

Romanları
Zübük
- Yazar
- Aziz Nesin
- Eser türü
- Romanları
- İlk baskı yılı
- 1961
Zübük diye anılan çıkarcı kişinin çevresinde gelişen roman, aldatma ve fırsatçılığı yalnızca tek bir karakterin kusuru olarak görmez. Onun yükselmesini sağlayan insanların benzer zaaflarını da açığa çıkararak toplumsal ve siyasal yozlaşmanın ortak sorumluluğunu sorgular.
Nesin Yayınevi’nde incele
Kitaptan bir bölüm
Bir eski Ermeni evi olan üç katlı postane önünde kasabanın anayolu genişler. Burada yol, yazın tozlu, baharda çamurlu, kışın karlı bir küçük alan olur.
Saat 16’ya doğru tozlu alanda ikişer üçer dinelenler, kol kola gezenler görüldü. Kaptıkaçtıyı bekliyorlardı. Postayı da taşıyan kaptıkaçtı bu saatlerde gelirdi.
Başlar, kaptıkaçtının geliş yoluna, batıya dönüktü. Ama yolu değil, havayı gözlüyorlardı. Kaptıkaçtının tozu dumanı, kendisinden çok önce havada göründü.
Alanda, alan üstündeki iki kahvede bir kıpırdanış oldu. Kasabanın en ucundaki evin gökle kesiştiği yerde küçük bir toz bulutu yükselmişti.
– Geliyor...
– Hey aslan, habercisini salmış gene; tozu dumanı kendinden önde gelir.
– Bugün gazete günü mü?
– Günlerden perşembe değil mi? Evet, gazete günü...
Havadaki kara bulut yayıla yuvarlana büyüyerek geldi, postanenin önünde durdu. Yavaş yavaş çöken toz bulutunun, dağılan dumanın altından kanarya sarısı kaptıkaçtı çıktı ortaya. Gazetecinin çırağı bir solukta üstüne tırmandı. Branda bezinin iplerini çözüp altındaki gazete paketini aşağıya attı.
Kaptıkaçtıdan inen yolculardan birini, orada toplaşanlar yabansıdılar. Giyinişinden, duruşundan, davranışından, besbelli buralı değil. Sağ elindeki mavi valizi yere, sol elindeki dergilerle kitabı da valizin üstüne koydu. Saçları, kaşları, kirpikleri toza belenmişti. Üstünü başını silkeledi eliyle. Sonra valizini yerden alıp, yanını yöresini tanımak için bakındı. Kaptıkaçtının geldiği yöne, ilçenin içine doğru yöneldi. Sağlı sollu tabelalara bakıyordu. Yol yol çatlamış, karaya boyalı, kontrplaktan tabelasında beyaz boya ile “Modern Palas Oteli” yazılı kapıdan girdi.
MERHABA KAYMAKAM BEY
Aklı Evvel Bedir Hocanın oğlu Kara Bela şöyle anlatıyordu:
Zübükzade İbraam Beyin evi, Çiftverenoğlu Hamza Beyin evine bitişiktir. O zamanlar Hamza Bey belediye reisiydi. Zübükzade İbraam Beyle araları iyice açık. İkisi de bir partiden ama, ona ne bakarsın sen, birbirlerine can düşmanı olmuşlar. Zübükzade, belediye reisi olmak ister. Hamza Bey de belediye reisliğini elinden kaptırmak istemez. Birbirlerine düşmanlıkları işte bundan...
Bir sabah erkenden Hamza Beyin oğlu bizim eve geldi:
– Fırla arkadaş, fırla!.. Seyir var, görmeler ister...
– Ulan ne seyri, sabahın bu vakti seyir mi olurmuş?
– De ki sinema, de ki tiyatro... Gel de bir gör hele arkadaş...
Ben hemen davrandım, pantolu ayağıma çekip ardına düştüm... Bunların evine gittik. Beni odunluğa soktu:
– Şu deliğe gözünü uydur da dikizle!
Bağdadiye tahtalarını söküp iki evin ara duvarına bir delik açmış. Zübükzadelerin mutfağı tabak gibi görünüyor. İbraam Beyin karısı, anası, kız kardeşi, mutfakta harıl harıl bir işler yapıyorlar.
– Beni bunun için mi çağırdın? Elin namahremini gözetlemek delikanlılığa yaraşır mı? diye buna çıkıştım.
– Dur hele arkadaş... Bunda namahremlik yok. Gözünü ayırma, seyir nerdeyse başlar...
