AZİZ NESİN← Tüm eserleri
TR
Tatlı Betüş kitap kapağı
İlk baskı 1974

Romanları

Tatlı Betüş

Yazar
Aziz Nesin
Eser türü
Romanları
İlk baskı yılı
1974

Küçük yaşta evlatlık verilen Güllü’yü arayan bir akrabanın karşısına, yüksek sosyetenin tanıdığı Betül Hanım’ın farklı anlatıları çıkar. Tatlı Betüş çevresinde aktarılan olaylar, zenginlik gösterisini, siyasi himayeyi ve çıkarlarla örülmüş ilişkileri görünür kılar.

Nesin Yayınevi’nde incele
Tatlı Betüş son baskı kapağı
Son baskı
Kitaptan bir bölüm

KAYIP İLANI

Takriben kırk, kırkbeş yıl önce, beş altı yaşında bir çocukken, ilçedeki bir memur ailesine evlatlık olarak verilmiş bulunan Güllü adındaki akrabamızdan, o zamandanberi hiçbir haber ve bilgi alamadığımızdan kendisini aramaktayız. Tanıyanların, hayatta olup olmadığını bilenlerin, insaniyet namına adresimize bildirmeleri rica olunur. Yerini bildirenler, hayatta değilse öldüğüne tanıklık edenler, ayrıca maddi olarak da memnun edilecektir.

Yakın akrabaları adına İzmir’in (...) ilçesi, Balkaç köyünden, kayıp Güllü’nün yeğenlerinden,

Mahmut Yarlı

ULUSAL GELİR KAYNAKLARIMIZDAN BAYAN DÖVİZ

Kim gönderdi dediniz? Yüksek Kulüp’ten Faruk Bey mi? Başkan gönderdi? Eveeet... Siz demek Betül Hanımı arıyorsunuz... Bilirim bilirim, bilmez olur muyum hiç! Ama çok yıllar var, görmedim kendisini. Ne zamandır kulübe de gittiğim yok ya... Kulüptekiler bilmiyorlar mıydı? Yaa... Nerde acaba, ne oldu? Demek sizin büyük halanız oluyor? Yani dedenizin kız kardeşi... Hiç görmediniz öyle mi? Babanız da görmemiş... Vallahi, ben size ne diyeyim bilmem ki... Peki, bildiklerimi anlatayım. Evet, Lokum Betül de derlerdi, Tatlı Betüş de denirdi. Ama biz gümrükçüler ona “Bayan Döviz” adını takmıştık. Bana eski günleri hatırlattınız. Dediğiniz gibi Sarsak Mecdi Bey adında birisiyle evliliğini ben de duydum, o köşk hikâyesini de işittim. Ama o zamanları bilmiyorum. Ben onu daha sonraları tanıdım. Bu Bayan Döviz adını da biz takmadık, Amerikalılar, Mis Döviz, Fransızlar da Madam Döviz diyorlarmış da, adı ondan öyle kalmış.

Yooo, uluslararası bir ünü vardır. Eğer Türkiye’deyse mutlaka bulursunuz; bulmamak imkânsız.

Efendim, ben onu Istanbul gümrüğünde muayene şefi bulunduğum zaman tanımıştım. Hatta hiç unutmam, o günlerde gazeteler gümrükçülerle çok uğraşıyorlardı...

