Yankılar
Yankılar “Son Konuğuma Mektup” üzerine
Ölüm Bir Konuk mudur ?
Oktay Akbal
Son konuk !.. Acaba konuk mu, yoksa ev sahibi mi ? Ünlü gülmece yazarı Aziz Nesin ölüme bu adı vermiş, son konuk ! Gülmece yazarı dedim, ilk kez bu denli dokunaklı, iç sızlatıcı bir yazıyla karşılaştığım için... Daha önceleri siyasal, toplumsal, bireysel pekçok yazısını okudum, yalnız güldürü yazılarını değil. Ama Varlık’ta çıkan “Son Konuğuma Mektup” hepsinden daha yoğun bir acılıkta. Güçlü bir yazar, yaşamla savaşa savaşa yaşı altmışı geçmiş bir sanatçı bir gün karşılaşacağı “Ölüm”le söyleşiyor...
Nerdeyse “tatlı tatlı” söyleşiyor diye yazacağım. Ölümde bir tatlılık var mıdır ? Niye olmasın ? Ölümsüz bir yaşam ne denli sıkıcı olurdu, bir de bunu düşünün. Ölüm olmasa, doğum da olmazdı ki ! İnsanlar sonsuza dek hep aynı çevrede, hep aynı kişilerin içinde, hep aynı belirli bir çizgide yaşar giderlerdi. Ne uygarlık ortaya çıkardı, ne sanat, ne edebiyat, ne bilim. Bütün bunları ölüme, ölüm denen gerçeğin varlığına borçluyuz !
Aziz Nesin ölümü bir konuk gibi beklediğini yazıyor. Yahya Kemal de ölümü bir “sessiz gemi”ye benzetmişti. Ortaokulda yazdığım “tahrir”lerde ben de – belki hepiniz de – ölümü çöllerde ağır ağır giden bir kervana benzetirdim. Hep ayrılıp gitmek ! Ya da bir kişi gibi gelip bizi götüren bir somut varlık saymak... Oysa ne o, ne bu, ne ağır ağır giden bir gemi, bir kervan, ne de eve son dakikamızda buyur ettiğimiz bir konuk... Doğduğumuz andan başlayarak içimizde büyüyen bir tohum. Ben böyle sayıyorum ölümü, dışımızda, bizden uzakta bir “şey” değil. Böyle olunca konuk da olamaz. Bizden hiçbir zaman ayrılmamış bir gerçek nasıl son dakikada çıkar karşımıza ? Din adamları buna ecel diyorlar, Azrail diyorlar. Aziz’in konuğu da Azrail’in ta kendisi...
Acımasızdır bu konuk. Gözünün yaşına bakmaz. Ne konuşturur, ne dinler, ne de senin isteğine, özlemine aldırır !.. “Dimdik yaşadım, sen de beni kucakla, al götür. Pusu kurma, arkamdan vurma. Ayakta karşılaşalım soylucasına” demekle iş bitmez ki. Yolda yürürken, merdivenden inerken, pencereden bakarken, gülerken, ağlarken, okurken, yazarken, yada daha kötü bir anda yakalar seni, vız gelir “ben şöyleyim ben böyleyim” demek, kendimiz için ne denli kesin yargılarımız da olsa, ne “ölüm” bakar ona, ne de bizden sonra bizim için, bıraktığımız yapıtlar için, hatta yaşarken çevremizde uyandırdığımız anılar için bir etkisi olabilir böyle sözlerin...
Aziz Nesin Türk edebiyatının büyük bir gülmece yazarıdır. Kuşaklarca okunacak öyküler yazmıştır. Gülmece ile ağlamacanın birbirine karıştığı unutulmaz parçalar... Hepimiz ölümlüyüz, elli, altmış, yetmiş, hadi seksen olsun, biter hepsi bir gün, yazamaz oluruz. Aziz’in son konuğu gelir götürür yaşam dışına. İşte o anda ne iyi “ben elimdeki zaman parçasını boşa harcamadım, bir şeyler yaptım” demek, diyebilmek... Kaç kişi bu denli güvenlidir kendinden, kendi yaptıklarından, kazandığı başarının öneminden... Ölümü rahat karşılamaya yarar hiç değilse bu güven. Bakıyorum “Son Konuğuma Mektup” yazısında Aziz Nesin’de bu denli bir güven var : “Sen öyle bir kesin gerçeksin ki sana yalan da söylenmez. Bütün yaşamımda çağdaşlarımdan hiçbirini kıskanmadığımı bilirsin, iyi yürekliliğimden değil, hiçbirini kendimden büyük görmediğimden. Yine bilirsin, yaptıklarımla da, yapmayı tasarlayıp dahaca yapamadıklarımla da böbürlenirim.”
