören kamunun bundan ibret dersi almasıdır. İşte bu nedenlerle idam cezaları, büyük kalabalıkların toplanıp asılma olayını seyredebilecekleri genişlikte büyük alanlarda, örneğin Istanbul’da Bizanslıların Hipodrom, Osmanlıların ise Atalanı dedikleri bugünkü Sultanahmet alanında yerine getirilirdi.

Bizim Surnâme’mizin konusu olan Berber Hayri’nin asılışı, herkesin seyri için bir geniş alanda ve gözler önünde yerine getirilen asılmaların sonuncusudur. Bundan sonra, Adalet Bakanlığının 18 Ocak 1951 günlü ve 18 sayılı genelgesiyle “ölüm cezasının infazı sırasında kanunda yazılı kimselerden başkalarının infaz yerlerine girmelerini önleyici kesin önlemlerin alınması; infazı gösteren tutanağın düzenlenmesinden sonra cesedin hiçbir neden ve düşünceyle sergilenmesine müsaade edilmeyerek derhal kaldırılması gereği” bildirildiğinden, idam cezalarının herkesin gözü önünde yerine getirilip kamunun ibret dersi alması ve böylece kamu vicdanının rahata ermesinden vazgeçilmiş ve o tarihtenberi idamlar cezaevi avlularında, şenliksiz olarak yerine getirilmeye başlanmıştır. İşte bu bakımdan halkın önünde son olarak darağacına asılma şenliğini anlatan bu Surnâme, asılma şenliklerinin en büyüğünü ve sonuncusunu betimlediği için, ayrıca tarihsel bir değer de taşımaktadır.

Padişahlar zamanının şenlikleri, hazırlanmış bir izlenceye göre günlerce sürerdi. Cumhuriyet döneminin sözü geçen şenliği de düzenli bir izlence içinde, dört gün dört gece sürmüştür. Şöyle ki, asılma şenliği izlencesinin birinci günü, idam cezası onaylanıp kesinleşen Berber Hayri, bir bahane uydurularak Üsküdar’daki Paşakapısı Cezaevinden Sultanahmet Cezaevine getirilmiştir. İkinci günü ise, asılacağından gerek Berber Hayri’nin ve gerekse öbür tutukluların haberleri olmaması için, yine sudan bir ceza bahanesi uydurularak Berber Hayri kapalıya, yani kapalı denilen tek başına kalınan bir hücreye konulmuştur. İzlencenin günü, asılma şenliği için gereken son işlemler yapılmış, görevliler hazırlanmıştır; asma için gerekli araçlar, gereçler sağlanmış, asılma yeri düzenlenmiş, asılma işleminin görevlileri çağrılmış ve ibret dersi alarak vicdanı erince kavuşacak olan halka asılma yeri ve zamanı gerek basın yoluyla, gerek el altından duyurulmuştur. Dördüncü gün ise, Sultanahmet alanında daha bir gün önceden başlamış bulunan olağanüstü şenlik ve gösteriler arasında Berber Hayri’nin darağacına çekildiğini gören kalabalık, hem ibret dersi, hem de “Oh, biz kurtulduk!” diyerek duyduğu sevinçle geniş bir soluk almıştır.

İşte, durumlar böyleyken böyledir, şöyle şöyle olmuştur diye tüm olup bitenleri yüce katınıza bildireceğiz efendilerimiz deyip başlarız söze.

Yazarın notları

Sondeyiş

Ey Okurlarım, selam olsun sizlere ! Söylenmiş bütün selamlar, verilmiş ve alınmış bütün selamlar üzerinize olsun ! Karada, denizde, havada ve yatakta ve hastanede ve uzayda ve ayda ve tüm gezegenlerde olanlara ve bundan sonra da olacaklara selam olsun !

İşbu Cumhuriyet dönemi Surnâme’sinin yazarı der ki, hukukun hukuk olduğundanberi ilk ve başlıca amacı, cezaya çarptırılan kişiyi değiştirerek iyi yapmak, düzeltmektir. Oysa bir suçluyu asmaksa, ona doğal hak olan değişme hakkını tanımamaktır. Ama bundan da kötüsü, doğanın ve toplumun değişmez anayasası olan sonsuz değişim yasasına inanmamak, yani ayaklarımızı bastığımız, havasını soluyup suyunu içtiğimiz dünyaya inanmamak ve yine inanmadığımız kendimizi de yadsımaktır.

Öyküsünü okuduğunuz Berber Hayri, ibret dersi alması için Türkiye’de halkın gözü önünde son asılan kişidir.

Berber Hayri’nin asılışını, halk önündeki son asılma olması bakımından önemli gördüğümüzden, bu son asılma şenliğini dilimiz döndüğünce anlatıp betimleyerek kültür tarihimiz için bir belge olarak saptamak istedik.

Şimdilerde Burhaniye denilen eski adıyla Kemer ilçesinin Ören mahallesinin Sunar konutlarının bir evinin bir odasında, 1973 yılının 13 Şubatını 14 Şubatına bağlayan Cuma gecesi yazmaya başladığım işbu Cumhuriyet dönemi Surnâme’sini, zaman zaman yazarak, zaman zaman yazmaya aralar vererek, Çatalca ilçesinden çıkan yolun dört kilometre sonrasında kurulmakta olan Nesin Vakfı’nın yönetimevinin bir odasında, 1975 yılının 19 Eylülünü 20 Eylülüne bağlayan Cuma gecesinin sabah saat 3’ünde yazıp bitirdim.

Daha daha nicelerini ve daha da iyicelerini yazmaya benim yaşamım yete, sizin de onları ve daha başka yazarların nice yüzlerce yapıtlarını okumaya yaşamınız elvere, kendimizi ve çevremizi değiştirerek yaşayalım güle güle ! Eksiklerim bağışlana, artıklarım hoşgörüle !

Aziz Nesin Çatalca - 20 Eylül 1975

Eleştiriler ve yankılar

Yankılar

ÇEKİLENLERİN ARKASINDAKİ YIKINTI

Sadun TANJU

Kuşkusuz, anlayışsızlık, sevgisizlik, sertlik, haksız çıkarların korunması uğruna gösterilen direnç, değişim zorunluğunu kamçılıyor ; değişimi durdurmak isteyenler, haksızlığı ve adaletsizliği arttırdıkları ölçüde kendi egemenliklerinin sonunu hızlandırıyorlar. Ama bir gerçeği de görmezlikten gelemeyiz. Her şey büsbütün çürüyor ve kokuyor, acı büyüyor, çekilenler yakıp yıkarak geriliyorlar.

Böyle bir çekilişin, tarih sahnesindeki çürüyüş ve kokuşun kara mizahını yapmak isterdim. Aziz Nesin’ inki gibi bir güçle. SURNÂME’sini okudunuz mu bu büyük mizah ustamızın bilmem. Sadece onu okumakla, insanları, toplumu, yaşamı sevgisiz ellere, boş kafalara ve sadece belli bir amaç için geçerli sayılan değer yargılarının egemenliğine terk etmenin ortak sorumluluğunu tâ içinizde, beyninizde duyabilirsiniz.

BİR ASMA TÖRENİ

Surnâme, bizim geleneğimizde, sevinçli olaylar nedeniyle yapılan büyük halk toplantılarının hikâyesidir. Aziz’ in Surnâme’ si ise, Sultanahmet meydanında bundan yıllarca önce yapılan bir idam töreninin anlatımını içermektedir. O günü çok iyi hatırlarım. Görülmemiş bir panayır manzarasıydı. Aziz’in dediği gibi 60-70 bin kişi, Çırpıcı çayırına, Göksu’ya, Kâğıthane’ye Hıdrellez safasına gider gibi Sultanahmet’e yayılmıştı. Geceden yerler tutulmuştu. Çocuklar, kızlar, kadınlar, her yaşta erkekler, satıcılar ortalığı şenlik yerine döndürmüştü. Bütün bunlar Berber Hayri’ nin asılışını görmek içindi. Adaletin mülkün temeli olduğu bir kez daha anlaşılacak, o temel üzerindeki ortak yaşam kutsanacaktı. Berber Hayri denilen bu canavar altı yaşında bir çocuğun ırzına geçip onu boğmanın cezasını canıyla öderken, ülkedeki bilcümle suçların ve suçluluğun kefareti verilmiş olacaktı. Oysa Aziz’in Surnâme’sinde yazdığına göre, dört yıl önce suç işleyip dama tıkılan berber çırağı ile, dört yıl sonra hücresinde ölümü bekleyen Berber Hayri başka başka insanlardı. Şimdi, dört yıl içinde değişmiş, gerçek bir insan olmuş çocuğu asacaklardı. Dört yıl önce, kendisini yalnız hissettiği için camgöz bir cinsi sapığın belasından kurtulamayıp ırzını kaybettiği için, intikamını, kendisine bela olan adamın küçücük çocuğundan almayı tasarlamış olan acınacak bir kurbandı. Oysa, dört yıl içinde, mapusane hayatı ona yeni bir biçim vermiş, bazı rastlantılar, siyasi mahkûmlarla görüşmenin olanakları onu düşün yönünden geliştirmişti. Paşakapısı Cezaevinde tanıştığı Ragıp Usta’nın “insan koskocaman canlı bir çöplüktür oğul, ama en pis, en iğrenç olanının içinde bile, ta derinde, dünyalar değerinde bir cevher vardır, marifet bu cevheri bulup çıkartmadadır ” sözlerini anımsıyordu ve son isteğini soran savcıya “neye yarar ki, başka bir insanı asıyorsunuz” diyordu.

İnsan değişsin deriz, değişeni de asarız biz.

15 Mart 1976, Cumhuriyet

YENİLEMELER

Sami N. ÖZERDİM 1960 öncesinde, Ulus gazetesinin arka sayfasında “Ciddiyet” başlığı altında bir mizah sayfası düzenlenirdi.

Bugün, Aziz Nesin’in iki yeni kitabını okurken nedense “Ciddiyet”i anımsadım. Adından dolayı... Aziz Nesin bir “Surnâme” yazmış. Başı hiç yoktan derde uğramış genç bir berberin asılmadan önce hapishanedeki serüvenini, asılacağı gün de nerdeyse bir şenlik havası içinde bütün İstanbul halkının alana dolduğunu anlatıyor. Seyyahatname olarak nitelediği Duyduk Duymadık Demeyin adlı ikinci kitabı ise ; İstanbul’u gezmeye gelmiş bir Amerikalı kadının başına gelenleri çiziyor. İlk kitabın acı havasını ikincinin eğlenceli anlatımı dağıtıyor sanılmasın. Aziz Nesin’in mizah ustalığı bu kitapta da yansımakta. Ne var ki, okudukça içime sıkıntı girdi. Çünkü, mizah, asıl niteliği olan “ciddiyet”iyle sarmıştı beni ! Büyük kentin

– dolayısıyla Türkiye’nin – aksaklıkları bu kitapta sergileniyordu. Surnâme’ de, yazarın bütün insancıllığının da belirdiğini ekleyeyim.

Mayıs 1976, Ozanca

“ŞENLİKLE” ADAM ÖLDÜRME

Orhan BARLAS

Sorun : Ölüm Cezası... Tartışan : Aziz Nesin. Burada şöyle bir durup düşünmek iyi olur.

Surnâme çıkalı en azından bir altı yedi ay oldu. O gün bu gündür bu betik üzerine bir eleştiri beklerim... Gerek hukukçulardan, gerek edebiyatçılardan... Bir Sadun Tanju’nun duygusal yaklaşımını anımsıyorum. Belki başka yazılar da çıkmıştır, benim gözüme çarpmadı. Doğrusu ilginçtir ; Aziz Nesin’e değgin çok az eleştiri, araştırma, inceleme yayımlanır. Geçenlerde okudum, bir öykü yazarımız üzerine ikinci “doktora tezi” hazırlanıyormuş. Kafam karıştı, ya ben çok düzensiz, yetersiz bir okuyucuyum, ya da eleştirmenlerimizin, araştırmacılarımızın ilgi odakları benim kavrayamadığım değerlerimiz üzerinde toplanıyor. Oysa, bana kalırsa Aziz Nesin bir “önemli” kişidir... yalnız bir yazar olarak değil, bugün Türkiye’de yaşayan üç beş önemli kişiden biridir bence... Gene de eleştirmenlerimiz, edebiyat bilginlerimiz onun ürünlerine el atmaktan pek tat almazlar. Bana göre bu tutumun birtakım yazınsal nedenleri var, bunları tartışmanın yeri burası değil. Zaten Surnâme için beklediğim ilgi onun yazınsal değerinden değil de, “hukuk”a ilişkin yönü yüzünden...