Herneyse, biz gelelim Bayan Döviz’e... İşlerin karışık olduğu telaşlı bir günde, Avrupa’nın Akdeniz limanlarından gelen bizim bir yolcu gemimizde külliyetli miktarda kaçak eşya bulunduğu ihbar edildi. İhbarı yapan vatandaş da, muhbirlik hakkını almak için gümrükte bekliyor. Kaçakçılarla anlaşmaya da fırsat bulamadığımızda, biz gümrükçü olarak, maalesef, arayıp bulup, kaçak eşyaya el koymak zorundaydık. Daha gemi limana girmeden kırmızı plakalı bir resmî araba rıhtıma gelip gümrük önünde durdu. Ayrıca başmüdürlüğe de telefon edilmiş... Edilmiş diyorum, çünkü böyle meselelerde telefon edenin kim olduğu, devlet sırrı olduğundan, bilinmez. Bizi başmüdür çağırıp, “Yolcular arasında bulunan Betül Hanıma, resmî arabanın kendisini beklemekte olduğunu haber verin!” dedi. Biz işareti aldık. Az sonra da gemi rıhtıma yanaştı. Arama yapılacağı için yolcuların inmesi yasak. Ben işte Betül Hanımı o zaman gördüm. Sizin akrabanız değil mi, halanız öyle ya... Velakin Allah bağışlasın, böyle bir kadın cihana kırk yılda bir gelir, hani resmî arabanın rıhtımda beklediği kadar var. Biz Betül Hanımı vapurdan usuletle indirip kendisini bekleyen arabaya bindirdik. Yaz ortasında kürk, kadına başka bir özellik veriyor ve kadının Avrupa seferinden döndüğü derhal anlaşılıyor. Arabaya binince gümrük vergisi ödememek için, o yaz sıcağında üst üste giydiği iki kürkü çıkarıp, valizlerini, bavullarını arabanın içine, şoför mahalline ve bagaja yerleştirdikten sonra, “Kalan eşyalarımı gümrükte iyi muhafaza edin, ben sonra adam göndertir, aldırtırım,” dedi. Biz Betül Hanımı selametledikten sonra gemiye daldık, aramaya, taramaya başladık. Evet, âdet ve gelenektir, dış seferden dönen her gemide kaçak mal ve eşya bulunur. Gerekli görülürse, arada sırada bunlardan kimisini yakalamak gümrükçü olarak bizim de görevimizdir. Ama ben o kadar yıllık gümrükçülüğümde hiç bu kadar çok kaçak eşya getiren gemi görmedim. Akıl durur, hokkabazın, içinden güvercinler, tavşanlar çıkardığı şapkası kaç para eder. Bir küçük kutudan bir tuhafiye mağazasını dolduracak kaçak eşya çıkıyor. Benim takdir ve hayranlığımı çeken nokta, kaçak eşyaların gayet muntazam ve cinslerine göre ayrı ayrı konulmuş olması... Hatta bizim arkadaşlardan biri, “Aşkolsun adamlara,” dedi, “bizim gümrük ambarlarında bile eşyalar bu kadar iyi tasnif edilmiş değil...” İşin içinde bir gümrükçü parmağı olacak, çünkü kaçak eşyanın vapurda gizli yerlere tıkılışı, bizim gümrük ambarlama talimatına harfi harfine uyuyor. Yalnız bir yanlışlık yapmışlar, talimatnameye göre patlayıcı maddeleri sıcak yere koymamak gerekirken, kaçak mermileri geminin kazan dairesine saklamışlar ki, katiyen yanlıştır. Bunun dışında, çakmakları, saatleri, losyonları ve naylon kadın iç çamaşırlarını, hepsini ayrı ayrı yerleştirmişler.

Başka bir arkadaş da, “Böyle bir usta kaçakçıyı bizim ambarları tasnife memur etmezsek, karışıklıktan günün birinde gümrük ambarlarının içinde kaybolacağız,” diye kaçakçıların intizamına hayranlığını ifade etmişti. Kamaralardan birine açtığımız deliğe kolunu sokan bir memur delikten boyuna takma meme ve şimdi peruka dedikleri takma saç ve sütyen çıkarıyordu. Elini deliğe sokup çıkardıkça beş on sütyen çekip alıyor. Çıkar çıkar bitmez, kamara doldu, salon doldu, hâlâ deliklerden sütyen çıkıyor... Yahu bu gemide sütyen madeni mi var, yoksa gemi içinde gizli bir sütyen fabrikası var da boyuna sütyen mi imal ediyor?

O kadar çok kaçak eşya çıkardık ki, kaptan şaşıp dehşet içinde kaldı,

– Bu eşyalar katiyen bu gemiden çıkmış olamaz, dedi, çünkü bizimki yolcu gemisidir ve bu kadar yükü şu kadar bin tonilatoluk şilepler bile kaldıramaz. Siz bu eşyaları geminin neresinden çıkardınız?

– Kıçından, dedim, geminin kıç ambarı kaçak eşya dolu...