Demeye kalmadı, Zübükzade’nin sesini duyduk. Yukarı kattan bağırıyor:
– Karııı, karı... Ulan karı! Şart olsun seni saçlarından asarım. Ulan, ben sana bir haftadır hükümet gelecek demiyor muyum? Hükümet, Zübükzade’nin misafiri... N’olacak şimdi? Kebaplar hani? Toklu çevirmesi nerde?
Zübükzade İbraam bağıra bağıra merdivenlerden indi. Karısını bırakıp kız kardeşine döndü:
– Kız şaşkın, ne dinelip duruyorsun?.. Ayağını eteğine dolaştırıp ortada dolanma! Hükümet, ağanın evinde konaklayacak diyorum sana. Halıları, kilimleri sil süpür. Misafir odasını derle topla. Yorganı, döşeği hep elden geçir.
Cebinden yazılı bir kâğıt çıkartıp kız kardeşine uzattı:
– Sen bunu gördün mü, sen bunu yavrum?
Kız,
– Gördüm, dedi.
Hamza Beyin oğlu kulağımın dibine girmiş,
– Bir haftadır bu iş böyle işte. Her sabah kıza bu mektubun başlığını okutur... diye fısıldadı.
Zübükzade, kardeşine bağırdı:
– Oku şunu!.. Yoksa biz seni ilk’in dördüne kadar boşuna mı mektebe gönderttik? Oku da bak, ağana mektup nerden geliyormuş...
Kız aldı eline mektubu, okumaya çalışıyor ama bitürlü sökemiyor.
– Tıbımım... diye bir ses çıkardı.
Zübükzade İbraam çok kızdı:
– Doğru oku!.. Sana ben bunu ezberletmedim mi?
– Tıbımım mıydı, tebemim miydi, neydi?
– Elinin körüydü. Avanak! Ulan, burda gördüğün hükümetin baş harfleri. Söyle pekiy, nesi?
– Hükümetin baş harfleri...
– Bak iyi dinle. Yarın sabah gene soracağım. Bilmezsen gözünü patlatırım. Bak buraya... “Te” demek, “Türkiye” demek... “Be” demek, “Büyük” demek... “Me” demek, “Millet” demek... Tekrar “Me” demek, “Meclisi” demek... “Tebememe” demek, “Türkiye’nin Büyük Millet Meclisi” demek... Yani, hükümet demek, devlet demek, vatan ve millet ve herbişey demek, hükümetin baş harfleri... Ben şunu sana her sabah öğretmiyor muyum? Söyle şimdi. Ağana nerden mektup geliyor?
– Hükümetten!
– Aferin. Hükümetin baş harfleri ne?
– Tebememe...
– İyi. Ne demek, söyle bir bir...
– “Te” demek, Türkiye demek, “Be” demek, büyük demek, “Me” demek, meme, meme... millet memleket demek...
Zübükzade İbraam kızdı, kendi kendine söylenmeye başladı:
– Hey Allahım, sen bilirsin... Ben bu akılsız karılarla n’ideceğim yahu? İstikbalimle oynuyor bunlar benim. Yarın milletvekili olduk diyelim. Ankara’ya götürür de bu karıları kime gösteririm.
Bu sefer de anasına döndü:
– Anne, anne, sen hiç hükümet gördün mü?
– Görmedik, sayende göreceğiz onu da...
– Sen değil, daha bu kasaba bile görmedi hükümeti. Oğlunun sayesinde buranın fakir fukara milleti hükümet görecek.
Mektubu, pijama ceketinin cebine koyup,
– Kahvemi getirin benim, diye bağırıp sokağa çıktı.
Hamza Beyin oğluna,
– Arkadaş, herif pijamayla fırladı, nereye gider böyle? diye sordum.
Hamza Beyin oğlu,
– Asıl seyir bundan sonra... dedi.
Zübükzade bizi görmesin diye, Çiftverenoğulları’nın evinin arka kapısından çıktık. Tüccardan Emin Efendinin dükkânının köşesine siper olup seyre başladık... Zübükzade, kapısının önüne iki sandalye atmış. Birine oturmuş, birine ayağını dayamış. Ayağında rugan terlik, sırtında pijama, omzunda ceket... Kahveyi içip fincanı iskemleye koymuş. Bir elinde cıgara, bir elinde tespih... Zübükzade İbraam Beyin tespihinin şakırtısı, kasabanın ötey başından duyulur.
– Bu deliyi mi seyredeceğiz?.. Bırak şunu, kahveye gidelim, dedim.
– Dur arkadaş, bekle... Esas seyir, bundan sonra başlayacak. Sen burdan kıpırdama... Ben bir koşu gidip kahvedeki arkadaşları çağırayım...