Surnâme’nin nerdeyse bir tek ana konusu var : Ölüm Cezası. Nesin, Ölüm Cezasına değgin görüşlerini, inançlarını bu yapıtta toplamış... Ne var ki yazar, öncelikle bir “anlatı” ustası olduğu için, düşüncelerini bir öykünün olanakları içinde bizlere iletme yolunu seçmiş. Üstelik Surnâme’de değişik, “bugün için yeni” bir anlatı biçimi kullanmış. Bunu açıklamak için Surnâmenin ne olduğunu anımsamalıyız. Tanımı yapıttan aktarıyorum : “Bilindiği üzre Surnâme, Osmanlılar çağında, evlenme, düğün-dernek, sünnet gibi sevinçli olaylar dolayısıyla, halkın da katılmasıyla yapılan ve bikaç gün süren zengin şölenleri, renkli törenleri, büyük eğlenceleri, olağanüstü gösterileri, bütün bu şenlikleri betimleyip anlatan kitaplara denilir. Yani Surnâme, kısacası düğün kitabı demektir. Kolayca anlaşılmaktadır ki, bu düğünler, başlık parası veremeyip yavuklusunu kaçırdığı için dama düşenlerin değil, sultanların, şehzadelerin düğünleridir.”

Oysa Aziz Nesin’in Surnâmesinin konusu düğün-dernek, sünnet değil, bir ölüm cezasının infazı. Aziz Nesin bunu da şöyle anlatıyor : “Bu Surnâme’de Berber Hayri denilen bir ırz ve namus düşmanının Sultanahmet alanında nasıl asıldığını ve bu asılma sırasında, ‘Çok şükür, hak-hukuk yerine geldi, aramızdan bir ahlaksız daha eksildi de, biz de yakayı kurtardık ; şimdilik sırayı savdık ! ’ diyerek seyircilerin gösterdiği sonsuz sevinci ve ‘İşte namussuzların sonu budur ! ’ diyerek adli ve idari makamların ve onların yanında cumhuriyet savcısının ve onun yanındaki candarma komutanının ve candarma komutanının yanındaki imamın ve imamın yanındaki Cellat Çingene Ali’nin halka ibret dersi vermek için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayarak, büyük bir görevseverlikle, asılma işleminin yerine getirilmesinde gösterdikleri insanüstü çabaları ve asılma törenini ve seyircilerin şenliğini bütün ayrıntılarıyla pek canlı olarak anlatmaya çalışacağım ki, işbu darağacına çekilme törenini görmeleri kısmet olmayan halkımız da, sanki işbu töreni görmüşlercesine gözünde canlandırarak adaletin nasıl yerine getirildiğini öğrenip temiz vicdanları rahat ede !”

Elbette Surnâme’de salt bu tören, bu infaz olayı ele alınmıyor. Ölüm cezası verilmesine yol açan eylem de (suç da), bu eylemi yapan suçlu da baştanberi “hikâye” ediliyor. Aslında ölüm cezasının bazı kişilerde uyandırdığı irkilme, tiksinme duygusunu, salt infazın insanlık dışı koşullarıyla yorumlayamayız. Bu yorum “olgu”yu bir ucundan, yarım elle tutmak olur. Surnâme’nin büyük etkinliği de, suçun niteliği, suçlunun geçmişi ile, “ölüm cezasının yerine getirilmesi töreni” arasındaki akıldışı dengenin anlamsız nedenselliğin ya da çelişkinin ustalıkla verilmesinde...

Oldum olası hukukçular, düşünürler, ölüm cezasını, genel çizgileri ile “bu ceza iyi midir, değil midir ?” “yararlı mı, gerekli mi, zorunlu mu, değil mi ?” açılarından ele alır, tartışırlar. Yıllarca ben de böyle düşündüm. Bugün bu tartışmalar bana büyük oranda “okulcul” (scolastique) geliyor. Aziz Nesin’in Surnâme’deki savı ise, başta göze çarpan çizgisi ile, özetle şöyle (başta göze çarpan diyorum, çünkü enine boyuna başka tartışmalar, çözümlemeler de var) : “Ölüm cezasıyla ortadan kaldırılan insan suç işleyen insan değildir ; çünkü insan sürekli olarak değişir, yenilenir. Örneğin, suçla ölüm cezasının infazı arasında şöyle böyle üç dört yıl geçerse, toplumun bile bile, soğukkanlılıkla öldürdüğü insan, gerçek suçlu değil, bambaşka biridir. Öyle ise bu ceza yalnızca haksız, yararsız değil, hem de anlamsızdır, saçmadır.” Görülüyor ki bu yaklaşım bir bakıma eytişimseldir, çünkü sürekli değişim yasasına dayanır ; bir bakıma “düşünseldir” çünkü sorunu toplumsal, ekonomik koşulları içinde değil, soyut olarak ele almaktadır. Nitekim suçluyla “ceza gören insan” ayrılığı yalnız ölüm cezasında değil, tüm cezalarda uygulanabilir bir görüş... Doğrusu bu kapsam yayması pek yanlış da sayılmaz.

Sanıyorum, “ölüm cezası tartışmalarını” yararlı, etkili bir çığıra sokmanın önde gelen koşulu, bu cezanın hangi toplumsal, ekonomik, siyasal durumlarda “var olduğunu”, artıp eksildiğini saptamaktır. Ali Sirmen’in Camus’la Koestler’den çevirdiği İdam adlı yapıtta bu konuda çok ilginç örnekler var. Pontecorvo’nun İsyan adlı filminde üç idam sahnesi gösterilir. Üçü de siyasal nedenlerle, başta birinin başı balta ile kesilir, ortada, ikinci kurşuna dizilir, sonra bağımsızlık savaşı veren üçüncü “siyasi” ipe çekilir. Burada gene Surnâme’den bir alıntı yapacağım : “1882 yılında Trieste Fuarının açılışında el bombaları attığı için idam cezasına çarptırılan bir suçlunun affı için Avusturya imparatoruna yazdığı mektupta Victor Hugo şöyle diyordu : ‘İdam cezası yirminci yüzyılın yasalarından silinecektir. Geleceğin hukukunu bugünden uygulamak ne güzel bişey olur ! ’ ”

Yanılmıyorsam, ya TBB yıllık raporlarından birinde ya da başkan Faruk Erem’in raporunda şöyle bir tümce vardı : “Ölüm cezasının tarihi sürekli bir İLGANIN tarihidir.”

Şunu demek isterim : Ölüm cezası, gerek zaman gerekse yer bakımından, belli ülkelerde işliyor, belli ülkelerde ortadan kalkıyor, azalıyor ya da çoğalıyor. Öyle ise bu cezaya yol açan ekonomik, toplumsal, siyasal koşulları bilimsel nesnellikle saptamak, ölüm cezasına karşı gelmek – ya da savunmak – için çok yararlı ipuçları getirecek (giderek bu konuda etkili bir tartışmanın kaçınılmaz yöntemi budur da denebilir.) Burada ayrıntılara girmeyeceğim, hemen aklıma gelen birkaç soruyu sıralayacağım : Şu anda yeryüzünde ölüm cezası nerelerde var, nerelerde yok ? Nerelerde ölüm cezası apaçık uygulanır, nerelerde bu iş gizli-kapaklı veya dolaylı olarak yapılır ? Ölüm cezası, gerek karar aşamasında gerekse infaz aşamasında azalıyor mu, çoğalıyor mu ? Hangi koşullarda, durumlarda artıyor ya da eksiliyor ? Güncel olaylara üstünkörü bir göz atmak bile epeyi aydınlatıcı olacak... Bir ülkede, bir darbe girişimi savı ile hemencecik seksen kişi kurşuna dizilmişse, bir başkasında uyuşturucu madde suçundan ayda on kişi asıldığı halde, bu suçların kökünü kazımak şöyle dursun gitgide arttığı söyleniyorsa, bir üçüncü ülkede gözaltına alınan yüz kişiden yetmişi açıklanamaz nedenlerle evine dönemiyorsa, gene bir başkasında sokaklarda, bayırlarda çarpışmalarda ölenlerin sayısı durmadan artıyorsa... artık sormak gerekir : Bu ülkeler ne biçim ülkelerdir ? Toplumsal yapıları nasıldır ? Kimlerin eliyle, hangi yöntemlerle yönetilirler ?

İnsanoğlunun, toplu halde, düşüne taşına, yasal yoldan bir başka insanı (hemcinsini) öldürmesi, öldürebilmesi bir önemli olgu... Bu olgu üzerinde yalnız hukukçular değil, birçok düşünürler, sanatçılar, aydınlar, yıllardır enine boyuna kafa yorar, tartışır dururlar. Surnâme, hem ele aldığı konu, hem de bunu işleyiş biçimiyle çok seçkin bir yapıt. Bizde bir eşi-benzeri var mı, yok mu, bilmiyorum. Yeryüzünde de ölüm cezasını işleyen sanatsal çalışmaların sayısının çok yüksek olduğunu sanmam. Bir hukukçunun, ölüm cezası üzerinde kafa yormadan, işine ve çevresine karşı sorumluluğunu yerine getirebileceğine de inanmıyorum. Bu yüzden de Surnâme’nin, yalnız edebiyatseverleri, Aziz Nesin’i beğenenleri değil, biz hukukçuları da çok yakından ilgilendiren, övülmeye, kutlanmaya değer başarılı bir yapıt olduğu kanısındayım.

Temmuz - Ağustos 1976, İstanbul Barosu Dergisi

SURNÂME, AZİZ NESİN

Atilla ÖZKIRIMLI

Bir edebiyat sözlüğünde “surnâme” şöyle tanımlanıyor : “Surnâme yahud Sûriyye : Düğün, ziyafet, şenlik gibi şeyleri tasvir için yazılan manzum ve mensur yazılardır.” (Edebiyat Lügati, Tahir-ül Mevlevi). Aziz Nesin de “Surnâme”sini şöyle tanıtıyor : “İşbu Surnâme, Berber Hayri adlı bir ırz ve namus düşmanının Sultanahmet alanındaki asılma şenliğini betimleyip anlatır.” Görüldüğü gibi özde önemli bir ayrım var, aradaki benzerlik biçimsel. Gerçekten Aziz Nesin gerek kuruluş, gerekse anlatım olarak eski “surnâme”lerden ustaca yararlanmış.

Kuruluş olarak, dedim... “Surnâme”nin bölümlenişi, eski yapıtların tıpatıp aynı. Önce bir “Öndeyiş”, sonra kitabın yazılışının nedeninin açıklandığı bir “Giriş”, daha sonra ise, “Bu bölüm falanı filanı bildirir” kalıbının korunduğu bölüm başlıkları, ardından kitabın bitiriliş tarihini bildiren “Sondeyiş”. Anlatım olarak da, konuşmaların en aza indirilerek betimlemelerin, olayların aktarılması. Bu yönüyle bir ustanın, geçmişteki kültürü çağdaş bir yorumla değerlendirişinin somut örneği “Surnâme”.

Bu son kitabında, Berber Hayri’nin, işlediği suçtan başlayarak hapisanedeki yaşamını, hazırlıklarıyla üç gün süren asılma şenliğini ayrıntılarıyla anlatıyor Aziz Nesin. Hayri’yle birlikte hapisanedeki öteki hükümlüleri, hapisane koşullarını, asılma dolayısıyla adalet bürokrasisinin işleyişini de betimliyor. Bir kara mizah örneği “Surnâme”. İnce bir yergi, zekice bir taşlama, buruk bir gülümseme. En önemli yanı da kitabın başındaki Hayri’yle asılan Hayri’nin bambaşka bir insan olması, bir değişimin ustaca verilmesi.

17 Temmuz 1976, Cumhuriyet

SURNÂME

Aziz Nesin’in son kitabı, küçük bir çocuğun ırzına geçip sonra da onu boğan ve bunu asılmakla ödeyen Berber Hayri’nin hikâyesi. Biz ilk önce Surnâme’nin anlamını deşelim : “Bilindiği üzre Surnâme, Osmanlılar çağında evlenme, düğün-dernek, sünnet gibi sevinçli olaylar dolayısıyla, halkın da katılmasıyla yapılan ve bikaç gün süren zengin şölenleri, renkli törenleri, büyük eğlenceleri olağanüstü gösterileri, bütün bu şenlikleri betimleyip anlatan kitaplara denilir.” Yazar böyle diyor. Günümüzde böylesine eğlence kalmadığından usta mizahçı bunu günlük bir olaya indirgeyerek yansıtmış. Günümüz hapishanelerinin gerçekçi bir kesidini verirken, kişilerin mizahını vermiş. Mahpus damında insanların acımasızlığı, hepsi buraya bir suçtan düşmüşken birbirlerini kınamaları, insan psikolojisinin bu en önemli eğilimini sunması yönünden ilgi çekici. Dam ağalarından tutun, buralardaki bozuk düzene varıncaya kadar, mahkûmların yaşamını, düşündüren mizah türüyle bu kitapta bulabilirsiniz. Satırların arasına, dikkatinizi verdiğinizde ilk rastladığınız, mahkûmların birbirlerini birer mahkûm değil de savcı edasıyla suçlamalarıdır: “Ne yapsınlar, uyanık olmak gerek, burada liman balığı gibi olacaksın, hem oltaya tutulmayacaksın, hem de iğneye pisleyeceksin.”

