AZİZ NESİN← Tüm eserleri
Tek Yol kitap kapağı
İlk baskı 1978

Romanları

Tek Yol

Yazar
Aziz Nesin
Eser türü
Romanları
İlk baskı yılı
1978

Sahteciliği kendisi için kalan tek çıkış yolu sayan Paşazade’nin yaşamı üzerinden çaresizlik duygusu ele alınır. Cezaevinde tanınmış gerçek bir kişiden esinlenen roman, insanların suçlarını haklı göstermek için kurdukları gerekçeleri ve kendilerini kandırma biçimlerini inceler.

Nesin Yayınevi’nde incele
Tek Yol son baskı kapağı
Son baskı
Kitaptan bir bölüm

GİRİŞ

Bu romanın kahramanını 1951 yılında Üsküdar Paşakapısı Cezaevinde tanımıştım. Elli yaşın üstünde sabıkalı bir sahteciydi. Romanda tastamam bu adamı anlattığımı söyleyecek değilim. Hatta anlattığım, hiç de bu adam değildir, denilebilir. Ama, romanda anlattığım Paşazade’yi bana esinleten canlı kaynak, cezaevinde tanımış olduğum o sabıkalı sahteci Paşazade olmuştur.

Sabıkalıların pekçoğu gibi, Paşazade de çok usta bir anlatıcıydı. Yine bu sabıkalıların çoğu gibi, doğmaca olarak birden uydurduklarını, sanki gerçekten başından geçmişçesine anlatıyordu. Bu uydurup anlattıklarından çok beğenilenleri, tıpkı bir yazarın pekçok müsveddeler yapması, yapıtı üzerinde düzeltmeler, çıkarmalar, eklemeler yaparak uzun uzun çalışması gibi, o da düzelte değiştire, ekleye çıkara, allayıp pullayıp anlatarak ona sonunda en iyi biçimi verirdi. Bu uydurmalarının en etkililerini o denli çok anlatırdı ki, sonunda bu yalanlarına kendisini inandırmış olurdu. Uydurduğu yalanlarına en önce kendisi inanmış olduğu için de, anlattıkları inandırıcı ve etkili oluyor, dinleyenleri de inandırıyordu. Yazdığı yapıtta anlattıklarına gerçek diye inanmak, iyi yazarlığın da baş koşuludur.

Tanışıklığımız epiy sürdükten sonra bigün bana, kendisi için uydurup anlattıkları içinde, zaman zaman, hangisinin gerçek kendisi olduğunu şaşırdığını söylemişti. Yani yalanları arasında boğulup kendi kendisini yitirmişti. Kimileyin, gerçek kişiliğinin, anababasının, çocukluğunun, anılarının uydurma, ama uydurduğu özyaşam öyküsünün, serüvenlerininse artık kendisine gerçekmiş gibi geldiğini söylemişti bana.

Şurası bir doğru ki, bir insan kendisine değgin ne denli yalanlar uydurursa uydursun, ister istemez ve zorunlu olarak düşlerini, tasarılarını, özlemlerini, hayallerini, yani yine de kendisini anlatmaktadır. İnsanoğlu büsbütün kendinden kopuk, yalıtılmış yalanlar uyduramaz. Buyüzden her yalanda, yalanı söyleyenin bir gerçek yanı da gizlidir. Paşazade de, başından geçmiş gibi yalanlar uydurarak yine kendisini anlatıyordu.

Paşazade, sahteciliklerinin, hırsızlıklarının hiçbirini yadsımıyordu. Çünkü yıllardanberi o denli çok cezaevine girip çıkmıştı ki, artık suçlarını yadsıyacak durumu kalmamıştı. Suçlarını yadsımak şöyle dursun, anlatılarında bu suçlarını daha da artırıyor, çoğaltıyor, abartıyor ve suç üretiyordu. Bence o, işte buyüzden de, artık sahteciliğin sanatçısı olmuştu.

Sabıkalarını artırıp üreterek anlatmaktan beğeni, hatta onur duyan ünlü kadın avcısı Eyüplü Halit, sahte gazeteci Mahmut Saim yada Muslukçu Tevfik gibi sabıkalılardan ayrımı vardı. Paşazade, başına gelen bu belalar için, öbürleri gibi “elden ne gelir, yazgım böyleymiş... Alın yazım bu...” diye kendisini avutmazdı. O vicdanını susturmak için suç işlemesine daha beşeri bir gerekçe uydurmuştu; şöyle derdi:

– Tek yol kalmıştı: Sahtecilik...

– Başka hiçbir umarım yoktu, sahtecilik yapmak zorundaydım...

– Bütün yollar bana kapalıydı, önümde yalnız tek yol vardı.

İşte bu romana “Tek Yol” adı verişim bundandır. Buyüzden “çaresiz kalanların” yada “çaresiz kaldığını sananların” romanını yazmak istedim.