Yapamadıklarıyla böbürlenmeyi pek anlamadım, ama Aziz Nesin’in “yaptıkları” ile böbürlenmesi – şu sözcük ne denli yanlış kullanılmış, ne denli ters ! – pek yanlış değil. Kitapları bir çok baskılara ulaştı, dünyanın çeşitli dillerine çevrildi, dış ülkeleri gezdi dolaştı, yapıtlarıyla Türk okuruna önemli katkıları oldu, hatta kendinden sonra adını yapıtlarıyla birlikte andıracak bir de vakıf kurdu. Bütün bunlar Aziz Nesin’in bir yazar olarak “bir şeyler” yaptığını gösterir elbet. Ama çağdaşı yazarlardan hiçbirini kendinden büyük görmemesi azıcık düşündürücü... Çağdaş tanımı çok geniş kapsamlı da, ondan ! Türkiye’deki çağdaş yazarları mı belirlemek istiyor ? Yirminci yüzyıl yazarlarımızın hepsinden daha büyük buluyor demek kendini. Bu, böbürlenmeyi de aşıyor. Hele çağdaş dünya yazarları ise söz konusu, o zaman sözünü ettiği “böbürlenme” çok geniş boyutlara ulaşıyor. Son konuk karşısında, hele “yalan söylenemeyen” bir varlık önünde dile, kaleme alınacak bir sav değil pek !..
Aziz Nesin’in böyle bir yazı yazmasının nedenini düşündüm, bulamadım. Yaşı ilerleyen her insan ölüm gerçeğini yanı başında duyar. Yaşamının hesaplaşmasına girişir, “ne yaptım, ne ettim, boşa mı geçti bütün bu yıllar” hayıflanmasını aşmak ister. Bu, herkesin doğal hakkı, hele topluma katkısı olan, kendi deyimiyle “ben bir simyacıyım, gözyaşlarını gülmeceye çevirerek dünyaya sundum” diyebilen bir sanatçının herkesten daha çok hakkı... Yine de değerli gülmece yazarımızın böyle ağlamacası çok, böbürlenmesi daha da çok bir “mektup” yazmamasını isterdim. Ama yazmış ne yapalım. Bir üzünç verdi bana, düşündüklerimi yazmadan duramadım...
Cumhuriyet, 13 Eylül 1975
( .....)
Prof. Dr. Rasim Adasal
Ana ve baba garip bir sezgi ile oğullarına geçen yıl İzmir’den kalkan ve Paris dolaylarında düşüp parçalanan uçağa binmemesini, daha sonra gitmesini yalvarmışlardı. Fakat delikanlı ellerini öperek uçağa biner ve ölür. Acaba bu olağan bir rastlantı mıdır, yoksa psikanaliz ekolünce kabul edilen bir ölüm içgüdüsü mü, bir dürtüsü müdür ? Oktay Akbal’ın 13 Eylül tarihli Cumhuriyet gazetesindeki sohbeti bu bakımdan çok ilginçtir. Kendi terimince gülmece yazarı Aziz Nesin’in bir dergide yayımlanan “Son Konuğuma Mektup” yazısından ilhamlar alarak bir bakıma ölümün daima insanın varlığında bir konuk olduğu gibi felsefi bir yargıda bulunmaktadır.
Cumhuriyet, 18 Eylül 1975
Son Konuk Gelmeden
Rauf Mutluay
Hatırlayacaksınız, Selâhattin Pınar’ın ölümü anlatılmıştı televizyonda. Her akşamki meyhane buluşmasında dirseği kayıvermiş masadan. Alışılmış bir davranışmış bu ; ama son kezinde bu alışılmış hareketin hiç beklenmezken ölüme varmış ucu. Kiminle konuştumsa “Ne güzel !” dedi. Ardından Ümit Deniz’inki geldi. Tam sağlıkla, görevle Hilton’da, elde viski bardağıyla ayaktasınız (o resim basıldı) ; on dakika sonra yoksunuz. Okuyanların hepsi “Oh, ne iyi !” rahatlığında.
Yıllar önce yayımlanmış bir yazımın başlığını hatırladım : “Kolay Ölmek” (Yeni Ufuklar 227, Nisan 1971). Bu kadar önemli mi, yoksa aradığımız başka bir şey mi ?