Aziz Nesin, 1915’de İstanbul’da doğdu. Kuleli Askeri Lisesini ve Harp Okulunu bitirdi. Hikâye, oyun ve roman türünde ürünler veren Nesin, şimdi İstanbul’da serbest yazarlık yapmakta. Aziz Nesin Vakfını tamamlamaya uğraşmaktadır. Altın Palmiye (İtalya), Altın Kirpi (Bulgaristan), Krokodil (Moskova), Karacan Armağanı ve Türk Dil Kurumu armağanlarını kazanmıştır. En verimli yazarlarımızın başında gelir. Kitaplarının sayısı 60’ı aşmıştır.

25 Temmuz 1976, Hürriyet eki

BOOKS ABROAD (Uluslararası Edebiyat Dergisi)

Talat Sait HALMAN

Darağacı mizahı, Türkiye’de sağlık ve esenlik içersinde gelişmekte. Ünü büyük yergici Aziz Nesin, Anglo-amerikan edebî çevrelerinde gerçek gücü oranında tanınmayan, buna karşın Avrupa çevrelerinde ve Orta Doğu’da olağanüstü bir üne sahip olan bu yazar, son büyük yapıtında halka açık bir idamın, kişisel zayıflıklara ve toplumsal haksızlıklara yöneltilebilecek geçerli bir yergi biçimi olduğunu kanıtlıyor.

Aziz Nesin (D.T. 1915), daha bir araya toplanamamış yüzlerce öyküsü, araştırma yazıları, incelemeleri, şiirleri bir yana bırakılırsa, yaşamının her yılı için bir kitap veren, yorulmak bilmez, verimli bir yazardır. Surnâme ise, yazdıklarının en iyilerinden biri. Acı mizahın bu usta işii yapıtı, oğlancı Berber Hayri’nin bir çocuğa tecavüz etmesi sonucu asılmaya gidişini anlatır. Hayri’nin Sultanahmet alanında (İstanbul’da) asılma olayı, bir şenlik niteliği kazanacaktır. Kitabın adı da bilinçli olarak inceden inceye bir alay taşımaktadır ; Surnâme, Osmanlı döneminde, halk şenliklerini anlatan bir dizi minyatüre ya da şiirle anlatıma verilen addır.

Nesin, taklit edilemez üslubuyla, ikiyüzlülük, yalan dolan, kendini beğenmişlik ve aldatmacayla alay etmektedir. Bütün bunları açığa vururken yaptığı suçlamalar öylesine etkili olmaktadır ki, cinsel sapık, yaptığı sapıklıklar içersinde, yalnızca savcı, yargıç ve cellattan daha insafsız görünmekle kalmayıp, öylesine ciddi bir olayda, canavarları bile utanca düşürecek duygularla cümbüş yapan seyircilerden bile daha masum kalmaktadır.

Surnâme, bırakın kahramanlığı, dürüstlük imâsında bile bulunmuyor. Haksızlıklara, adaletsizliğe karşı suç işleyen haksızlık ve adaletsizlik alegorisi, saçmanın üstün biçimde sahnelenmesidir. Böylesine ciddi bir öykü, kolaylıkla gözyaşları içersinde bir melodrama, ya da edebi sadizm içersinde budalaca bir denemeye dönüşebilirdi. Oysa, bir mizah sihirbazı olan Nesin, kelimelerinde ve anlattığı sahnelerde de bir büyücü ustalığına sahip. En dehşetli, korkunç bölümler bile onun elinde onaylanan gülümsemelere, kişinin kendi kendini tanımasına, insanoğlunun evrensel kusurlarını stoik bir biçimde kabullenmesine dönüşüyor. Surnâme’deki birçok bölüm, doğrudan Krafft-Ebing’den çıkmış olabilir. Ancak, Nesin’in ustalığı, klinik bir vaka hikâyesi olan olayı, okurken can sıkıntısına düşmekten her zaman kişiyi kurtarıyor. Kitabın sonunda, komedinin neden olması beklenen o klasik boşalım yoksa da, mizah bir kurtarıcı oluyor, bütünüyle çirkin dünyayı kurtarabilecek tek güzel kurtarıcı.

Son bir avuntu da, yazarın da büyük bir açıklıkla belirttiği gibi, öylesine acayip biçime soktuğu asılma olayı, gerçekte Türk tarihinde son oluyor. Tek önemli yanı, Nesin’e kara mizahın mükemmel bir örneğini yaratmasında etken oluşudur.

Ekim 1976 (İngilizceden çevrilmiştir)

TÜRKİYE’DE YILIN YAPITI

Tahsin SARAÇ

Surnâme, Osmanlı döneminde, sultan çocuklarının sünnet ya da evlenmeleri dolayısıyla düzenlenen her türlü şenlik ya da töreni belirleyen genel bir adlandırmadır. Dünyaca tanınan ünlü Türk yazarı Aziz Nesin, romanında bunu bir asılma töreni haline getiriyor. Berber Hayri, kötü ve acı bir rastlantıyla kendisini suç işlemiş durumda buluyor günün birinde.

Tutukevinde, ilk zamanlarda ezilip horlanmaktadır hep. Ama sonunda bir kahraman olarak çıkar karşımıza. Onu kendisine karşın bir kahraman durumuna getiren çevresidir. Ama, daha sonraları Hayri siyasal tutuklularla tanışır, onlardan insanlık, erdem ve bilim kavramlarını öğrenir. Bu andan itibaren, yaşamında bir dönüm noktası başlar. Bu idam mahkûmu, gözünde artık basit bir formalitenin yerine getirilmekten öte bir anlam taşımayan idamına hiç aldırmamaktadır. Bu çelişkiyi vurgulayan yazar, ısırıcı ama çok renkli bir dille eleştirdiği toplumdaki bireyin salt yalnızlığını ve bürokrasinin kokuşmuşluğunu gün ışığına çıkarıp sergilemektedir.

Bulletin International des Critiqes Littéraires 1976 No. 10 Haziran 1977 (Fransızcadan çevrilmiştir)

SURNÂME

Hasan İzzettin DİNAMO Aziz Nesin, Surnâme’yle mizahla ilgisi bulunmayan pek az yapıtlarından birini vermiş oluyor. Kerim Korcan’ın Tatar Ramazan’ı ile Linç’ini anmadan edemedik. Eğer bu iki kitap yazılmamış olsaydı Surnâme zor yazılırdı. Yazılsa bile havada kalabilirdi. Aziz Nesin, o iki romanın mapusane gerçeğini bütün anlamıyla yansıtmadığını görerek eksik yanlarını Surnâme’de vermeyi düşündü. Doğanın gösterdiği yönden, o çizgiden dışarı düşen kösnül şeytan, kültürün o güzelim kokularla süslü geometrik tarhlarını darmadağın eder.

Mapusanelerde uzun boylu yatmış olanlar, mapusane insanının, salt kösnül iblisin kızgın türküleriyle dopdolu olduğunu yakından bilirler. Demirlerin, yüksek duvarların dışında kalmış güzel fırsatların, özgürlüklerin her kırıntısı, her damlası, öç duygularıyla karışmış, birleşmiş bir kompleks bombasıdır. Cinsel doyunma isteği, kurbanların gözlerini karartır. Yazarımızın hikâyesinden dışarı taştık, ona gelelim : Pederasti denen erkeğin erkeğe karşı duyduğu sapık duygu, yolunu şaşırmış bu korkunç hayvan, yolunun üzerinde Berber Hayri diye bir zavallı gence denk gelmiş (rastlamış), delikanlı onun bıçağının hışmı altında eğilmek zorunda kalmış. Bu kez o da ünlü Drakula’nın vampirce ısırmasında olduğu gibi özdeş ısırma, kan emme hevesini edinerek daha çok öç almak tutkusuyla pederastın altı yaşındaki oğlunu kirletmiş, sonra da öldürmüş. Berber Hayri gerçeği, böylece bir toplumsal ateşten suç yumağı haline gelmiştir.

Türkçesi, vaktiyle mapusanede ırzına geçilmiş bir mapusane kuşu olan, şimdi serbest dolaşan eski sabıkalı, namuslu bir genç olan berberi suça doğru iteleyerek yepyeni bir kötülükler, cinayetler çığırı açmıştır. Berber Hayri’nin cinayetten mapusaneye düşmesiyle yeni bir gelişme gösteren mapusane gerçeği, serüven ; insancılı yerden yere çarparak çirkefler, çamurlar içinde sürükleyerek sürüp gitmiştir. Aziz Nesin, arasıra romanda kendi ihtisası olan mizaha yelteniyorsa da konu çok ağır bastığından bunda dikiş tutturamayarak yine ağırbaşlı edebiyata dönmek zorunda kalıyor. Yazarımız, bu romandaki birçok sayfalarda konuya büyük yazar olarak kalem çalmıştır. Aziz Nesin, kendisi de yaşamını uzun zaman mapusane kuşlarından biri olarak süslediğinden mapusane gerçeğini anlatırken konuya büsbütün egemen olmasını bilmiştir.

23 Aralık 1976, Cumhuriyet

[.....]

Selim İLERİ

Aziz Nesin’in “Surnâme”si ilginç bir taşlama. Bir başka açıdan da Aziz Nesin’in büyük bir anlatı ustası olduğunu, ne yazsa okuru etkileyebileceğini söylemek gerekiyor.

29 Aralık 1976, Politika

BİR ASILMA TÖRENİNİN BETİMİ

Radi FİŞ

Bundan beş yıl önce bir cumartesi akşamı Almanların “am Aleks” dedikleri Aleksander meydanında bulunan bir “milk bar”a uğradım. Büyük bir hayretle burada Almanca kadar Türkçe de konuşulduğunu gördüm. Batı Berlin’de çalışan Türk işçileri hafta sonunu geçirmek için Demokratik Alman Cumhuriyeti başkentine geliyor ve bu barda toplanıyorlardı. Çünkü buradaki fiyatlar keselerine daha uygun geliyor ve daha önemlisi, Batı Berlin’de resmen “gastarbeiter” yani misafir işçi sayılmalarına karşın burada kendilerine eşit vatandaş muamelesi yapılıyordu.

Oturduğum masada kendilerinden başka Türkçe bilen kimse olmadığı sanısında üç genç adam Türkçe konuşuyorlardı. Onların sırlarını istemeyerek dinlemiş olmamak için bu yanlış kanılarını düzeltmek zorunluluğunu duydum ve onlara Doğu Berlin’de misafir olarak bulunduğumu, Türk edebiyatı üzerinde çalışan bir Doğubilimci olduğum için Türk dilinin ihtisas alanıma girdiğini anlatmaya çalıştım. Doğubilimleri, edebiyat, bu yarı cahil insanlara hiçbir şey ifade etmiyordu ve gözlerinde bana bir güvensizlik belirdi. Fakat konuşurken Aziz Nesin’den ve hele İstanbul’da evinde onu ziyaretimden söz ettiğim zaman durum değişti ; yüzlerine bir dostluk ifadesi geldi, dilleri çözüldü. Gitmek üzere kalktığım zaman beni önemli bir misafir sayarak Türk âdeti gereği üçü de kalkarak kapıya kadar geçirdiler.

Aziz Nesin ; Türkiye’de azbuçuk okumasını bilenler arasında bu adı duymayan yok. Aziz Nesin adını anışından karşınızdakinin ne tür bir adam olduğunu rahatça kestirebilirsiniz. Kimisi gülümser, kimisi dişlerini gıcırdatır. Bununla beraber bu adı taşıyan kişi Türkiye’de ne nüfuz sahibidir, ne varlıklıdır, ne de kendisine bir sürü gaile yükleyen Yazarlar Sendikası Başkanlığından başka bir mevkii vardır. Tek varlığı kalemidir, tek gücü sözcüktür.

Şair, romancı, gazeteci, oyun, gülmece ve yergi yazarı : Aziz Nesin bunların hepsidir. Kendi ülkesinin en ünlü yazarlarından olmakla kalmaz, dışarda uluslararası gülmece yarışmalarında bir çok ödül almıştır : Bordigiera’da (İtalya) “Altın palmiye” Gaborova’da (Bulgaristan) “altın kirpi” ve Krokodil ’de bir çok başarıları. Yapıtları Avrupa’da ve Sovyetler’de birçok dile çevrilmiş, oyunları Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Azerbaycan’da oynanmış olan bu yazar, Moskova, Filipinler, Kahire ve Helsinki’deki Kongrelerde sesini duyurmuştur.