İkinci kaptan da,

– Artık aramayın, dedi, aradıkça boyuna kaçak eşya çıkıyor, bu gemi bu kadar yükü taşıyamaz, sonra durduğu yerde gemiyi batıracaksınız. Biz mesuliyet kabul edemeyiz...

Hatta hiç unutmam, o zamanki gazeteler aynen, “Bu kadar çok kaçak malın gemiye nasıl ve kimler tarafından sokulduğu araştırma konusu olduğu kadar merak konusu da olmuştur,” diye yazmışlardı; hâlâ aklımdadır.

Kaçak eşyaları bulmak kolay ama, kaçakçıyı bulmak imkânsız. Geminin süvarisinden dümencisine kadar, ne personel, ne yolcular eşyaya sahip çıkıyor. “Bu senin mi?” diye kime sorsak, “Hayır, benim değil!” diyor.

Uzatmayalım efendim... Affedersiniz adınız neydi? Mahmut... Evet Mahmut Beyoğlum, Betül Hanımla tanışmamız işte o gün oldu. Gemiden çıkardığımız, sahipsiz sanılan eşyaların büyük bir kısmının Betül Hanıma ait olduğu sonradan anlaşılarak hiçbir eksiksiz, hepsi kendisine teslim edildi.

Ondan sonra Avrupa seferinden dönen biçok vapur yolcuları arasında sık sık Betül Hanımı görürdüm. Ama sonradan her nasıl olmuşsa, Betül Hanım siyasi himayeden mahrum kalmış. Yolculuktan dönerken gümrükte onu karşılamaya eskisi gibi makam arabası gelmedikten başka, sıkı şekilde aramamız için de yukarıdan emir verildi. Eh ne yapalım, biz emir kuluyuz, değil mi ya... Çok dedikodu mu olmuş, gazetelerin diline mi düşmüşler, yoksa Betül Hanımı himaye eden zat gözden mi düşmüş, her ne olmuşsa... Bizde zaten idare işleri hep böyledir, bitürlü istikrar kurulamaz. Bir bakarsınız, falan yolcuyu aramayacaksınız diye el altından emir gelir, bir bakarsınız o yolcuyu sıkı sıkıya arayacaksınız diye emir değiştirirler. Bir öyle, bir böyle olmaz... Bir memleketin düzelmesi için beyim, herşeyden önce istikrar lazımdır. Gümrük memurları da kimi arayıp kimi aramayacaklarını ve kimi ne kadar arayacaklarını bilmelidirler ki, bir yanlışlık yapmasınlar, şaşkınlıkla aranmayacak kimseyi arayıp, aranacağı da aramadan salmasınlar.

Betül Hanım yine böyle bir Avrupa seferinden dönüyordu. Üstünü başını, bavullarını iyice aramamız özel olarak emredilmişti. Betül Hanım önce itiraz edecek oldu, durumun ciddiyetini anlayınca pek şaşırdı.

– Allah Allah... Hükümet mi değişti, nedir? Ne oluyor böyle? Değişse elbet duyardım, hükümetin değiştiğini de duymadım... dedi.

– Hükümet değişmedi, dedik.

– Bakan mı değişti yoksa?

– Hayır efendim...

– Peki, ne oluyor öyleyse? Mevzuat mı değişti, yoksa rejim mi?

Eleştiriler ve yankılar

Yankılar

TATLI BETÜŞ’ÜN YAZARI DİYOR Kİ :

“YAŞAMAK BENİM İÇİN YAZMAKTIR”

Uzun süredir ziyaretine gitmeyi, sohbet etmeyi kuruyordum da olmuyordu... Gazetenin Istanbul’daki çeşitli işleri, günlük yorucu ve oyalayıcı olaylar beni eş-dost ziyaretinden alıkoyuyordu... Ama Aziz Nesin Abiye gitmek de farz olmuştu. Zira “Barış” adına bir roman rica etmiştik. Edebiyatımızın ve Türk mizahının ünlü ustası aylardır Tatlı Betüş’ün üzerinde çalışıyordu.