Seğirtti gitti. Çok geçmedi, beş on delikanlı toplaşmışlar, soluya soluya koşarak geldiler. Duvarın köşesine hep siper olduk. Zübükzade’nin sırtı bize dönük olduğundan siperimiz gayet iyi...
– N’olacak? diye Reis’in oğluna soruyoruz.
– Durun durun, bekleyin az, şimdik görürsünüz... diyor.
Derken Zübükzade İbraam Bey yerinden doğrulup, sağ eliyle de yerden bir temenna çakarak,
– Ve aleykümselaaam Hâkim Bey... diye var sesiyle bağırmaz mı?
Aman bu ne iş?.. Karşısında kimse yok, herif havaya selam veriyor. Zübükzade’nin evini bilirsiniz. Karşı sırasında ev mev yok... Yolun karşı yanı, Kamışlık Çayına inen yamaç...
– Kime selam verir bu herif? dedikse de o, elini dudağına götürüp,
– Susun arkadaşlar, bizi duymasın... Seyir başladı, arkasını görün... dedi.
Derken Zübükzade bir daha yekinip,
– Ve aleykümselaaam Reis Bey... diye feryadı bastı.
– Kimi selamlıyor yahu? diye sorduk.
Hamza Beyin oğlu,
– Belediye Reisini selamlıyor... dedi, babama selam verdi, duydunuz ya... Babam yataktan çıkmadı arkadaş. Bu Zübükzade evliya olmuş, gözleri duvar ötesindekileri, yorgan altındakileri görür...
Zübükzade, durup durup selamı basıyor:
– Merhaba Başkâtip Bey... Merhaba... Olur Başkâtip Bey... Bir boş vaktim olursa rahatsız ederim. Gülegüle...
Bizi bir gülmedir aldı. Herif, göz göre göre havayı selamlıyor.
– Vay Müdür Bey, sabah şerifin hayır olsun... İyilik sağlık, seni sormalı. Olur olur, hiç merak etme, senin o işini halledeceğiz...
Reis’in oğlu,
– Ortaokulun müdürünü selamladı, dedi.
– Nerden bildin?
– Ben artık alıştım oğlum, selamını dinleye dinleye ben de Zübükzade gibi, hayallerini görmeye başladım.
Zübükzade, yerden bir temenna daha çakıp havayı bir daha selamladı:
– Merhabaaa Kaymakam Bey, merhaba... Ne var ne yok... Bizde iyilik sağlık... Olur olur... Sen hiç merak etme o işi... Ankara’ya yazdım, cevabını bekliyorum.
Zübükzade İbraam Bey, kasabada adı geçen adam bırakmadı, hepsinin selamını aldı, kabul etti. Demek bizim kasabanın ileri gelenleri, her sabah bu Zübükzade’nin kapısı önünden asker bölüğü gibi geçer, tekmil verip selam durur.
Neden mi havayı selamlar? Allah Allah, besbelli canım... Zübükzade’nin itibarı yüksek denecek. Baksana Bey, kasabanın memuru amiri, ağası eşrafı sabah sabah kapısının önünden geçiyor. Hepsi de Zübükzade’yi sayıp ona selam veriyor. İşte sağlık merkezinin doktoru geçti, posta müdürü geçti, maarif memuru geçti... Selam vermeyen mi kaldı? “Ve aleykümselaaam...” diye karga gibi bağırıyor ki, içerde karısı, anası, kız kardeşi duysun. Evin sokağa bakan pencerelerinin perdelerini sıkı sıkı kapattırmış. Karıları, sokak üstündeki odalara sokmaz ki, biri de pencereden bakıp, Zübükzade’nin havayı selamladığını görsün... Zübükzade’nin selam verirken sesini, arka sokağın evlerinde oturanlar bile duyarlar.
Bey, bu bizim Zübükzade’miz, böyle bir Zübükzade... Ankara’ya gidip de bilmediği bir otelde kalsa, sabah sabah başını pencereden sokağa sarkıtır, “Ve aleykümselaaam, Başvekil Bey,” diye bağırır da, otelciyi de, oradakileri de başvekilin arkadaşı olduğuna inandırır.
Bu Zübükzade, memleketimizin bir yüzkarası ama, neylersin Bey, bikez mevcut bulunmuş; atsan atılmaz, satsan satılmaz. İster istemez çekeceğiz bu namussuzu. Başka hiçbir umarımız yok...
Farklı yayınevi baskıları



