Elli üç yaşındayken elli üç kitap yazmıştı Aziz Nesin. Bugün altmış iki yaşında ve yanılmıyorsam bu makalenin başlığı olan Surnâme onun altmış yedinci kitabı oluyor.

İnsan böyle bir yazarın yeni bir yapıtıyla karşılaştığı zaman ondan alacağı zevki ve öğreneceği yeni şeyleri düşünür. Aziz Nesin’in bu yeni yapıtı bu beklediklerimizi sağladıktan başka bizi adeta şaşırtıyor. Biz ki otuz yıldan beri Aziz Nesin’in çeşitli üslûplarına, sınırsız hayal gücüne ve sanattaki cesaretine, kısacası her türlü süprizlerine tanık olmuşuz.

Yapıt, Osmanlı padişahlarının zamanında yazılan surnâmelerin bir parodisi olarak başlıyor. Bu surnâmelerde padişahların kızlarının düğünleri ve şehzadelerin sünnet düğünleri anlatılırdı. Aziz Nesin’in Surnâme’ si ise bir ahlak ve namus düşmanı olan Berber Hayri’nin idam törenini ve bu törendeki halkın sevincini, adaleti yerine getirmek ve halka ahlaksızlığın cezasını bulacağını göstermek için insanüstü çaba harcayan ilgili makamları, Candarma komutanını, imamı anlatıyor. Yazar böyle bir töreni görmemiş olanların bu yapıtı okumakla kendi gözleriyle görmüş gibi olacakları umudunu besliyor. Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki surnâmeler nasıl o zamanın gelenekleri ve töreleri için bir belge teşkil ediyorsa, Aziz Nesin’in Surnâme’ si de gelecek kuşaklar için bugünkü Türkiye Cumhuriyetindeki ahlak anlayışını gösteren önemli bir kaynak olur.

Yapıtın dolambaçlı bir parodi yöntemiyle süreceğini bekleyen okur birden gerçekçi anlatıma dönüldüğünü görür. Şimdi sahne bir cezaevi içidir. Hükümlülere sudan ve kendi paylarına düşen ekmekten başka bir şey verilmiyor. Parası veya dışarda kimsesi olmayan hükümlüler açlıktan ölmemek için ya paralı hükümlülerin hizmetine bakarlar yada varsa, cezaevinin atölyesinde çalışırlar, sözün kısası karınlarını doyurmak için her türlü çareye başvururlar. Azılı hükümlüler koğuşlara bıçak, şiş, esrar, eroin sokarlar, kumar oynatıp kazananlardan haraç alırlar, fedai besler, yatak hizmeti görmek ve şamar oğlanı olmak üzere gençleri kullanırlar. Cezaevindeki yaşam hakkında söylenenler ikinci elden edinilmiş bir bilgiye dayanmıyor. Türkiye’nin ilerici birçok yazarı gibi Aziz Nesin de fikirleri yüzünden birkaç kez kendini hapiste bulmuştur.

Heyecan uyandırıcı haberler vermeyi, cinayet olayları anlatmayı kendine iş edinen gazeteler, İstanbul’da Sultanahmet meydanında asılacak olan Hayri’yi “ahlaktan yoksun”, “doğuştan canavar” patolojik bir tip olarak sunarlar okura. Adam öldürmekten, ırza geçmekten, ihtilastan yatanlar, Hayri gibi alçak için asılmayı az bile görürler. O sırada cezaevine utangaç, korku içinde bir genç adam getirirler. Bu genç adam yaşlı annesine bakabilmek için babasından kalma bir berber dükkânı işletmekte idi.

Hayri idam hükmünün onaylanmasını beklediği dört yıllık süre içinde cezaevi cehenneminin her türlü çemberinden geçer. Bir ara o kadar umutsuzluğa kapılır ki intihara kalkışır fakat beceremez. Onu koruyan ve onu kullanan Kâmil’i vurmak ister ama onun yerine hiç de düşmanı olmayan bıçak kullanmakta usta İlhami’yi yaralar. O zaman Berber Hayri bütün İstanbul cezaevlerine ün salar ; artık bir yiğittir o, güçsüzleri ve yoksulları koruyan, sözünün eri, onuru lekesiz bir yiğit.

Aziz Nesin efsaneleri olduğu gibi kullansa idi Aziz Nesin olmazdı. Yazarlığı boyunca mitos yaratanların iç yüzünü ortaya koymuş, mitosların ne kadar gerçek dışı olduğunu göstermiştir. Bu mitoslar ister insanın doğuştan iyiliği veya doğuştan kötülüğü ile, ister ulusun bütünlüğüyle veya burjuva toplumunun adaletinin doğruluğuyla olsun.

Berber Hayri ne canavar, ne de kahramandır. Aziz Nesin’e göre doğuştan ne kahraman ne canavar adam vardır, varolan sadece insan ve koşullardır.

Aziz Nesin’in eskidenberi eğildiği sorunlar, çözümü güç sorunlardır. Bu romanda bu sorunların en gücünü seçmiş Aziz Nesin ; yani normal bir insanın vicdanının kabul edemeyeceği bir suçu işlemiş bir adamın içinde gene de insan yönü bulmak : Hayri bir çocuğu öldürmekten idama mahkûm olmuş. Yazar burada bütün sanatını ve insanın psikolojik yapısını anlama yeteneğini kullanarak, bir insanın hiçbir hareketinin – hatta insanlık dışı hareketinin bile – tek anlamlı olamayacağını, ve birçok koşullara bağlı olduğunu gösteriyor.

Neden yapıyor Aziz Nesin bunu ? Suçluyu haklı göstermek için mi ? Hayır, bir adamın hangi koşullarda suça itildiğini anlamak için.

Hayri cezaevindeki zindanın idrar ve kanla katılaşmış toprağının üstünde yatarken bütün yaşamı boyunca istemediği şeyleri yaptığını düşünür. Yaşlı annesi için korkan Hayri, kendisine, bu za’fından yararlanmaya çalışarak tecavüz eden adamdan öc almak isterken bir çocuk öldürür. Adam öldürmekten ve tecavüzden ötürü cezaevine düşen Hayri burada kendisi tecavüze uğrayan kişi olur ve bir fahişe gibi kucaktan kucağa gezer. Bu iğrenç durumdan kurtulmak için intihar etmeye kalkarsa da başaramaz. Sırf erkekliğini kanıtlamak için sübyan koğuşundaki genç çocuklara musallat olur. Kan görmeye dayanamadığı halde azılı Kâmil’i öldürmeyi tasarlar fakat başka bir adamı yaralar. Bu kanlı kavgadan sonra bütün tutukluların önünde kendini tutamayarak ağlamaya başlar. Zindana kapatıldıktan sonra yalnızlık ve karanlık içinde ağlamak ister fakat ağlayamaz. “Neydi bu başına gelenler ?.. Niçin isteğince yaşayamıyordu ?”

Bu soru aklına takıldıktan sonra bir türlü rahat edemez Hayri. Keşke bütün başına gelenleri anlatabileceği, güvenilecek birisini bulabilse. Öyle birisi ki Hayri’nin içinden çıkamadığı şeyleri ona açıklasın.

Böyle bir adamı idamından az önce nakledildiği başka bir cezaevinde bulur. Bu cezaevinde yatan üç siyasi hükümlü öbürlerinden tüm tecrit edilmiştir. “Çünkü bu üç siyasi hükümlünün, hırsızlıktan, yolbağcılığından, sahtecilikten, soygundan, dolandırıcılıktan, insan öldürmekten, kalpazanlıktan, devlet malı çalmaktan, rüşvetten ve daha bin türlü suçlardan cezalandırılmış olan buradaki yüzlerce hükümlüye propaganda yaparak onları doğru yollarından ayıracaklarından, kendi bozuk düşüncelerini onlara da bulaştıracaklarından çekinildi.” Hayri onlarla görüşmek istediği zaman cezaevi müdürü onu caydırmaya çalışır. “Ben bile ben iken, onlarla sık konuşmaktan sakınırım. Sonra yazık olur sana evladım, gençliğine yazık olur.” Fakat sonunda Hayri’nin nasıl olsa asılacağını düşünerek izin verir.

Diğer hükümlülerin “ustam” dedikleri eski bir işçi Hayri için çok önemli olan sorunlara şöyle cevap verir : “Biz insanlar, hepimiz, her hücremizden görünmez milyarlarla iplikle topluma bağlıyız, toplumun bir katına bağlıyız, bizi o iplerin yönettiğini bilmediğimizden, özgür, bağımsız sanırız kendimizi. Sen bağımsız olaydın hiç o suçları işler miydin ?”

Bu sözler Hayri’nin ta ruhuna işler. İdamından önce anlar ki kötülük kötülükten çıkar. İnsanlığını tüm yitirmiş azılı Kâmil ve onun gibilerin bu denli zalim ve öfkeli olmalarının nedeni doğduklarından beri gördükleri tek şeyin kötülük ve insanlık dışı davranışlar olmasıdır. Bu yüzden şimdi onlar da öc almak isterler, ama toplumdan değil – çünkü toplum onlar için anlamsız bir laftır – bütün insanlardan, bütün dünyadan. Demek ki herşeye rağmen insanın iyilik duygusunu kaybetmemesi ve hem kendini, hem başkalarını anlaması gerekir.

Hayri üzülerek şimdiye kadar ne kendine, ne de başkasına bir iyiliği olmadığını düşünür.

İdamını beklerken cezaevinde geçirdiği dört yıl içinde Hayri başka bir adam olur. Kendini, dünyayı, insanları başka bir gözle görmeye başlar.

Bahar geldiğinde kuşların yavruları ortaya çıkar : Her sabah, Hayri, cezaevi avlusuna gelir ve herşeyi unutarak serçelerin yavrularını uçurmaya alıştırışını seyreder. “Ayak uçları üzerinde yükselip alçalarak bir yandan da kollarını kanat gibi çırparak serçe yavrularına seslenmeye başlar – Uç yavrum, uç ! Haydi uç canım, uç !”

Onun heyecanı yanındaki hükümlülere geçer, onlar da farkında bile olmadan kollarını kanat gibi çırpıp ayakları üstünde yaylanırlar. Yavrulardan biri uçunca bağıranların sevinç sesleriyle bütün cezaevi çınlar “sanki her uçan yavru serçeyle birlikte onlar da uçacaklarmış, özgürlüklerine kavuşacaklarmış gibiydiler.”

Aşağılanan insan onurunun verdiği acının yanı sıra, insanın layık olduğu bir yaşamın özlemini de dile getirttiği zaman Aziz Nesin trajik bir boyuta ulaşmaktadır.

Tecrübeli cezaevi yöneticileri biliyorlar ki idam kararı onaylanmış hükümlülerin aşırı davranışlarını önlemek için onları tecrid etmek gerekir. Bundan ötürü cezaevi müdürü Hayri’nin serçelere kendisini böylesine kaptırdığını gördüğünde “Artık zamanı geldi. Alın onu, götürün, farkına bile varmaz” der.

Adaleti yerine getirmek için ilgili makamlar hazırlık içindedirler. Bu işle görevlendirilen savcı liberal bir kişidir. Fırsat bulsa idam cezasının kalkması konusunu tartışmak isteyebilir. Fakat inanç başka görev başka. Yargıcı, imamı, avukatı, Adli Tıp temsilcisini çağırmak, infazın gününü, saatini saptamak ve asayişi sağlamak için emniyete Candarmaya haber vermek gerekir. Bürokrasi makinesi işlemeye başlar. Bürokrasi çarkının dönüşündeki her adımı belirtirken, Aziz Nesin büyük bir hiciv ustalığıyla her işin nasıl bir usül sorununa dönüşerek anlamını kaybettiğini gösterir. İşin önemi arttığı oranda (insanın yaşamından ve ölümünden daha önemli ne var ki !) kullandığı sözcükler ne olursa olsun bürokrasinin insanlık dışı niteliği belirginleşir.

“İnsancıl bir asma işi için neler gerekiyor ? Bir darağacı ve bir ip. İpin kalınlığı ve uzunluğu ne kadar olacak ? Başka neler ? Bu ipi yağlamak ve ilmikli halkanın kolay kapanmasını sağlamak için bir teneke zeytinyağ. Halka açık en son idam töreni dört yıl önce yapılmıştı. Her şeyin yeniden alınması gerekli. Para nerede ? Hangi ödenekten alınacak ? Herhalde 15129 sayılı maddede gösterilen ‘diğer alım ve giderler’den. Fakat bu maddedeki paralar harcanmış ve mali yılın sonuna gelinmiş. Acaba idam mahkûmu yeni yıl bütçesini mi bekleyecek ?”

Parasal işlerin kurdu olan cezaevi kâtibi bu duruma çare bulur : para Muhasebe-i Umumiye veznesinden avans olarak alınacak. Bunun için savcının imzasını ve mühürünü taşıyan bir yazı yazılması gerekir. Bu harcamalar nasıl belgelenecek ? Herbirinin faturası olmalı. Üstelik de İstanbul’un tek celladı Ali ortalarda yok. Derhal bulunsun.