Ben ziyaret fırsatı yakalamak için çırpınırken, birden kapı çalındı ve Aziz Abi büroya kendisi geldi. Yüz hatlarından daha ilk anda okunuyordu ki yeni eserinden çok mutludur. Biraz, sohbetten sonra konu tahmin edeceğiniz gibi Tatlı Betüş’e geldi. Değerli yazarımız yeni eseri hakkında özetle şunları anlattı :

– Biliyorsunuz kitap olarak basılmış altı romanım var. Tatlı Betüş, yedincisi olacak. Tatlı Betüş’ü 1958’de yazdığımda adı “Bayan Döviz” idi. Bu ilk biçimden memnun olmadığım için 1960’ta romanı yeniden yazdım, adını da “Bir Mirasçı Aranıyor” koydum. Romanın üçüncü biçimi de beni memnun etmemişti. Barış Gazetesi benden roman isteyince, bu onbeş yıllık romanımı yeni baştan ele aldım. Dördüncü kez değiştirip, düzeltip yeniden yazdım. Bu kez ise adını bildiğiniz gibi “Tatlı Betüş” koydum. Böylece bu roman, son adını, son biçimini almış oldu.

Görülüyor ki, pekçoklarının, hatta edebiyat tarihçilerimizin, eleştirmenlerimizin sandığı gibi, kolay yazabilen yazarlardan değilim. Kolay müsvedde yazdığım, kimi müsveddelerimi de dergilerde, gazetelerde yayımladığım doğrudur. Ama kitap olarak çıksa bile, her yazdığımı, kendimce ona gerekli son biçimi verinceye dek, düzeltir, değiştiririm. Pekçok yazmış olmam, dışardan bakanlara kolay yazıyormuşum izlenimini veriyor. Çok yazmam, zamanımı yazmaya yararlı kullanmamdan ve yaşamımın yazmaktan başka hiçbir yanı olmayışındadır. Bütünüyle salt yazarlığa adanmış olan yaşamımda gezmek, eğlenmek, dinlenmek gibi şeyler yok, yemek, içmek, görmek, uyumak, bütün bunlar ancak yazabilmem içindir... Yaşamıyorum, yazıyorum ; çünkü yaşamak benim için yazmaktır.

Soru – Sevgili üstat, yüzünüzde bir mutluluk görülüyor, bu mutluluk yeni bir eseri bitirmekten mi ? Geldiğinizdenberi hep konuştuk ama biraz daha Tatlı Betüş’ten söz eder misiniz ?

Aziz Nesin – Ha mutluluk... Her yazdığıma son biçimini verdiğim zaman bundan memnunsam, kısa da olsa bir erinç duyarım.

BarışGazetesi, tefrika edeceği Tatlı Betüş üzerine benden bir söyleşi istiyor, anlıyorum... Bu söyleşinin, romanı çok kişinin okuması, gazeteye okur kazandırması için, çekici olması, romanın reklamını yapmam gerekir. Bunun için gazeteye, “Aziz Nesin, Tatlı Betüş’le hayatının romanını yazdı” dedirtsen, kaç yüzyıldanberi, bu yeryüzünde kaç yüz romancı, herbiri kaç kez bu reklamı kullanmış olduğuna göre, artık bu palavra etkisini yitirmiş olmalıdır.

Daha etkileyici şöyle bir reklam da geliyor aklıma : “Yazar, Tatlı Betüş adlı son romanında, hayatına giren kadınları, onlarla olan inanılmaz, akıl durdurucu serüvenlerini anlatıyor...”

Bu reklama, “Okurken soluğunuz kesilecek”, “Okumaya başlayınca elinizden bırakamayacağınız, bir solukta okuyacağınız bir roman” gibi beylik reklam palavraları da eklenebilir...

Sanırım sizin de dikkatinizi çekmiştir. Kimi romanların arka kapaklarına yayımcının yada yazarın kendisinin yazdığı bilinen, o romanı tanıtıcı yazılar yukarda örneğini vermeye çalıştığım reklam palavralarından hiç de aşağı kalmazlar...

En iyisi ben size, bugünedek kitap olarak yayımlanmış romanlarımda olduğu gibi Tatlı Betüş’te de ne yapmak istediğimi anlatayım. Tatlı Betüş’te yapmaya çalıştığım iş, tıpkı hikâyelerimin büyük çoğunluğunda olduğu gibi, yurdumun toplumsal topografyasından kesitler vermektir. Ama bu kez bu kesiti hikâye olarak değil, roman olarak sunuyorum.