Aziz Nesin’in Eylül Varlık’ında çıkan (sayı 816) “Son Konuğuma Mektup” yazısını görmemişseniz bile Oktay Akbal’ın Cumhuriyet’te yayımlanan “Ölüm Bir Konuk mudur ?” fıkrasını (13 Eylül) okumuş olacağınızı düşünüyorum ; bugünkü cenazenin izlenimleriyle. Altmış yaşını tamamlamış bir büyük yazar, yaşamının bilincinde olduğu oranda ölümün gerçekliğini de düşünerek, son gününün özelliğini arıyor. “Uykumdayken, kancıkcasına baskın verme !” diye başlıyor. İsterdim o güzel yazıyı okumanızı. Yazarın kullandığı, – Akbal da bir açıdan değerlendirdiği – halde, yedinci paragrafta geçen “kıskanmak”, “böbürlenmek” sözleri hiç batmadı bana. İşinin sorumluluğundaki bir emeğin kendi hakkını kendisine verme konusundaki inancı saydım içtenlikle. Çoğumuza göre zamanını iyi kullanmış, onu boşa harcamamış bir kişi olduğunu hep biliriz. Bir konuşmasında, “Sanırım iki bin kadar hikâye yazdım ; ama gerekseydi dört binini yazardım” diyen bir direnişin hakkıdır bunlar. Şimdi de şöyle ekliyor : “Bana verdiğin mühlet içinde tasarladıklarımı yapamadımsa, evet suç kimsenin değil benim. Bu ceza yeter bana ; çünkü acısını duyanlar için cezaların en ağırıdır.”
Eskittiğimiz bir tarih vardı altında ; gene de içimiz cız etti birden. Ne olmuştu ? Hangi etken, vakıf kurma ve yeni eserler yaratma uğraşındaki bir çalışkanlığı birdenbire ölümle konuşmaya çağırmıştı ? Hemen telefona sarıldım. Sesi saydam ve şendi Aziz Nesin’in. Hastalığa filan yakalanmamış, “sol memenin altındaki cevahir” yüzünden bir bunalıma düşmemişti. Bilirsiniz, yanlışlığını bildiğimiz nice işler yaparız. Çok insan doktorun karşısına, “Hastamız ne yiyebilir ?” sorusuna, “Ne yerse yesin” cevabını hak ettirecek bir yanlışlıkla çıkar ; iş işten geçtikten sonra. Cenaze dönüşü, arkadaşımın yalnızca bir hafta önce Heybeliada Sanatoryumu’na yatırılabildiğini anlatırken eşimin, “hastayım dediği zaman belki de ölmüş gibiydi o” demesi boşa değil. Yaşamını harcayarak kullananlar da var, Aziz Nesin gibi her anını bir üretimin sonuçlarıyla değerlendirenler de. Nasılsa bitecek biliyoruz, ama bazı insan ömürlerine neler sığdırılabildiğini de. Seçim bizde. İşte Aziz Nesin’in yazısını bu yeğlemenin gereği diye okudum : “... Gelince, saygısız konuklar gibi oturup, yerleşip, siftlenip çöreklenme.
Seni bir müzmin tedirginlik olarak derime yapışmış, canıma sıvaşmış olarak kendimde duymayayım... Kimseler duymasın geldiğini... Gelişin herkesleri ayağa kaldırmasın... Bir yaşam boyu çektiklerimi az bulup bana bir de sen çektirmeye kalkma ! Her ne çektimse hepsine güleryüzle katlandım ; onları salt kendim bildim. Üzünçlerimi kendime sakladım, sevinçlerimi el’le bölüştüm... Bekletme beni, elini çabuk tut. Herşey birdenbire olup bitsin... Kahramanlar, ilk savaşlarında ölmeyen, son savaşlarında da sağ çıkmayanlardır. Seninle son savaşımda karşılaşmayı istedim bir zamanlar. Savaşın yaşam boyu sürdüğünü, yaşadıkça sonu olmadığını bilmiyordum... Şimdi, dilersen en beklemediğim zaman gel. Beni hiç şaşırtmayacaksın ; çünkü hep aklımdasın, beynimde bir kıymık gibi... Korkmadan bekliyorum gel !.. Yeter ki kendi gözümde kendimi küçültme bana ; kimseden su istetme, yardım diletme bana. Seninle yiğitçesine dövüşmedim mi ? Bunları istemeyi hak etmedim mi ?.. Yaşamayı hak etmeye çalıştığım gibi ölümü de hak etmek istiyorum. Bu hakkı bana tanı. Çünkü, bu sonsuz güzellikler açan güzelim dünyaya, ben de gücümce güzellikler katmaya çalıştım... Ne mi yaptım ? Ortaçağ simyacıları taşı altına çeviremedi. Ama ben bir simyacıyım, gözyaşlarımı gülmeceye çevirerek dünyaya sundum. Saygıyla gel, bekliyorum.”