Polisin binbir güçlükle bulduğu Ali bu işi üstüne almak istemiyor. Ali her idam için para almaktansa aylığa bağlanarak çalışmak istiyor. Fiyatlar bu denli artarken bu şekilde çalışmakla karnını doyuramıyor. Zaten son olarak astığı iki kişinin parasını alamadığı için isyan ediyor. “Madem paranız yok, ne diye adam astırırsınız ? Bedavadan adam asılır mı ? Hiç olmazsa celladın parasını verseler de adamların asılması bir işe yarasa.”

İyice bunalmış olan savcı : “Bu memlekette iş yapmak çok zor” diye söylenir.

Aziz Nesin’in yapıtındaki adaletin zaferi – darağacı onun simgesidir – ortaçağ misterlerinin fantastik ve korkunç bir parodisidir. İnsanın ölümü burada seyirlik bir şeye dönüşüyor. Törene katılan memurlar kariyerlerini düşünürler, eşleri giysilerini ; bilgin Türkologların kafalarında eski Altay Türklerinin milli törenlerine ait makalelerinin başarısı vardır ; yerli ve yabancı gazete muhabirlerinin aklı çekecekleri heyecan verici fotoğraflarda ve yazacakları makalelerdedir. Meydanda kimler yoktur ? Cambazlar, fahişeler, eroin ve kaçak Amerikan cıgarası satıcıları, Çin’den gelen çeşitli ucuz tüketim malları satanlar, poğaçacılar, baloncular ve fırsattan yararlanmak isteyen dolandırıcılar ve yankesiciler.

Aziz Nesin’in romanı gerek konu, gerekse kullandığı çeşitli üsluplar bakımından “paradokslar” üzerine kurulmuş. Polis tutanaklarının yanı sıra çok duygulu, şiirsel parçalar yer alır, Divan şiirindeki methiyeleri andıran parçaların yanı sıra da hiciv görülür. Yazar okuru şaşırtıp sarsmak ister. İster ki okur, insan haklarının ne olduğunu düşünsün ve topluma, toplum mitolojisine ne derece bağımlı olduğunu farketsin. Fakat kitabı kapattıktan sonra bir ikilik izleniminden kurtulamıyor okur. Milyarlarca iplikle topluma bağlı insanların davranışlarının bu toplum tarafından koşullandırıldığını iddia eden Aziz Nesin, bu kitabı yazmakla kendi iddiasının doğruluğunu hiç beklenmedik bir yoldan kanıtlamaktadır. Cinayetlere, şiddete, cinsel patolojiye olağan şeyler gibi bakan okurunu düşünmeye yöneltmek ve yerleşmiş izlenimleri silip atmak istediği zaman yazar kendini bir kısır döngü içinde buluyor. Bunun için romanın ilk bölümlerinde cinsel sapıklıklara ve cinayetlere büyük yer verildiğini, bunların bol ayrıntı, ve genellikle kriminoloji ve psikoloji kitaplarında rastlanan tıbbi gözlem ve açıklamalarla anlatıldığını görüyoruz. Öyle ki bu romanda suçu yaratan ve suçluyu yetiştirenin toplum olduğu gerçeği oldukça tek yönlü işlenmiş. Evet bu okulda (toplumda) herkese namussuz olması öğretilir. Fakat okulun birincisi olmak şart mı ? Okurken aklımıza böyle bir soru takılıyor, ama yazar için böyle bir soru yokmuş gibi.

Aziz Nesin’in son zamanlardaki özel sohbetlerinde ve konferanslarında savunduğu, insan hakkında, ne kadar kötü de olsa, her şeyin söylenmesi gerekir fikrini bu romanı ile karşılaştırdığımız zaman anlıyoruz ki kitabın kusuru sanatsal nedenlerle değil kendi ülkesindeki ilericilerin bazı felsefi sorunları iyi işlememiş olmaları ile ilgili. Son on yıl içinde ahlak ve insanlık anlayışının toplum tarafından koşullandırıldığını ortaya koymaya çalışan ilericiler bu koşullandırmanın diyalektik yönünü gözden kaçırıyorlar. Oysa bu durumda “karşıt bir eğitim” aynı toplumun içinde yeni bir sınıfsal ahlak anlayışı yaratır, bu da tersine toplumu etkiler. Bir çok ilerici yazarların yapıtlarındaki estetik ölçüler bu yüzden çarpıtılmış oluyor ve sanatsal hakikatin yerini psikopatoloğun ve Adli Tıp’ın hakikati alıyor.

Aziz Nesin romanını şöyle bitiriyor : “Daha, daha nicelerini ve daha da iyicelerini yazmaya benim yaşamım yete, sizin de onları ve başkalarının nice yüzlerce yapıtlarını okumaya yaşamınız elvere. Kendimizi ve çevremizi değiştirerek yaşayalım gülegüle ! Eksiklerim bağışlana, artıklarım hoşgörüle !”

Ünlü Türk yazarının bu yeni yapıtı kusurları ve meziyetleriyle bize dünyayı ve kendimizi düzeltmenin kolay bir iş olmadığını kanıtlıyor.

İNOSTRANNAYA LİTERATURA (Yabancı Edebiyat Dergisi) Eylül 1978 (Rusçadan çevrilmiştir)

AZİZ NESİN VE AZİZ GENET

Enis BATUR

“Yaşadığını Yazmak” sorununun dolayında bir süre tartışıldı geçtiğimiz yıllarda. Yanılmıyorsam Yaşar Kemal, yazarın has bir yapıta ulaşma yolunda yaşantısala sırt vermesi gerektiğini savunuyordu. Karşısavı Nedim Gürsel geliştirdi : Yeni Dergi’de yayımlanan bir yazısında, yazarın gerçekçiliğe varmak için yaşantısal deneyimi ile iç içe bir üretime geçmesinin zorunlu olmadığını belirtti. Alain Robbe-Grillet’nin martıları yazmadan önce, onları yakından izlemek amacıyla Atlantik kıyısına gittiğinde, imgelemindeki martılarla gözünün önündeki martılar arasında benzerliklerden çok ayrılıklar buluşunu örnek veriyordu Gürsel. Yazınsal metnin yapıntısal yanıyla yaşantısal gerçeği dengeleme payı arasındaki kesin ayrım üzerinde daha önce de durulmuştu. Demir Özlü, örneğin, “yazdıkça oluşan” bir yazın deneyinden söz açmıştı bir denemesinde. Gene de bu tartışmanın daha yalın, daha ele gelir bir düzlemde açılması, okuru olduğu gibi yazarı da “yazın nedir ?” sorusuna yaklaştırdığı için en azından, olumlu sonuçlar getirdi. Doğal olarak “yazdıkça oluşan” bir yazından ötesini düşünmek zordur, giderek “yazın başka bir yoldan oluşabilir mi ?” sorusu da bir yerde bu anlamı çok fazla olmayan önermeyi çürüğe çıkartmak için tamamlayıcı bir nitelik alabilir. Ama, yaşantısal gerçekliğin yazınsal gerçeği belirlediğini düşünmek nasıl yanıltıcı sonuçlar doğurursa, yazınsal gerçekliğin yaşantısal deneyimin büsbütün uzağında olduğunu savunmak da benzeri bulanıklıklara yol açabilir.

Aziz Nesin’in “Surnâme”sini okurken bunları düşündüm. Masallarını ve oyunlarını düşünürsek, Aziz Nesin’in ilk sarsıcı girişimi değil bu. Gene de, “Surnâme”yi “Memleketin Birinde”den ya da “Hoptirinam”dan ayıran önemli bir ayırtı var : Kitap boyu istediği ölçüde yapıntısala dayansın, Aziz Nesin tarihselliğin belirlediği bir olgudan yola çıkıyor burada : Cumhuriyet döneminin kamu önünde idam edilen son “konu”su Berber Hayri’nin ölümünden. Berber Hayri’nin yaşayıp-yaşamadığı, öyküsünün “Surnâme”de anlatılana uyup-uymadığı bir okurun, ya da bir yazınerinin sorunu değildir. Bu tür bilgileri başka bir düzlemde, yakın tarih belgelerinin ve izlenimci güncel dönemsellerinkinde aramak en iyi yoldur. Oysa “Surnâme” ne biridir ne de öteki yalnızca yazınsal bir yapıttır. Bu nedenle de, bu kitaptan beklenilmesi gereken gerçeklik ölçütü, yazınsal gerçekliğinkini aşamaz. Aziz Nesin, üzerinde durduğu tarihsel dönemi, ele aldığı tarihsel kesiti, olguyu ve uzantılarını, tersi kanıtlanmaz bir yazınsal gerçeklik olarak mı işliyor : Söz konusu gerçekçiliğin olsa olsa budur sınırı.

Günümüz anlambilimcilerinin en önemlilerinden birisi olan A.J. Greimas’ın Dilbilim dergisinin ikinci sayısında (1977) çok önemli bir yazısı yayımlandı : “Doğruluk Sözleşmesi”. Ne yazık ki Türkçe çevirisi sunulmayan bu yazıda Greimas, “Söylev, gerçek ve gerçekdışının, yalan ve gizin içine yazıldığı ve orada okunduğu kırılgan yer gibidir. Bu gerçeksilik kipleri önerenin ve öneriyi alanın çifte katkısının sonuçlarıdır ve iletişim yapısının eyleyenleri arasında iyi kötü bir denge kuran doğruluk sözleşmesi çerçevesinde oluşur” diyor. “Gerçekçilik” kavramının çerçevesinde yeni yaklaşımlar getiriyor Greimas : Bir yapıtın gerçekçi olmasının yanında, o yapıtın sahici olup-olmadığı, içerdiği anlatımsal tabakaların bu ölçüte emdirilip-emdirilemeyeceği de söz konusu edilebiliyor böylelikle. Kuşkusuz bir teraziden yoksunuz burada : Ele aldığımız yapıtın gerçeksiliğini enine boyuna hesaplayabilecek kesin birimler olmadığı gibi, bu gerçeksiliği güdülerimizin ötesinde bir yoldan sınamamız da olasılı değil bir yerden sonra. Gene de, okura önemli bir ipucu veriyor Greimas : “Bir söylevin gerçeksi (vraisemblable) olarak nitelenmesi herşeyden önce bu söylevin iç-düzenlenişine ve gerçek söylevlerin üretim-tüketim koşullarına bağlıdır”.

Aziz Nesin de, “Moby Dick” için yazdığı bir yazıda gerçekçilik üzerinde durmuştu. (Militan, 1975/2). Yadırgatıcı, yıllarını yazına vermiş bir kişiden beklenmeyecek ölçüde temel yanılgılarla dolu bir denemeydi bu. Nesin’in roman gerçekliği üzerine söylediklerinin tümüne değinmem, hiç değilse burada, olanaksız. Ama bu konuda öyle yargıları var ki, bırakalım Melville’in romanını, bunları kolay kolay herhangi bir roman için ileri sürmek bile hayli zor. “Yer yer düşsel ve şiirsel, yer yer de doğalcı gerçekçilikle anlatıldığı için, roman gerçekçiliği kalmamıştır” diyor Nesin, “Moby Dick” için. Oysa söz konusu olan yazınsal yapıtsa, burada “gerçeği-söyleme” ile “gerçek-gözükme” arasında belirgin bir ayrım vardır. Bir romandan, bir şiirden (varsa) saltık doğrular değil, kendi doğrularını bekler okur. Bu da kemikleşmiş, sınırları kesinlikle belirlenmiş yasalara bağlı olmaz : Bir yazarın gerçekçiliği onun düşlemeye koyulduğu yerden başlar çünkü.

“Surnâme”yi okurken, ister istemez bunları da düşündüm. Kitabın özellikle tedirgin edici bir yanı var : Gerçeksi olmayışı. Aziz Nesin, büyük ölçüde, “Surnâme”ye uzam olarak seçtiği tutukevinde ve buradaki yaşantısının üzerinde kurmuş anlatısını. Çevre betimlemesi dar, özel bir çerçevede gelişiyor böylelikle. Bu da okurda, ilk bakışta, Aziz Nesin’in bildiği bir çevreden söz ettiği kanısını uyandırıyor doğal olarak. Oysa, anlatı geliştikçe bu kanı sarsılıyor, yer yer ünlemli bir şaşkınlık, bir inanamazlık beliriyor okumada. Suçluların yaşama koşullarının, tutukevi içindeki bürokratik kesimin tepkilerinin, tek tek tiplerin betimine diyecek söz yok gerçi. Hele son bölüm, o kara mizahın seçkin bir örneğinin sunulduğu ibliscil şölenin anlatılış biçimi : Sanki her şey yıllar boyu olduğu gibi dondurulmuş. Aziz Nesin bir değnekle dokunup canlandırıyor Sultanahmet Meydanını. Nedir öyleyse “Surnâme”de okura gerçeksi görünmediğini savladığımız ?