Soru – Yani nasıl, rica etsem bir örnek verebilir misiniz ? Aziz Nesin – Elbette, örneğin Gol Kralı adlı romanımda, yaşadığım çağ Türkiye’sinde sporun, özellikle futbolun nasıl amacından saptırılıp yozlaştırıldığını, kişisel çıkarlar uğruna nasıl ters yönden kullanıldığını anlatmaya çalıştım.

Zübük adlı romanımda, yine yaşadığım çağ Türkiye’sinde politikanın, nasıl halka yararlı olmak amacından saptırılıp, politikacıların çıkarları için halkın onlara yararlı olma yoluna sokulup yozlaştırıldığını anlatmaya çalıştım.

Şimdiki Çocuklar Harika adlı romanımda, yine yaşadığım çağın Türkiye’sinde ailede eğitim, okullarda öğretim yöntemlerinin bozukluğunu, bu yanlış yöntemlerin çocuklarımızı yozlaştırmaya yönelmiş olduğunu anlatmaya çalıştım.

Tatlı Betüş’e gelince, bu yeni romanımda, toplumumuzun övüncü, seçkin kişilerinden oluşması gereken yüksek sosyetenin, gerçekte nasıl paradan başka değer ölçüleri olmayan, kültürsüzlük ve moral değersizliği içinde kokuşmuş dengesizler, sapıklar, yozlar topluluğu olduğunu anlatmaya çalıştım. Romanda bütün bunları anlatmaya yarayan olaylar, “Tatlı Betüş” denilen bir zavallı kadının çevresinde geçmektedir.

Bu romanımda, kısaca özetlediğim durumları anlatmakla yetinmedim ; yani romanlarım salt çağıma tanıklık etmekle kalmazlar ; herbiri kendi konusunda yeni bir yorum da getirmektedir. Hiç değilse salt anlatıyla yetinmeyip bir yorum getirmeye çalıştım romanlarımda.

Romanlarımdaki yorumları, anlatının içine sindirerek okurlarımın kendilerinin bulmalarını amaçladım. Bu doğrultuda daha başka romanlar da yazacağım. Böylece, herbiri çağımızdaki yurdumun bir toplumsal kesiti olan bu romanlar yan yana getirildiği zaman, çağımın Türkiye’sinin ortaya çıkmasını istiyorum. Ama bu isteğim, yan yana konulan mozaiklerle salt Türkiye’nin bir renkli haritasının ortaya çıkması değildir. Yüzeysel bir haritadan çok, romanlarımla hacimli bir Türkiye’nin ortaya çıkmasını diliyorum,

Hani, yüzeylerinde renkli resimler olan tahta küplerden oyuncaklar vardır ; çocuklar bu küplerin yüzleri birbirine uygun gelenini yan yana ve üst üste koyarak yapılar kurarlar. İşte romanlarımdan herbirinin yaşadığım Türkiye’nin kesitinden böyle bir küp olması, bunlar yan yana, üst üste getirilince yaşadığım Türkiye’nin, toplumsal yapısıyla, çalışmalarıyla, çalkantıları, karşıtlıklarıyla ortaya çıkmasını istiyorum.

Bu isteğimin nicesini becerebilirim, bilinmez ; daha işin başındayım.

Türk mizahının ünlü ve dev ustası son romanı konusundaki konuşmalarını şöyle tamamladı :

– İşte, Tatlı Betüş’ün de, hem anlatımı, hem yorumuyla, toplumumuzun bir hacimli kesitini vermesi için çalıştım.

Kendisine sizler adına da teşekkür ediyor ve ayrılıyoruz.

Ayhan Yetkiner, “Barış”, 13 Ekim 1973

TATLI BETÜŞ

Bir toplumun zihinsel gücünün ölçüsüdür mizah. Mizahçı da bu gücü simgeler.