K. Simonov’un, “Türkiye’de bir Şolohof bulunabilir ; ama bütün Sovyetler Birliği’nde bir Aziz Nesin yoktur” sözünü yurt dışında da duydum. Ötedenberi bu kanıdayım. Yürürlüğü süren hiçbir ödülün, armağanın, Aziz Nesin’e denk düşmediğine inanıyorum. İtalya’da, Sovyetler’de, Bulgaristan’da, Filipinler’de kazandığı başarıların kendi ülkemizde özel bir törenle neden büyütülmediğini hep düşündüm. Bugünkü hükümetlerden bir şey bekleyemeyiz, doğru. Ama Türk yazarları, Türk basını, Türkiye’deki yayınevleri, varlıkları etkin kurumlar, hatta Türk okurları... Mizah denen özel bir alanın özel ölçüleriyle çalıştığı için örneğin Sait Faik Hikâye, Orhan Kemal Roman Armağanı’nı, Yunus Nadi Ödülü’nü kazanamamış görünen Aziz Nesin’e, dehasına ve üstün çalışmasına uygun bir armağan saygısıyla gönül borcunu ödemek isteyebilir. Ülkemizde de Aziz Nesin imzasına uygun, ona yakışık büyüklükte bir ödül belgesi yaratılabilir, yaratılmalıdır. Son konuk gelmeden...
Cumhuriyet, 21 Eylül 1975
Geriye Çok Şey Kalacak...
Oktay Akbal
Daha o günlerde “geriye kalan” bir çok şeyi varmış Aziz Nesin’in... İlk kitabının adı : “Geriye Kalan”... Hani bugünlerde yazsa, bunca yaşam uğraşı, bunca yapıt, bunca deney için “Geriye Kalan” diyebilirdi. Oysa o 1953’te basılan bu ilk kitabında bile geride kalanlarla, geride bıraktığı olaylarla ilgilenmiş, onları yazmayı, okurlara sunmayı gerekli bulmuş...
Nesin’in tüm kitapları kaç tanedir ? Bunu kendi de hemen yanıtlayamaz. Yazıya adanmış bir yaşam !.. Altmışını yeni aşmış bir kişi, hele sanatçıysa, yazarsa, düşünürse daha “genç” sayılır Batı ülkelerinde... Yaşamının ona sağladığı birikimi değerlendirme çağıdır altmış yaş. Büyük yazarlar, sanatçılar bu yaş çizgisinden sonra daha büyük yapıtlar vermişlerdir. Artık ömrümüz son sınırına geldi ya da gelmek üzere, diye ölüm düşüncelerine kendilerini kaptırmaz onlar. Yetmiş, seksen yaşındaki sanatçı, yaratmayı, yaşamayı, yaşama bağlanmayı en doğal hak sayar kendine...
Hatırlayacaksınız, Aziz Nesin’in “Varlık”ta çıkan, “Son Konukla Konuşması” üzerine, “Ölüm Bir Konuk mudur ?” diye bir yazı yazdığımı... Kimi okurlarım yazıyla sözle üzüldüklerini bildirdiler. Büyük bir yazar “ölüm” korkusuna kapılmış, öyle bir şeyler yazmış, ne var üstüne gidecek ? Aziz Nesin de “Geriye Kalan”ın yeni basımını bana gönderirken şöyle yazmış : “Söz konusu ettiğin yazımı neden o türlü yorumladığını hiç anlayamadım. Çünkü yorumunun tam tersini anlatan tümceler de vardı o yazımda. Bana bir yazarın yazısından herhangibir parça verin, onu idam sehpasına göndereyim diyeni haklı çıkardın...” Yazarı da, yazarı seven okurları da üzdüğüm için en çok ben üzüldüm. Hangimizin dediği daha doğru ? Madem ki kendisi öyle diyor, öylesi doğrudur, diyelim en iyisi...
“Geriye Kalan” 1953 öncesini anlatıyor. “Marko Paşa” serüvenini... Aradan yirmi iki yıl geçmiş. Neler neler geride kalmadı şimdi ! Oturup yeni bir “Geride Kalanlar” kitabı yazmamalı mı ? Hepimiz yazmamalı mıyız ? Durmaksızın bir şeyler gerilerde kalıyor, bırakılıyor. Değerli, değersiz önemli önemsiz... 1952’lerde Aziz Nesin “Yasak” bir yazardı. Gazetelere, dergilere girmezdi yazıları. 1950’den önceleri, daha doğrusu 1945-1950 arasında bir demokrasi öncüsüydü o. “Marko Paşa” güçlü bir güldürü dergisiydi, ama aynı zamanda sözde “çok partili döneme” girdiğimiz o yıllarda gerçek demokrasinin, özgürlüğün anlamını duyuran bir siyasal organdı da... Recep Peker iktidarının yanlış tutumu, Menderes muhalefetinin kurnazlıkları Marko Paşa’da sergileniyordu. Hemen hemen tek başına Aziz Nesin’di sayfaları dolduran. Tutuklamalar, hapislerde yatmalar, sürekli bir savaşım...