İnsan. Aziz Nesin, öyle sanıyorum ki, temel boyutun işlenişinde düşüyor temel yanılgıya. Ne anlatının özeği olan Berber Hayri, ne de yeri geldiğinde ortaya çıkan ikincil kişilikler bireyleşememişler “Surnâme”de. Özellikle Berber Hayri’nin ve içine kavanoza daldırılır gibi sokulduğu tutukevi yaşantısının biçim alışında beliriyor bu bireyleşememe. Öyle ki, “Surnâme” bittiğinde, kişi kitabın tek kişisinin son bölümdeki cümbüş olduğunu düşünebiliyor. Oysa, Fethi Naci’nin de bir yazısında haklı olarak altını çizdiği gibi, bu tür romanlarda “herşey savsaklanabilir ama birey asla”.

“Surnâme”yi okurken bunları da düşündüm. Bir de Jean Genet’nin romanlarını, özellikle de “Gül Tansığı”nı. Genet’nin romanları da, “Surnâme” gibi suçluların iç ve dış yaşantılarını (“Özgür olmak, canlılar arasına sürgün çıkmaktır. Özgür olmak : Şarap içmek, sigara tüttürmek, kentsoylular görmek. Bana verilebilecek en yüklü cezayı yükledim kendi kendime. Bütün bir insan yaşamını bu dört duvar arasında geçirmek. Kimi yargılayacaklar yarın ? Adımı taşımış rastgele bir yabancıyı.”), tutukevi yaşamını ve eşcinselliği konu edinir. Genet’nin bu çerçevede Aziz Nesin’e göre bir ayrıcalığı varsa, o da “yaşadığını” yazmasıdır. Bütün bütüne yaşadığını mı yazar Genet, gerçekten de ? Bu soruya karşılık vermek ilk bakışta çok kolaydır. Sartre’ın “Bütün Yapıtları”na yazdığı dev önsöz (692 sayfa) “Aziz Genet” de ayrıntılarına inerek yazdığı için biliyoruz : Genet küçük yaşta “suçlu” ulamına alınmış, yıllarca tutukevlerinde yaşamış eşcinsel bir yazardır. Kuşku yok ki yaşantısal olandan yararlanmıştır Genet – nasıl tersini düşünebiliriz ? Ama kimseyi romancı yapmaya yetmez bu. Yetmez ya, yazdığını bilen romancı gerçeksi bir ürün ortaya koyma yolunda birincil koşulu yerine getirmiştir gene de.

“Surnâme”nin ikinci tökezleyişi doğrudan doğruya bu bağlamdadır işte. Berber Hayri’yi ve tutukevindeki suçluları bireyleştiremeden yaşamlarını anlatmaya koyulur Aziz Nesin. Gerçi iyi kötü tutukevi yaşantısını bilmektedir “Surnâme” yazarı, ama buradaki talihsizliği, öyle sanıyorum ki, yakından bilmediği özel bir kesite el atmasından kaynaklanmaktadır. Ve nasıl salt yaşadığını yazmak bir yapıtı gerçeksi kılmaya yetmezse, yazınsal düzlemde yaşamadığını yazmak, ya da, hiç değilse, böyle bir işe tanımadığı kesiti enikonu araştırmadan girişmek de aynı sakıncalı sonuca sürükleyebilir yazarı. Aziz Nesin’in bireyleştiremediği öteki “tip”ler olsun, bir başına Berber Hayri olsun, özellikle insan ilişkilerinde çarpık bir görünüm alırlar : Oluşmamış, taslak halinde kalmış, çalakalem varlıklardır bunlar. Genet’yi bu yazıda karşıt-örnek seçmemizin nedeni de bu : “Gül Tansığı” ya da “Çiçeklerin Azize”si suçlu, insan gibi ezik, ama gururlu, eşcinsel, belki özseverci ama öldürecek kadar öteki’ni sevebilen, sevecek kadar da değer verebilen varlıklarla doludur. Suçlu olmak, tutuklu olmak, bunun yanında da eşcinsel olmak : Çağımız düşünürleri, ilk ağızda da Michel Foucault ve Gilles Deleuze bu kapatılmış söylevler’in önemini yeterince vurguladılar son yıllarda. Genel, milyonlarca sınıra sürülmüş kişi adına, adsız bir kargış kavimi adına yazmayı başarabilen bu tansık kişisi ilk romanının başına yazmış söz alma gerekçesini : “Ölümü yaşamımı kesintisiz ağulayan Maurice Pilorge olmasaydı, bu kitabı hiçbir zaman yazamazdım”. Kim mi Maurice Pilorge ? Erkek sevgilisini 1000 frank için öldürmüş, yirmi yaşında da boynu vurulmuş bir er. Genet, gerçek’ten bir an kopmama erdemini aralıksız sürdüren çağcıl büyücü olarak duruyor karşımızda : Yirmi yaşında, sevmeyi de öldürmek kadar bilen, içini “ışık ve karanlıkla” dolduran yaralı kimliğe hiç de gizemci olmayan bir anıt dikiyor işte. “Surnâme”nin, salt etsel kaygılarla yanıp tutuşan, duyarlıktan bütün bütüne yalıtılmış, avına yalnızca onu yok etmek için tuzak kuran eşcinsel suçlularına gerçeksi olmaktan büsbütün uzak bir tragedya oynatıyor Aziz Nesin. Eşcinsel ya da değil, hiçbir insan koğuşu’nda, kapalı ya da açık, hiçbir evrende bu denli kabarık sayıda sevgi yoksunu insan barınamaz çünkü. Tutkunu olduğu suçlunun elindeki zincirin güle dönüştüğünü düşleyen Genet’den, bastırılanlardan yanaysa, öğreneceği pekçok şey var bu düzlemde düşünen kişilerin. İdeoloji aygıtları denilen kafesleri tek yönlü varsaymamamız, yazınsal yapıtın bunlardan soyutlanabileceğini sanmamamız gerek : Bir söylev, herhangi bir yoldan dışarıda bırakılıyor ve bu amaçla içeri alınıyorsa, temelde hedef tuttuğu egemen ideolojilere ters düştüğü içindir. Aziz Nesin’i genelde aynı yargıyla elbette bağlayacak değilim, ama ona bir soru yöneltmeden de edemeyeceğim burada : Kimin yanındadır “Surnâme” ?

Bu sorunun kanımca en akılcı sayılabilecek karşılığı, özde yanlış bir girişim olarak değerlendirdiğim “Surnâme”nin yeniden yazılmasıyla verilebilir. Buna da yaşanılmayanı imgeleme yoluyla gerçekleştirerek ulaşılabilir ancak. Bir çözüm de, her yazarın kendi gerçeğini başkasında eritme çabasında görülebilir belki. Jean Genet örneğin, şöyle bitiriyor “Gül Tansığı”nı :

“Harcamone öldü, Bulkaen öldü. Pilorge’un ölümünden sonra olduğu gibi çıkarsam, gidip eski gazeteleri karıştıracağım. Pilorge için olduğu gibi elimde berbat bir kâğıt, bir gri kül üzerine yazılmış kısa bir makale kalacak ve oradan infazın sabaha karşı yapıldığını öğreneceğim. Bu kâğıtlar onların gömütü. Ama isimlerini zamanın ötesine sürükleyeceğim. Bu ad, bir başına, nesnesinden sıyrılmış olarak kalacak gelecekte. Kimdi Bulkaen, Harcamone, Divers, kimdi Pilorge, kimdi Guy ? diye sorulacak. Ve isimleri, bin yıl önce kaymış bir yıldızın ışığının bizi tedirgin ettiği gibi tedirgin edecek. Bu serüven üzerine bütün söyleyeceğimi söyledim mi ? Bu kitabı bırakıyorsam burada, anlatılabilir olanı ardımda bıraktığım için. Geri kalan söylenemeyecek olandır. Susuyorum ve yalınayak yürüyorum.”

(1943, Tourelles Tutukevi).

AZİZ NESİN’İN “SURNÂME”Sİ

Prof. Dr. Gürsel AYTAÇ

“Surnâme”nin çağdaş Türk romanları arasında biçim ve konu bakımından özel bir yeri var. Henüz hak ettiği boyutlarda bilimsel bir incelemeye ve eleştiriye rastlamıyorsak, bunu herhalde “Surnâme”nin alışılagelmiş roman ölçütlerinin ötesinde oluşuyla açıklayabiliriz. Aziz Nesin, bu eserinde bir Batı anlatı türü olan romanı, Osmanlı anlatı geleneğinden bir türle, surnâme ile birleştirmiş, parodi tarzında bir sentezi denemiş ve bunu başarmıştır.

Diyalog biçimindeki iki sayfalık “Öndeyiş”, “Giriş” ve “Sondeyiş” dışında başlıklı sekiz bölümü var eserin. Başlıklar, bölümlerin konularını özetler nitelikte ve halk düzeyi günlük konuşma üslubuyla kaleme alınmış :

“Bu bölüm, Yargıtayın idam cezasını onayladığı Berber Hayri’nin akı karadan ayırt etmeye başladığı, onu bildirir” gibi.

205 sayfalık romanın ilk basımı 1976’da, ikinci basımı da 1980’de İstanbul’da yapılmış.

“Öndeyiş” de, anlatıcı, “vak’anüvis” kimliğini benimsediğini açıklıyor : “Çabuk gelsin, Çağırın vak’anüvisi !

– Hoop dedik...

Çağırdın geldik.”

“Surnâme” türü ve vak’anüvis kimliği romanın gerçekçiliğini, tarihi boyutunu vurgulamaktadır. “Giriş” te ve altıncı bölümde yazarın surnâme hakkında açıklamaları, tanımlamaları var :

“Bilindiği üzre Surnâme, Osmanlılar çağında, evlenme, düğün-dernek, sünnet gibi sevinçli olaylar dolayısıyla halkın da katılmasıyla yapılan ve bikaç gün süren zengin şölenleri, renkli törenleri, büyük eğlenceleri, olağanüstü gösterileri, bütün bu şenlikleri betimleyip anlatan kitaplara denilir. Yani Surnâme, kısacası düğün kitabı demektir.

Surnâmelerin içerdikleri ayrıntılı tasvirlerle daha çok kültür tarihi bakımından önemli edebi belgeler oluşu, onların nesnelliği çekicidir Aziz Nesin için :

“Kültür tarihimiz için çok önemli ve çok değerli bir belge olan bu Surnâme’yi kaleme alırken, gelecek kuşakların tarihten ders, bizlerden öğüt almaları için, doğrulardan kıl payı ayrılmadık.”

Surnâmeler hakkındaki bu açıklamalar roman dokusu içinde anlatı illizyonunun kasıtlı olarak kırılışını, yazarın okuyucu dikkatini anlattığı şeyden koparıp “nasıl” anlattığına yöneltmesini gerektirmektedir ki, edebiyat bilimi terimleriyle adlandırılırsa “romantik ironi” dir. Altıncı bölümdeki açıklama buna tipik bir örnek :

“Söz Berber Hayri’nin asılma şenliğinin en civcivli, en devingen ikinci gününe gelmişken, biraz da eski dönemlerdeki şenlikleri anlatan yapıtlarından konuşalım. İşbu Cumhuriyet Surnâmesi’nin giriş bölümünde açıkladığımız üzre surnâme, öbür adıyla suriyye yada şenliknâme, düğün dernek şenliklerini anlatan ve çoğu minyatürlerle bezenmiş yapıtlardır.”

Aziz Nesin’in “Surnâme” si, iç içe gelişen iki ana öğeden oluşuyor : Birincisi, insanın sürekli gelişim ilkesi gereğince değiştiği, dolayısıyla bir suçlunun ölüm cezasına çarptırılmasının çelişki olduğu, yani idam edilen kişiyle suç işlemiş olanın aynı kimse olamayacağı düşüncesini işleyen Berber Hayri’nin hikâyesi, ikincisi ise idam mahkûmunun karşısında öteki insanların, çevrenin tutumunu davranışlarını yansıtan, hicveden anlatı katmanı. Romanda iç içe geçmiş bir örgü oluşturan bu katmanlar, yazarın herbirinde uyguladığı farklı anlatım açısı, anlatım tutumu ve sunuş biçimiyle kendini gösteriyor.