Bu genellemenin ışığında toplumumuzun mizah gücü gözden geçirilirse olumlu sonuçlarla karşılaşılır. Halk arasında adsız kişilerin yaptığı espriler de toplumumuzun mizah gücünün bir yankımasıdır. Bu anlamda mizah toplumsal bir birikimin sonucudur. Bu nedenle de, örneğin Nasrettin Hoca bir kişi olmakla birlikte, toplumsal mizah gücümüzün de bir simgesidir. Yaşadığı kuşkusuz olan bu ünlü Türk mizahçısı bu çağda bile aramızdadır. Türk toplumu mizah gücünü Nasrettin Hoca adını anarak, onun kişiliğine dayanarak göstermektedir. Son zamanlarda kulaktan kulağa, dilden dile dolaşan fıkralar, espriler, kara mizah, Nasrettin Hoca’nın bu çağda yaşaması değil midir ?

Sorunu bu genel çizgileriyle belirledikten sonra, çağımızda yaşayan ünlü bir kalem mizahçısından, bu vesileyle de onun en son romanı olan Tatlı Betüş’ten de söz açmamak olmaz. Çünkü söz konusu edeceğimiz bu mizahçı, ancak birkaç yüzyılda bir çıkabilir. Yaşı sayısında yapıtı olan bu mizahçımız, Aziz Nesin’dir.

Aziz Nesin’in ilk yapıtı 1947 tarihini taşıyor. Demek ki aşağı yukarı otuz yılı buluyor Aziz Nesin’in yazı yaşamı. Bu otuz yıl içinde altmışı aşan yapıt... Yazı yaşamı göz önüne alınırsa her yıla iki yapıt da düşüyor ki bu, azımsanacak bir sayı değildir.

Kuşkusuz bir yazarı yapıtlarının sayısınca değerlendirmek yanıltıcıdır. Öyle yazarlar var ki, yüzlerce yapıt yazmışlardır, hiçbirinin adı anılmaz. Ama Aziz Nesin en küçük bir öyküsünden en kapsamlı romanına dek Türk toplumunun gerçeğini yansıtmayı amaçlamıştır. Bunu yaparken de Türk insanının gerçeğini vermiştir, daha açıkçası Türk insanını yansıtmıştır. Böylece Aziz Nesin, Türk insanıyla özdeşleşmeyi başarmıştır. O, Türk mizah gücünün bir simgesi olmuştur. Aziz Nesin sanki kişisel olarak bir olayı görmüyor, topluma toplumsal bir bakış kazandırıyor gibidir. Onu okurken kişi, düşündüklerini, duyduklarını, eleştirmeyi gerekli gördüğünü onun yazısında buluyor. Toplumun yazarla özdeşleşmesinin nedeni budur. İlk satırından son satırına dek hiçbir zaman toplumuna ters düşecek durumlarla karşılaştırmaz okurunu Aziz Nesin. Çok okunurluğunun nedenlerinden biridir bu.

Toplumla bütünleşme gibi, çok az yazarın gerçekleştirebildiği böyle bir durumu yaratan Aziz Nesin, Tatlı Betüş’te bunun somut örneklerini veriyor. İçimizden biri olan “Tatlı Betüş”ün zaman zaman bizden nasıl uzaklaştığını, zaman zaman da nasıl aslına dönmek gereksinimini duyduğunu anlatıyor Nesin, bu yapıtında. Bunu, bizim toplumumuzun kişilik bulduğunu sandığı çevreleri seçerek gerçekleştiriyor. Özellikle bar’ları çevre alan Nesin, çoğunlukla oralarda varlıklarını yaşayan kişilerin dramlarına yöneliyor. Hemen herkesin özlemi olan bu çevrelerdeki görünüm, toplumun kesit olarak yaşam biçimini de yansıtıyor. Nesin, en düşük düzeyden en yüksek düzeye değin biçim değiştiren “Tatlı Betüş”ün yaşamını toplumsal bir eleştirinin ışığı altında değerlendiriyor.

Olay, “Tatlı Betüş”ün çevresinde bulunmuş kişilerce anlatılır. Bir doktora evlatlık olarak verilen, sonra da Tanrının yürü kulum dediği “Tatlı Betüş” varsıllaşmıştır. Ama ortalarda yoktur. Öldü mü kaldı mı kimse bilmez. Bir sürü uyduruk akraba türer ve “Tatlı Betüş”ün mirasına konmayı düşlerler. İşte bunlardan biri, “Tatlı Betüş”ü tanıyanları bulur, onlar “Tatlı Betüş”ü anlatırlar.