“Geriye Kalan”ın ilanını bile basmaz gazeteler ! Aziz Nesin böylesine korkulu bir addır o günlerde ! O da “İntihardan Vazgeçtim” başlıklı bir ilan verir. Sözde birisi tam canına kıyacakken bu kitabı okumuş, vazgeçip yaşama bağlanmıştır. Oysa kitap yine de satmaz, kaldırımlarda, toz toprak arasında sürünür gider. Altı bin sayı yıllar içinde zorlukla tükenir. Zamanla Türk güldürü edebiyatında bir “Aziz Nesin çağı” başlar. Birbiri ardına yeni yeni kitaplar, öyküler, romanlar, oyunlar, anılar... Gerçekten de o “çağdaşlarının hiçbirinin” elde etmediği geniş bir okur yığınına, onun yanısıra yurt içinde, dışında geniş bir üne ve olanağa kavuşur. O kadar ki yapıtlarının bir bölümünün geliriyle yaşamını sürdürecek bir “Vakıf” bile kurar...
“Geriye Kalan”ın ikinci basımına yazdığı önsözü şöyle bitirmiş : “İnsanın, zamanın kendinden yana işlediğini görmesi güzel şey !” İlk basımın önsözünde ise şöyle diyordu : “Sekiz yıllık yazarlık hayatım bu palyaçonun hayatına benzer. Sevgili okurlarım, işte ‘Geriye Kalan’ gözyaşlarından süzdüğüm şu bir avuç kahkahadır.” Evet, zaman Aziz Nesin’den, onun gibi sanata, halka, demokrasiye inananlardan yana işlemiş. Bu bir şey değil, yarınki kuşakları da düşünürsek, onların da geriye değil, ileriye, halk çoğunluğunun yararına, gerçek sanatın gereklerine uygun çalışmış, yapıt vermiş sanatçıları, yazarları benimseyeceklerine inanırsak... Geriye pekçok değerli şey kalacak demektir.
Son konukla öylesine konuşmamasını isterdim, siz ne derseniz deyin ! Büyük yazarlar, sanatçılar “ölüm”e meydan okumalı bence. Ölümü düşünmemeli, ölüm yokmuş gibi davranmalı. Ufak-tefek hastalıklar, dostların durup dururken yitip gitmesi, onulmaz yaraların derinleşmesi, çevremizin durmadan boşalması, hepsi etkiler kişiyi elbet. Sanatçı da bir “kişi”dir, bu geçici dünyanın bir ölümlüsü... Zaman zaman o da etkilenir, ama kendini kaptırmamalı, okurlarını da geri, yıpratıcı, güç kırıcı duygulanışlara sürüklememeli. Hele Aziz Nesin gibi daha altmışın dönemecini yeni dönmüş “genç” bir yazar, hiç mi hiç...
Cumhuriyet, 23 Kasım 1975
Edebiyatçılık Mesleği, Emeklilik ve Ölüm
Tuncer Uçarol
Bir edebiyatçı öldü mü edebiyatın yüzü sararır.
Oktay Akbal’ın Zaman Sensin (1977) adlı yeni deneme kitabını karıştırınca, karşıma gene Cumhuriyet gazetesinde (13.9.1975) iki yıl önce yayımlanan Ölüm Son Konuk mudur ? adlı yazı çıktı ! Bu yazısında Oktay Akbal, Aziz Nesin’i böbürlenmekle suçlamıştı ! Yanlıştı. Öyle bir yazının kitaba alınması, bu yanlışlığı daha artırmış... Edebiyatçılıkta emeklilik hakkına saygısı olmayan, üzücü bir yazı...
O sıralar, önce Sabahattin Eyuboğlu (1903 - 13.01.1973), ardından da Bedri Rahmi Eyuboğlu (1913 - 21.09.1975) ölmüştü... Oktay Akbal’ın üstünde durduğu, Aziz Nesin’in (1915) Son Konuğuma Mektup adlı ölüme seslenen (09.06.1974) yazısı da, gecikmiş olarak, Varlık dergisinin Eylül 1975 sayısında o arada yayımlanmıştı. Aziz Nesin, okuyucularını üzen bir tonda, artık ölümü beklediğini söylediği şu satırları içtenlikle yazıyordu :
“... Bütün yaşamımda çağdaşlarımdan hiçbirini kıskanmadığımı bilirsin ; iyi yürekliliğimden değil, hiçbirini kendimden büyük görmediğimden. (...) Bu sonsuz güzellikler açan güzelim dünyaya, ben de gücümce güzellikler katmaya çalıştım. Bir güzel ada, atlasta görünmeyecek denli küçük diye yok sayılabilir mi ? Benim katkım da atlasta görünmeyecek denli küçücük olsa da, var.”