Berber Hayri’nin hikâyesi, bir gelişim romanı (Entwicklungsroman) yapısı taşıyor : Roman kahramanın ırz düşmanı katil kimliğinden hayata, canlıya saygılı, duygulu bir kimliğine doğru gelişimini işliyor. Aziz Nesin, genel olarak insanın değişiminde çevreye çok önem veriyor, Berber Hayri’nin katil oluşu, ırz düşmanlığı şeklinde ortaya çıkan intikam hırsının da nedeni “çevre”dir. Suç motifini polisten saklayarak hak ettiğinden ağır bir cezaya çarptırılışının nedeni de çevredir :

“Polisteki, savcılıktaki sorgularında ve mahkemedeki duruşmalarında çocuğu öldürmesinin gerçek nedenini, yani babasından intikam almak için bunları yaptığını söyleyememesi bundandı; çocuğun babasının kendisine yaptıklarının duyulmasını istemiyordu, ölse bile bunu açıklamayacaktı. İsterlerse assınlar, ama hiçkimse onun bir sapığın isteklerine boyun eğmek zorunda kaldığını öğrenmesin... Çocuğun ırzına geçmek istediğini, bağırınca da korkudan çocuğu boğduğunu söyledi.” (s. 36)

Roman kahramanının dört yıllık tutukluluk süresi içinde izlenen gelişiminde iki önemli evre var. Romanın sekiz bölümünden dördü onun acımasız bir tutuklular dünyasında türlü sapıklıkların, kaba gücün yönlendirdiği bir ortamda uyum sağlama, direnme, savaşma evrelerini işliyor. Berber Hayri, “dam ağası” Kürt Kâmil’in yıldırıp egemenlik kurduğu pis bir çevrede geçirdiği deneyimlerle güçlenir ve kendinde direnme, karşı koyma isteği duyar. Kürt Kâmil’e meydan okumak, ondan intikam almak için büyük bir gizlilik içinde ürettiği şişle ona saldırmayı planladığı gün, onun başka cezaevine nakledildiğini öğrenir, geçirdiği bunalımla büyük bir kavga çıkarır ve hıncını ünlü Tophaneli İlhami’den alır, bunun üzerine zindana atılır.

Romanın dördüncü bölümü, öteki bölümlerden oldukça uzun ve içerik yönünden de odak durumunda. Berber Hayri burda geçmişinin, deneyimlerinin muhasebesini yapıyor :

“Ne şaşılası şey !’ diye düşündü, bir çocuğun ırzına geçmekten suçlu olarak cezaevine düşmüşken, cezaevinde kendi ırzına geçilmiş, daha da kötüsü başına gelmiş, kiralık karı yerine konulup elden ele dolaştırılmıştı. (...) Bu pis can tatlı gelip kendini öldüremeyince de aşağılanmış erkekliğini çevresindekilerin gözünde yeniden kazanabilmek için, hem de hiç içi çekmeden, salt gösteriş olsun diye, sübyan koğuşunun küçük oğlanlarına sulanır olmuştu. (...) Hep istemediği şeyleri yapmak zorunda bırakılmıştı. Neydi bu başına gelenler ? Neden böyle olmuştu, oluyordu ?”

Dördüncü bölüm, roman kahramanının gelişim çizgisinde dönüm noktasını işliyor. Burada anlatılan önemli bir olay da Berber Hayri’nin annesinin ölüm haberini alışı ve buna tepkisidir. Zindanda kırk gün tutulduktan sonra Üsküdar Paşakapısı Cezaevine gönderilen Berber Hayri’nin, düşmanı olmayan bir ağır cezalı olduğundan cezaevinin heryanını her koğuşunu özgürce gezebildiği ve “Siyasiler Koğuşu”ndakilerin yanına gidip gelme isteğinin kabul edildiği bildiriliyor. Cezaevi yönetmeni onu siyasilerin etkilerine karşı “uyarmadan” edememiştir :

“Ben bile ben iken, onlarla sık konuşmaktan sakınırım. Sonra yazık olur sana evladım, gençliğine yazık olur...”

Berber Hayri’nin siyasilerin yanına gidip gelme isteğinin motifi, onun zindandaki günlerinde şiir yazmaya başlamış olması, bunları onların arasında bulunduğunu duyduğu şaire okumaya heveslenmesidir. Sonradan aralarına katılan biriyle yedi kişi olan siyasiler çevresi, romanda kahramanı etkileyen olumlu kutup niteliğindedir, adi suçluların karşıt kutbudur. Yardımlaşmayı, insanca davranmayı, sevgiyi, saygıyı Berber Hayri ilk olarak bu çevrede yaşar. Burası onun için “yepyeni bir dünyadır”. Ençok yakınlık duyduğu, baba yerine koyduğu “Ustam”, onu ençok etkileyen eğitici tiptir. Aziz Nesin, “Surnâme” de kendi düşüncelerini bu figür aracılığıyla dile getirmektedir. “Ustam”, yazarın sözcüsü, özdeştiği figür gibidir. Dış görünüşünün tasviri de okuyucuda bu izlenimi uyandırmıyor değil :

“Ustam yaşlıydı, saçları apaktı. Ama dinçti. Kısa boylu, geniş omuzlu, kalın gövdeliydi. Yaşlı meşe ağacı gibi sağlam duruyordu. Kısa parmaklarının uçları küttü.”

Romanın ana düşüncesi olan “sürekli gelişim” ilkesini Aziz Nesin’in “Ustam”a söyletmesi, rastlantı değildir ; bu figürün yazarın özdeştiği figür olduğunun kanıtıdır :

“ ‘Sonsuz değişim yasası’ diye bişeyden söz etmişti Ustam. Doğanın ve toplumun nasıl sonsuza sürekli değişmekte olduğunu uzun uzun, hem de örnekler vererek, anlatmıştı. Herşey, var olan herşey, her düşünce, birbirine karşıt iki şeyin bileşimiydi. Var olmak demek, iki karşıt şey olmak demekti, bişeyin karşıtı da olması demekti : Olumlu-olumsuz, ak-kara, tez-antitez... Karşıtlıklar sürekli savaşım içinde yok olurken yeni bir bileşim çıkıyordu ortaya. Her yeni bileşim de, kendi karşıtının tohumunu içinde taşıyordu. İşte varlık buydu, doğa buydu, tarih buydu.” (s. 83)

Romanda önemli bir görev yüklenen “Ustam”ın düşüncelerine göz atacak olursak, onun akılcı, iyimser, insancıl özellikleriyle bir “Aydınlanmacı” (Aufklarer) düşünür kimliğini öğreniriz. “Ustam”, bütün Aydınlanmacılar gibi insanın özündeki “iyi” ye inanmaktadır :

“‘... Tek paslanıp pislenmeyen insanın özüdür,’ demişti. ‘O öz ki en kötü sanılan insanın bile içinin bir yerinde gizlidir,’ demişti. ‘İyilik etmenin yeri, zamanı olmaz ; nerde olsa, kime olsa iyilik edeceksin,’ demişti. ‘Değil mi ki insanın pas-pis tutmaz, kir-toz bağlamaz bir özü var, işte onun için iyilik edeceksin,’ demişti.” (s. 98)

Aziz Nesin, roman kahramanının eğitimi için öngördüğü siyasiler çevresini idealize edip olumlu özelliklerle donatmada ölçülü davranmak istiyor. Onların arasına katılan yedinci hükümlünün bencilliğini, uyumsuzluğunu ortaya koyan tutumuna da yer veriyor. Ama sonunda koğuştaki arkadaşlarına muhtaç hale geldiğinde bu çevre onu affedip kendi düzenlerine kabul etmek büyüklüğünü gösteriyor. Eserin otobiyografik temelleri üzerinde durmak gerekirse, herhalde Aziz Nesin’in tutukluluk yıllarına ait gözlemlerinden söz edilir. Onun “Genç Şair ve Yazarlara Yanıtım” başlıklı yazısında (Büyük Grev üzerine) “komuna” düzenine uymayan çıkarcı açıkgöz bir siyasi mahkûmla ilgili açıklamaları, “Surnâme” deki yedinci siyasinin otobiyografik örneğini düşündürebilir.

Roman kahramanının esere konu olan değişim-gelişim sürecinin zaman sınırlamasına dördüncü bölümde birkaç yerde rastlıyoruz. “Cezaevinde ikibuçuk yıl gibi kısa sayılacak sürede usta bir hapisaneci kesilen Berber Hayri” (s. 72) sözleri onun ilk deneyimlerini, direnç ve savaşma gücü kazanmaya kadar geçirdiği dönemin süresini belirtirken, hayat muhasebesi yaptığı “zindanda” 40 gün geçirdiğinden de söz ediliyor (s. 71). Siyasilerin çevresiyle ilişki içinde geçirdiği süreninse dokuz ay olduğunu öğreniyoruz :

“Dokuz ay kalmış, bir karınca incitmemiş denildiği gibi, çelebi, uysal, uslu olmuştu.” (s. 97)

40 günü ve 9 ayı sayı mistisizmiyle ilişkisi içinde yorumlamayı denersek, Berber Hayri’nin kendini keşfetmesinin kırk gün sürmüş olması, onun insan olmak içinse insanın organik oluşumuna denk düşen bir süreye ihtiyaç göstermesi özel bir anlam kazanır.

Roman kahramanı, geçirdiği gelişim süreci sonunda yalnız insanlara değil, bütün canlılara karşı saygılı bir kimse olarak karşımıza çıkıyor. Yavru kuşların uçuş temrinlerini izleme merakı onun hayatına yepyeni bir anlam kazandırır, idam mahkûmu olduğunu âdeta unutturur :

“... o günlerde en önemli işi, ana-baba serçelere yardım etmekti. Bu uçuş alıştırmaları daha çok sabahleyin olduğundan, Berber Hayri bir haftadanberi her sabah erkenden bahçeye çıkar, başını serçe yuvalarına kaldırıp, yavru serçelerin uçuşa hazırlanmalarını seyrederdi.” (s. 104)

İşte Berber Hayri, tam iyiye yöneldiği, hayatın anlamını kavradığı sırada buradan alınıp “kapalı”ya götürülür, çünkü cezasının infazına üç gün kalmıştır.

“Surnâme” de Berber Hayri’nin “insanlığa doğru gelişimi” nin hikâyesinde Aziz Nesin üçüncü tekil kişi anlatım biçimini kullanıyor :

“Yirmibir yaşında olan, ama çok toy gösteren körpecik delikanlının elma alı yanaklarındaki kaysı tüylü teni kızarıp yüzü pençe pençe harlandı.” (s. 14)

Anlatım durumu genellikle olimpiktir (auktorial), yani olaya ve kişilere yukarıdan bakan, olayın öncesini ve sonrasını bilen, kişilerin içini okuyan bir anlatım :

“Koğuşa yeni gelen beş kişi, tepsiye ilk yüz lira koyanın da, sonradan beş lira koyup aşağılanınca yüz lirayı koyanın da Kürt Kâmil’in adamlarından ve eski hapisanecilerden olduğunu nerden bileceklerdi. Bu gösterilerle yeni gelenlere burda yüz liradan aşağı bir geçmiş olsun çayı içilemeyeceğini öğretmiş oluyorlardı.” (s. 22)

Anlatım tutumu “affirmativ”, yani kahramandan yana doğrulayıcıdır, hak vericidir :

“ Ölümden kurtulabilmek için zaman zaman mahkemede bu gerçeği açıklamayı düşünmedi değil. Buyüzden kendi kendisiyle tartışıp didişip durdu. Cezaevinde insanlık onuru en alçakça biçimde aşağılandığı halde, yine de ırzına geçilmesinin intikamını almak için bu cinayeti işlediğini söyleyemedi. Bikez değil, on kez asılıp diriltseler de yeniden assalar, yine de bunu açıklayamayacaktı.” (s. 45)

Anlatım açısı dışa bakış (Aussensicht), içe bakış (Innensicht) olmak üzere zaman zaman değişse de içe bakıştan daha sık yararlanılmaktadır :

“Berber Hayri durdu, düşündü. Amerikalı kadın, kendisinden çok yaşamıştı. Sanki aralarında on yaş değil de, yüz yaş varmış gibi geldi. (...) ‘Hiç olmazsa bir oğlu var’ diye düşündü Hayri.”

Sunuş tarzında ise sık sık iç monologların :

“ ‘ Ulan Kürt Kâmil, bizde kalleşlik yok, hasmını derin uykuda bastırmak yok, düşmanını arkadan vurmak yok... Hadi asıl bıçağına. !.. Yoksa bıçağın, al, seç istediğini... Tabancan varsa fora et ! Görelim ne biçim yiğit olduğunu...’

Böylesine kesin öldürme kararındayken soğukkanlılığını hiç yitirmedi.” (s. 57) ve yaşanan ifadenin (erlebte Rede) yer aldığını görüyoruz :

“Berber Hayri, tanıdığındanberi ilk kez Ustam’ın bir tutumunu beğenmemişti. Bir aptalı cezalandırmak, hiç Ustam’a yakışır mıydı ?..” (s. 80)

“Surnâme” de çerçeve anlatım niteliğindeki ikinci katman, hiciv ve mizah unsurlarıyla örülmüş bir parodi. Aziz Nesin, suç ve vicdan konularına değişik bir perspektiften bakarak “idam” olayını çeşitli boyutlarıyla işliyor.