Onun adı bir yerde “Lokum Betül”dür, bir yerde “Bayan Döviz”. “Prenses Feşafeş”, “Evlatlık Şükran”, “Kopça Koparan Dansöz Gülcan Keklik”, “Müzayede Hanım”, “Çift Motorlu Mis Kamepa”, “Madam Entellektüel”, “Türk Lokumu”, “Yırtık Leylâ”, “Şifreli Hanım”, “Betül Hanımefendi”, “Sarışın Bebek”, “Müstesna Hanımefendi”, “Madam Abuş” da onun adlarındandır. Her bir ad ayrı bir yaşamın içinde yaşatıyor “Tatlı Betüş”ü. Aziz Nesin bu adları vererek çeşitli kesimlerin eleştirisini yapıyor. Yazarın amacı ise, “... yanlış bir deyişle adına yüksek sosyete denilen, gerçekteyse alçak sosyete denilmesi çok daha doğru olacak, birtakım çürümüş, kokuşmuş, yozlaşmış, değersiz, kof, ama çok parlak, yaldızlı, süslü püslü, cafcaflı insanlar topluluğunun bayağılıklarını, gülünçlüklerini, boşluklarını sergileyip ortaya” koymaktır.

Toplumcuları aşağılamak isteyenlerin nasıl aşağılık yollara baş vurarak bunu yaptıklarını göstermesi bakımından da ilginç bir yapıttır Tatlı Betüş. Toplumun her kesiminden kişileri tanıtarak, Aziz Nesin, özellikle toplumsal bir keşmekeş içinde yaşadığımızı da vurgulamak istiyor. Ondaki betimleyici mizah, bu keşmekeşliği somutlaması yönünden de çok etkili oluyor kuşkusuz.

Adnan Binyazar, “Halkçı”, 22 Mayıs 1974

TATLI BETÜŞ

Aziz Nesin, kendini yenilemiyor. Bir “kendini tekrar” dönemine girmiş gibi. Nesin’in eserleri aradan on yıllar geçtikten sonra da –Türk toplum yapısı pek fazla değişmediğinden– o sert taşlamasını ve canlılığını koruyor. Ama okuyucunun Nesin’den beklediği yeni eserler.

Tatlı Betüş, Nesin’in ta 1958’de Yeni Gazete’de Bayan Döviz adıyla tefrika ettiği mizah romanı. Roman daha sonra Tef Dergisinde, Bir Mirasçı Aranıyor adıyla Akbaba Dergisinde de tefrika edilmişti. Düzeltilmiş son şekli geçen yıl Barış Gazetesinde bir kez daha tefrika edildikten sonra kitap halinde çıktı.

Nesin, romanında herkesin bir başka adla tanıdığı “Tatlı Betüş”ün etrafında, ve her macerada biraz da onun kişiliğinde, “Yüksek Sosyete”nin yozlaşmışlığını, acımasız taşlamalarıyla anlatıyor. Nesin’in bu kitabı da, 1958’de hazırlanmasına rağmen günümüzde hâlâ tüm canlılığını koruyor. Bazı bölümlerde rastlanan sıkıcı lehçeler kitabın kesintisiz okunmasını engellemiyor. Mizahseverlerin, hele “Yüksek Sosyete”ye özenenlerin severek okuyacakları bir kitap. Ama Nesin’den beklenen, yeni eserler. Hele 12 Mart sonrası dönemi de geçtikten sonra...

“Yankı”, 27 Mayıs 1974

Farklı yayınevi baskıları

Baskılar

Tatlı Betüş — İlk baskı 1974

İlk baskı 1974

Tatlı Betüş — 1974

1974

Tatlı Betüş — 1981

1981

Tatlı Betüş — 1982

1982

Tatlı Betüş — 2005

2005

Tatlı Betüş — 2009

2009

Tatlı Betüş — 2011

2011

Künye Farklı yayınevi baskıları

1974
Tekin Yayınevi
1981
Kendi yayını
1982
Adam Yayınları
1982
Karacan Yayınları

Tatlı Betüş