Ertesi ayın Yeni Ufuklar dergisinde (Ekim 1975) aynı kuşaktan Vedat Günyol da (1912), kanser olduğunu bilmeden ölen B. R. Eyuboğlu acısını tazelerken, Aziz Nesin’in Varlık’taki o yazısını da şöyle yorumluyordu : “Aziz Nesin, Varlık dergisinin Eylül sayısında, Son Konuğuma Mektup başlıklı o nefis yazısında, ölümle hesaplaşırken, Bedri Rahmi’nin bu yürekler acısı durumundan yola çıkıyor, ölüme seslenirken ve ‘beni kalleşçe oyalama’ derken, hastalığını bilmeden ölüme sürüklenen Bedri Rahmi’yi düşünüyor olmalıydı, o ölümle burun buruna olup da, sahte umutlarla oyalanmak durumunda kalan Bedri Rahmi’yi.”...
Nitekim Aziz Nesin de ; sonra, Bedri Rahmi’ye açık bir acılı mektup gönderdi (M. Sanat, 02.01.1976), öyle yazılara birini daha kattı...
Daha sonra, okuyucuları üzen bir de şiir çıktı... Gene aynı kuşaktan Fazıl Hüsnü Dağlarca (1914), Varlık’ın Mart 1976 sayısında Isımın Evrene Sorduğu adlı şiirini yayımlattı. O sırada altmış iki yaşında olan, kırk (belki de elli) kitabı yayımlanmış Dağlarca, bu şiirinde şunları yazıyordu :
“Elli yapıt daha bırakabilirim yeryüzü üzerine
Koydurur musun
(...)
Yılları sayabilirim yüze dek Tanrım
Saydırır mısın ?”
Dağlarca gene bu şiirinde ; sanki Aziz Nesin’in ölüm’e söylediği o içtenlikli sözleri, öteki yüzünden büyük alçakgönüllülükle de şöyle dizeliyordu :
“Ozanların bilginlerin giysilerini seviyorum çok
Biraz giydirir misin ?”
Edebiyata doyulur mu doyulmaz mı ?
Bu şiirinde Dağlarca, şiirle bilgiye hiç doymamış görünüyor !.. Şiirimizin en çok yazanı olarak bunu söylemesi ilginçti.
Aziz Nesin ise, doymuş görünüyordu yazmaya !
Düşününce, Aziz Nesin’in doymuşluğunu buldum sanıyorum ! Aziz Nesin’in çalıştığı edebiyat kolu “gülmece”, edebiyat kurumunun toplumculuğuna çok daha yakın. Daha çok okuyucuya sesleniyor. Daha etkin. Daha somut. Canlı. Hele hele, güncel de, gelecekle de ilgili. Yazarı da, yazdıklarının etkilerini daha kısa zamanda görebiliyor, görevini (“hizmet üretimi” görevini) yerine getirdiğine inanıyor. Şiirde anlatabilme, okutabilme olanakları ise kısıtlı...
Sonra, Aziz Nesin’in kitap sayısı (Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü’nde) elli dokuz görünüyor. Baskı rekorunu kıran yapıtlarından Vatan Sağolsun (1968) ellinci kitabı. Bir çok gazetede yazmış. Güldürü dergileri çıkarmış. “Mizah hikâyeleri” yanı sıra roman, anı, masal, fıkra, oyunlar yazmış. Türkiye’de üç, dışarda beş ödül kazanmış. Yapıtları pekçok dile çevrilmiş. “Türkiye’de ve başka ülkelerde yayımlanacak, oynanacak kitap ve oyunlarının telif hakları, dileyenlerin yardım ve bağışlarıyla yürütülmek üzere, 1972’de bir Nesin Vakfı kurmuş”. Vakfa, bir de her yıl yayımlanan Edebiyat Yıllığı’nı eklemiş 1976’da...
Ne çok başarı. Ne çok emek üretimi. Ne çok somut sonuçlar...
Tüm bunlarla Dağlarca’ya toz kondurmak istemiyorum.
Dağlarca da, bugüne değin yazdıklarıyla gene “şiir tanker”imizdir. “Eserlerinin özü, sayısı ve hacimleri bakımından, Tanzimat’tan beri şiirimizin en verimli sanatçısı odur.” O da, Türkiye’de beş, dışarda iki ödül kazanmıştır...