Birinci kişi anlatım biçiminde kaleme aldığı “Giriş” te surnâme türüne neden parodi tarzı başvuruluşunun açıklamasını buluyoruz :

“Adli cezanın amaçlarından biri, suçlunun cezalandırıldığını görerek, ‘Aman ben kurtuldum !’ sevinciyle kamu vicdanının erince kavuşması, öbürü de suçlunun cezalandırıldığını gören kamunun bundan ibret dersi almasıdır. İşte bu nedenlerle idam cezaları, büyük kalabalıkların toplanıp asılma olayını seyredebilecekleri genişlikte büyük alanlarda (...) yerine getirilirdi.”

Suç, suçlu ve ceza konularında bireyin ve toplumun tepkisi, tutumu genellikle eleştirici ve hicivci bir tonda yansıtılıyor. Birinci bölümün hemen ilk sayfalarında karşımıza çıkan “basın”, romanın yedinci bölümünde de suç konusunu sömürücülüğü açısından yerilmektedir :

“Çünkü, günlerdenberi Emniyet Müdürlüğünde sorgusu yapılmaktayken, gazeteler allandırarak, ballandırarak ve pullandırarak ve şişire şişire Berber Hayri olayını yazmışlardı.”

“Yasama, yürütme, yargılama kuvvetlerinden sonra dördüncü kuvvet denilen, kimilerine göreyse üçbuçukuncu kuvvet olan basın ve özellikle basının günlük gazete bölümü, Berber Hayri’nin darağacına çekileceği konusunda üzerine düşen bütün görevi yapıyordu.” (s. 135) “Bu sürekli ve kışkırtıcı yayınlar karşısında coşan kimi yurttaşlar, şeriat yasasının uygulanmasını, yani kıssasa kıssas, kana kan, cana can hesabıyla, Berber Hayri canavarının kurbanına yaptığının aynen kendisine de yapılarak sonra da boğulmasını istiyordu.” (s. 136)

“İdam cezasının toplumsal işlevi” düşüncesi, Aziz Nesin’in hiciv ve kara mizah tonunda işlediği bir konu. Savcının infazı gereğine uygun, olaysız gerçekleştirmek amacıyla yaptığı hazırlıklar ve sorunun bürokratik yanı da romanın çok başarılı hiciv ve mizah örneklerini oluşturuyor. “Bu bölüm Berber Hayri’nin asılma şenliğinin ikinci gününde, resmî işlemlerin nasıl düzenlendiği ve asılma töreninde hazır bulunmaları gerekenlere çağrılıkların nasıl yazılıp gönderildiği, onları bildirir” (s. 113) Başlıklı bölümle “Bu bölüm, Berber Hayri’nin ipini çekecek olan ünlü Cellat Ali’nin nasıl aranıp bulunduğu ve zor yoluyla görevi başına getirildi, onu anlatır” (s.129) sözleriyle özetlenen yedinci bölümde anlatım tutumu baştan başa eleştirici, alaycı ve taşlayıcı :

“Savcı, Berber Hayri’nin asılması dolayısıyla ilgilenirken bu konu üzerinde öyle derinleşmişti ki, hayırlısıyla şu asılma işini bitirince bu konuda bir kitap yazmayı bile düşündü. Yazacağı kitabın adını bile tasarlamıştı : ‘Mevzuatımız açısından idam cezasının infazında karşılaşılacak problemler’. Güzel bir inceleme kitabı adı. (...) Kitabın başına, ilk sayfaya ‘Bana çalışma gücü veren, başarımın kaynağı eşim P. K.’ye’ diye bir adama yazacaktı.”

“Çingene Ali son olarak astığı iki kişinin parasını alamadığını yana yakıla anlatıyordu. Birini asalı iki, öbürünü asalı üç yıl olmuştu. Parasını istemek için savcılığa gidiyor, savcılık onu emniyet müdürlüğüne yolluyordu ; emniyet müdürlüğü de savcılığa ; sonra savcılık cezaevi yönetmenine... Bu üç yere gide gele eşik aşındırmış, ama hak ettiği parasını yıllardır alamamıştı. Bu onun hakkı, alnının teriydi. ‘Para yok.’ ‘Ödenek kalmadı !’ ‘Gelecek yıla !’ diye boyuna atlatmışlardı.

(...) Asılacak olanın yerine Çingene Ali’yi assalar, O, yine cellatlık yapmayacağını söylüyordu.” (s. 134)

İdam cezasında ve infazında “acıma duygusunun” ve “insanlık kaygusu”nun yarattığı çelişkiler de romanda iğneleyici espriler halinde işlenmektedir. İdam cezasının uygulandığı ülkelerdeki çeşitli idam biçimleri sıralanırken “insanca öldürme” ilkesindeki çelişki alaya alınmakta, bu araya yine ilginç eleştiriler de sıkıştırılmaktadır :

“Amerika’da (...) Genellikle, elektrikli sandalyeye bağlarlar, sonra yüksek cereyan verirler. İnsan şıp diye ölür...

– Bak o usul bizde sökmez ; bizde olsa, hiçbir idamlık ölmez. Elli mumluk ampulü bile yakmayan cereyan adamı şıp diye öldürür mü...” (s. 70)

“...sonra, halkanın birden gırtlağı sıkarak, asılanın can vermek için uzun uzun çırpınıp debelenip acı duymaması, tedirgin olmaması için, – bakınız asılma işleminde ne incelikler düşünülmüş ve ne denli insanca davranılmıştır – ipi akşamdan zeytinyağına yatırmalıydı. Bütün bir gece zeytinyağını iyice emen ip, yumuşaklaşır, esnekleşir, böylece asma işlemi de kolaylaşıp asılan kişinin can verme acısı uzun sürmezdi.” (s. 103)

“Asılma şenliği”nin mizah tarzındaki ayrıntılı anlatımı “Bu bölüm, ırz ve namus düşmanı Berber Hayri’nin dara nasıl çekildiği asılma şenliğinin son günü cümbüşlerinde neler olduğu ve halkın nasıl ibret dersi aldığı, onları bildirir” (s. 146) başlığını taşıyan sekizinci bölümde yer alıyor. Şenliğin boyutlarını gösteren biriki pasajdan alıntılar yapmak isterim :

“Yalnız alan değil, alana gelen yollar da satıcıların çabasıyla baştan sona donanmıştı. El arabaları, sergi tezgâhları, satıcı camekânları ve bunlara benzer şeyler, renkli balonlar, kâğıt bayraklar, süs kâğıtları, çiçekli otlarla bezenmişti. Gezginci aşevleri de tezgâhlarını kurmuş, hatta satışa bile başlamışlardı. Salep güğümleri kaynıyor, gezginci çay ocakları yakılıyordu. Ençok simitçiler, poğaçacılar satış yapıyor ve ençok onların mallarını öven bağırtıları duyuluyordu.”

“Seyirciler arasında zengin ve yoksul tabakadan insanlar birarada bulunarak sınıf farkını ortadan kaldırmışlar ve sosyal adaleti gerçekleştirmişlerdi. Çünkü işbu asılma şenliğinin demokrasi gereğince, halka açık olması ve ibret dersi almak isteyen her yurttaşın asılmayı özgürce seyredebilmesi düşünülmüştü. Eğri oturalım doğru konuşalım, doğru doğru dosdoğru, işbu şenlik öyle bir şenlikti ki, Lale döneminin Kâğıthane eğlenceleri bile yanında pek sönük kalırdı.”

Cezaevindeki tutukluların birbirlerine karşı tutumları, suçlunun da kendi vicdanını rahatlatmak için başvurduğu çareler, savunma mekanizması, insanın genel bir zaafı olarak ortaya konmaktadır. Mesela işledikleri suçlar birbirlerininkinden hiç de aşağı olmayan tutukluların Berber Hayri’ye karşı davranışları şöyle değerlendirilir :

“Cezaevindeki bütün suçlular, en kıyıcıları, en yobazları, en alçakları bile, Berber Hayri’yi yerdikçe kendilerini avutuyorlardı. Boşalıyor, rahatlıyorlardı. Kendilerinden suçları sıçrayıp Berber Hayri’ye sıvaşmış, kendileri de arınmış gibiydiler.”

“Dam ağalığı”nın hüküm sürdüğü cezaevinde tutukluların birbirine karşı tutumları, basit insanın genel bir zaafını, güçlü olana karşı dalkavukça davranmak eğilimini, ikiyüzlülüğü adeta büyüteç altında yansıtmaktadır. Berber Hayri’nin gücünü ispatlayıp koğuşta rezalet çıkarmasından sonra ona karşı tutumun nasıl birden değiştiği bu konunun çeşitli örneklerinden biri :

“Bir zamanlar ırz ve namus düşmanı diye, canavar ruhlu diye Berber Hayri’nin etlerinin mıncık mıncık koparılıp kuduz itlere atılmasını isteyen şunlar, idam cezasını da ona az bulup yağlı kazıklara geçirilmesini dileyen şunlar ve şunlar bile, daha Berber Hayri Sultanahmet Cezaevine gelmeden ona dalkavukluk etmeye başlayıp, övgülerini belki kulaktan kulağa ona dek duyulur diye cezaevinin heryanında şöyle konuşmaktaydılar :

‘Berber Hayri, sözünden söyleşisinden yararlanıp mutluluk duyacağımız insanın hasıdır. (...)’”

Aziz Nesin’in hicvettiği en büyük insanlık zaafı, “vicdan aldatmacası”. “Surnâme” de, “idam şenlikleri”nin toplumsal işlevi, insanların vicdanlarını rahatlatma olarak açıklanıp alaya alınır. “Giriş” te romanın amacı bu konuda odaklandırılıyor :

“... anlatmaya çalışacağım ki, işbu darağacına çekilme törenini görmeleri kısmet olmayan halkımız da, sanki işbu töreni görmüşçesine gözünde canlandırarak, adaletin nasıl yerine getirildiğini öğrenip temiz vicdanları rahat ede !”

İnsanın “vicdanını” susturmak, rahatını korumak için başvurduğu aldatmacalar ortaya konurken “vicdan” kavramı eleştirici bir anlatım tutumu içinde alaya alınıyor :

“Önemli olan, insanın vicdanını susturması için bir gerekçe uydurması, sonra da uydurduğu gerekçeye kendisinin de inanmasıydı. Bu gerekçeyi uydurmuşlar, vicdan denilen obur hayvanın önüne patlayıncaya dek yiyebileceği denli gerekçe yığmışlardı.”

Aziz Nesin, romanında savunduğu tezi, idam cezasının insanın sürekli değişimi ve gelişimine ters düştüğü düşüncesiyle ve Türkiye’nin İnsan Hakları Evrensel Bildirisini imzalamış olması gerçeğiyle temellendiriyor. İnsanın sürekli değişimi düşüncesi, Berber Hayri’nin hikâyesinde somutlaştırılırken, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, “Öndeyiş”te ve alıntı tekniğiyle eser dokusu içinde kullanılıyor. Roman figürleri arasında “Gözlüklü Beyfendi”, koğuş arkadaşlarına elindeki bir kitaptan bazı pasajlar okur. Bu pasajlar, alıntı tekniğine uygun olarak dikkati çekecek bir bağlam içinde işleniyor :

“Türkiye, 10 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca oybirliğiyle kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesine olumlu oy vermiştir. Bu bildirge Bakanlar Kurulunun 6 Nisan 1949 gün ve 3/9119 sayılı kararıyla onaylanmıştır.” (s. 31)

“Surnâme” nin üslup özellikleri arasında vurgulanması gerekenler, günlük konuşma dilini ve tutuklular sosyal çevresinin özel argosunu yansıtan gerçekçi anlatımla, mizah ve hiciv tarzının gereği olan abartmalardır. Anlatım biçiminde “Giriş” ile “Sondeyiş” romanın ana bölümlerinden farklı olarak birinci tekil kişi oluşta paralellik göstermekte, Batı roman kurgusundan ayrılıp geleneksel Türk anlatım sanatından izler taşımaktadır.

Aziz Nesin, edebiyatımıza “Surnâme”siyle, dünya hiciv romanları arasında önemli bir yer alacak, biçim ve konusuyla roman sanatında evrensellikle milliliği senteze ulaştırmış başarılı bir eser kazandırmıştır.

Şubat 1983, Yazko Edebiyat

Farklı yayınevi baskıları

Baskılar

Surnâme — İlk baskı 1976

İlk baskı 1976

Surnâme — 1980

1980

Surnâme — 1983

1983

Surnâme — 2007

2007

Surnâme — 2012

2012

Künye Farklı yayınevi baskıları

1976
Tekin Yayınevi
1980
Kendi yayını
1982
Karacan Yayınları
1983
Adam Yayınları
2007
Nesin Yayınevi

Surnâme