Eskiden gazetecilik de yapmış olan bir arkadaş, Pendik’te deniz kıyısında bir restoran açmıştı. Sanırım 1967 yılındaydı, bir gece dostlarımla o restorana gittiğimde, Paşazade’yi orada şef garson olarak görmüştüm. Siyah giysisi, kolalı ak gömleği ve siyah papyonuyla, şef garsondan çok, yıllarını dışişlerinde yüksek bir görevde harcamış bir diplomata benziyordu. Beni görünce büyük bir korkuya kapılarak, restoran sahibine, kimliğini açıklamamam için yalvardı. Hangi işe girse, bisüre sonra kimliği anlaşılınca yada polis kendisini tanıyınca, işten koğuluyormuş. Sürünmekten bıktığını, o yaşta yeniden cezaevine girmek istemediğini söylüyordu.

– Görüyorsunuz ya, demişti, bütün yolların önümde kapanmamasına çalışıyorum. Yalnızca açık kalan o tek yoldan gitmek istemiyorum.

Restoran sahibine, Paşazade’nin kimliğini açıklamalı mıydım, açıklamamalı mıydım? Açıklasam, belki de “tek yol” dediği o yola sapacak, kesinlikle de yakalanıp yine cezaevine tıkılacaktı. Açıklamasam, yine “tek kurtuluş yolum kalmıştı” diye bir gerekçe uydurarak bir sahtecilik yapacak, restoran sahibine zararı dokunacaktı. Ne yapmam gerektiğinde ikircimliydim.

Yaşamları suçlarla dolu bu sabıkalıların bibakıma sanatçılara, özellikle de yazarlara benzediklerini vurgulamak istiyorum. Çünkü, durmadan kendilerini başkalarıymış, başkalarını da kendileriymiş gibi anlatarak, var olduklarını çevrelerine, çağlarına, bütün bu dünyaya ispata çalışırlar. Kahramanı kendileri olarak uydurdukları her yalanda,

– Ben de varım! Heey insanlar, bu dünyada ben de yaşıyorum!.. demek istemektedirler.

O gece bana o restoranda, ne olağanüstü bir aşçı olduğunu ispat için, kendine göre büyük bir aşçılık başarısını anlatmıştı. Anlattığı olay çok iğrençti.

Adlarını, yerlerini, tarihini de söyleyerek anlattığı olay şuydu: Adını söylediği lüks bir otelin restoranında çalıştığı sırada, zengin bir yabancı kadın müşteri, Fransızca olan adını unuttuğum bir yemek istemişti. Gecenin geç saatinde bu yemeğin gereçlerini bulma olanağı yokmuş. Paşazade, o yemeği yapabileceğini söylemiş. Eski siyah çorabını, mutfak bıçağıyla ince ince kıymış, yanına gerekli şeyleri katıp yağda kızartmış. Bütün ayrıntıları, şaşırtıcı bir özenle anlatmıştı. İstenilen yemeği yapıp yanına nefis garnitür koymuş.

O Fransızca adı olan yemeği yabancı kadın yedikten sonra,

– Kutlamak için aşçınızı görmek istiyorum. Bugüne dek bu yemeğin bu denli iyi pişirilmişini yememiştim... demiş.

Paşazade aşçılıktaki ustalığını ispatlamak için,

– Ben, diyordu, kirli çorabımı en nefis yemek diye yedirebilirim...

Kesin olarak biliyorum ki, bu iğrenç, mide bulandırıcı olayı, hemen orada uyduruvermişti. Ama önemli olan, tıpkı bir usta yazar gibi, herbiri doğru ve yalnız gerekli olan en ince ayrıntılara dek inerek bu uydurmasını, yaşamdaki kimi gerçeklerden daha inandırıcı biçime sokmuş olmasıydı.

Şef garsonun gerçek kimliğini açıklayıp açıklamamayı düşünürken, restoranın sahibi bana,

– Bizim şef garsonu tanıyor musun? diye sordu.

Tanımıyorum diyemezdim. Çünkü Paşazade’nin bana uzun uzun bişeyler anlattığını görmüştü.

Ben de ona,

– Ya sen tanıyor musun? diye sordum.

– Elbet, çok ünlü bir sabıkalı... dedi.

– Kimden öğrendin?

– Polis gelip söyledi. Ama onun kim olduğunu bildiğimi kendisi bilmiyor.

– Çıkaracak mısın işten?

– Nasıl çıkarayım, bunca yıldır bunun gibi her işten anlayan birini bulamamıştım. Sırasında aşçılık yapıyor, sırasında müdürlük, şef garsonluk, hem de en iyisini... Üstelik görmüş geçirmiş... Doğrusu ucuza da çalışıyor.

Bu romanı bana esinleten, romana kaynaklık eden kişi, işte bu Paşazade’dir. Romanda anlattığım, daha doğrusu kendi kendini anlatan kişi, hem bu Paşazade’dir, hem de değildir. Hatta onu hiç anlatamadım bile diyebilirim. Ama onu tanımamış olsaydım bu romanı yazamazdım.

Farklı yayınevi baskıları

Baskılar

Tek Yol — İlk baskı 1978

İlk baskı 1978

Tek Yol — 1993

1993

Tek Yol — 2009

2009

Tek Yol — 2012

2012

Tek Yol