Gerçekte buralarda ; Dağlarca’nın şiirlerini çok bulanlar açısından, Varlık’taki o şiirinde söyledikleriyle, şiirlerinin çokluğunun karşıtlığı çevresinde dolanıp duruyorum... Bir çelişki midir o şiirde söylediği iki dize ?.. Yoksa, ilk elde anlaşılmayacak, herkesin göremeyeceği bir yalın gerçek mi ?.. Bu ara ; Oktay Akbal’ın, Aziz Nesin’in o satırlarını övüngen bulan yazısına da, dolaylı bir açıklama mı ?..
Muzaffer Buyrukçu’nun Arkası Yarın adlı günlük kitabını okumasaydım, bu sorulara hemen yakıştırma yorumlar yapıştırırdım ! Oysa, Muzaffer Buyrukçu’nun kitabındaki 03.11.1974 tarihli günlükte Dağlarca ; Isımın Evrene Sorduğu adlı şiirinden hiç söz etmiyor ama, gene de o şiirini açıklıyor. Buyrukçu’nun kaleminden okuyalım (sayfa 64-65) :
“... Bu sırada Fazıl Hüsnü Dağlarca belirmişti eşikte. Sevinmiştik. (...) Kalın kaşlarına ak düşmüştü. Votkalı bira içiyor, coşkuyla konuşuyordu. (...) ‘Bir öğrenci gibiyim, her an öğreniyorum. Bilgi veren kaynaklar öylesine çok ki, hangisine koşacağımı bilemiyorum. Canımı sıkan bir şey var : Ölürken bu kadar bilgiyi nasıl arkamda bırakacağım ? Benden başka kimsenin kullanamayacağı bilgi hazinesi... Sanki içime bir şiir canavarı girmiş. Ben yaşlandıkça o gençleşiyor.’ ”...
Edebiyatçılık da yılları çiğneyen bir meslektir.
Dağlarca’nın dediği gibi, bir insan (her meslekte) yıllarca çalışıp bilgilerini toplar, ustalaşır. Sonra da, zamanından önce “Güm !..” diye gidebilir. Bunun korkularını da doğal olarak içinde taşıyabilir. Oysa, daha çok yazacakları vardır. Belki de, ömür törpüsü çalışmalarından sonra, anaç ürünlerini yeni yeni verecektir.
Ancak, tersi de olabilir.
Kişi, bireysel açıdan, nice uğraşlardan sonra yaptıklarını yeter bulabilir. Hiçbir şeye öyle imrenmez. Hiç kimseyi kıskanmaz. Gözü arkada kalmadan gidebilir. Görevlerini yapmıştır. Tatları yaşamıştır. Gelirse gelsin ölüm !
Burada ; Aziz Nesin’in Varlık’ta ölüme seslendiği böbürlenme gibi görünen o sözlerinin gerçekliği ile içtenliği de, daha iyi anlaşılır... A. Nesin’in, elliiki yaşındaki Oktay Akbal’ca (1923) o sıralar “ağlamacası çok, böbürlenmesi daha da çok” diye nitelenen o sözleri ; edebiyatımıza çok emeği geçmiş bir yazarın, çok yorulmuş bireyin, kendi kendine söyleyebileceği en olağan sözlerdi. Bir de yazarak söylemişti A. Nesin. (Oysa, başka mesleklerde bu tür sözler olağan sayılır, sık sık da söylenir ; altmış beş yaşına gelince de, toplum, o bireyi zorla emekli yapıp rahat ettirmeye çalışır.) Edebiyat da eğer meslekse (dahası ; o altmış beş yaşında emekli olma hakkının kazanılmasında yazarların büyük katkısı olduğu kabul ediliyorsa) ; bu meslek de yıllarca büyük sıkıntılarla – yada sıkıntısız da olabilir – geçirilmişse, o mesleğe gücünce emek harcamış her kişi, iri işler yapmasa bile, dişlideki görevini yerine getirmiştir. Bu, iri işler de yapmış anlamınadır.
A. Nesin de herhalde ; öylece, içtenlikle, üstelik alçakgönüllülükle ve okuyucularına, ölüme ve düşmanlarına söylemiş : “Sen öyle bir kesin gerçeksin ki, sana yalan da söylenemez. Bütün yaşamımda çağdaşlarımdan hiçbirini kıskanmadığımı bilirsin ; iyi yürekliliğimden değil, hiçbirini kendimden büyük görmediğimden... Yine bilirsin, yaptıklarımla da, yapmayı tasarlayıp yapamadıklarımla da böbürlenirim.”...
Kuşkusuz ; onca uyuşuk, hele onca çıkarına düşkün vatandaş arasında, yaptıkları, daha yapmayı da istedikleriyle üretken vatandaşların bu tür sözleri söylemeye hakları vardır. Zaten o üreticilerin başka istedikleri de yoktur ki...
O. Akbal, işte bu satırlara takılmış ! Onun da sözlerini buraya almadan edemeyeceğim. Akbal’ın bu yerici satırları da, Akbal’a karşı çıkıyor. Aziz Nesin’in daha da böbürlenmesi gerektiğini destekliyor.
Oktay Akbal’ın tanımladığı Aziz Nesin
(Cumhuriyet, 13 Eylül 1975) “Aziz Nesin Türk edebiyatının büyük bir gülmece yazarıdır. Kuşaklarca okunacak öyküler yazmıştır. (...)
Yapamadıklarıyla böbürlenmeyi pek anlamadım, ama Aziz Nesin’in ‘yaptıkları’ ile böbürlenmesi – şu sözcük ne denli yanlış kullanılmış, ne denli ters ! – pek yanlış değil. Kitapları bir çok baskılara ulaştı, dünyanın çeşitli dillerine çevrildi, dış ülkeleri gezdi dolaştı, yapıtlarıyla Türk okuruna önemli katkıları oldu, hatta kendinden sonra adını yapıtlarıyla birlikte andıracak bir de vakıf kurdu. Bütün bunlar Aziz Nesin’in bir yazar olarak ‘bir şeyler’ yaptığını gösterir elbet. Ama çağdaşı yazarlardan hiçbirini kendinden büyük görmemesi azıcık düşündürücü... Çağdaş tanımı çok geniş kapsamlı da, ondan ! Türkiye’deki çağdaşı yazarları mı belirlemek istiyor ? Yirminci yüzyıl yazarlarımızın hepsinden daha büyük buluyor demek kendini. Bu, böbürlenmeyi de, aşıyor. Hele çağdaş dünya yazarları ise söz konusu, o zaman sözünü ettiği ‘böbürlenme’ çok geniş boyutlara ulaşıyor. Son konuk karşısında, hele ‘yalan söylenemeyen’ bir varlık önünde dile, kaleme alınacak bir sav değil pek !..
(...) Değerli gülmece yazarımızın böyle ağlamacası çok, böbürlenmesi daha da çok ‘mektup’ yazmamasını isterdim. Ama yazmış ne yapalım. Bir üzünç verdi bana, düşündüklerimi yazmadan edemedim...”
Son satırları gittikçe ağırlaşan, salt bir “çağdaş” sözcüğü takıntısından türetilmiş Akbal’ın yazısı da, o yıl, üzünçler vermişti...
Oysa Akbal, şimdi de o yazısını Zaman Sensin adlı kısa denemeler kitabına almış (sayfa 76-79)... Hiç olmazsa ; gene Cumhuriyet gazetesindeki (18.08.1976), Cemal Süreyya’nın bir erotik şiirini belki de aceleden çok yanlış yorumladığı, ayrıca temeli de çürük olan “Ozan’la Politikacı” adlı yazısını kitabına almadığı gibi, bu yazısını da almayabilirdi.
Onun yerine ; kitabında “Ölüm Son Konuk mudur ?”un hemen arkasına, Geriye Kalan adlı yazısını koymuş (s. 80-83). Orada da, hem yumuşuyor, hem de şöyle bir şey diyor ki, söylediklerini değiştirmiş olmuyor. Şöyle : “...Kimi okurlarım yazıyla sözle üzüldüklerini bildirdiler. Büyük bir yazar ‘ölüm’ korkusuna kapılmış, öyle bir şeyler yazmış, ne var üstüne gidecek ? Aziz Nesin de ‘Geriye Kalan’ın yeni basımını bana gönderirken şöyle yazmış : ‘Söz konusu ettiğin yazımı neden o türlü yorumladığını hiç anlayamadım. Çünkü yorumunun tam tersini anlatan tümceler de vardı o yazımda (...)’ Yazarı da, yazarı seven okurları da üzdüğüm için en çok ben üzüldüm. Hangimizin dediği daha doğru ? Madem ki kendisi öyle diyor, öylesi doğrudur, diyelim en iyisi...”
Yani, Akbal gene soruyor, “Hangimizin dediği daha doğru ?”...
Edebiyatçılık mesleğindeki ustalara da saygı
Akbal ustanın tüm bu üstelemeleri, edebiyatçılığın da bir meslek olduğunu vurguluyor, düşündürüyor... Öyle ki ; edebiyatçının da emeklilik hakkı olduğunu, sonunda yaptıkları ve yapmak istedikleriyle övünmenin de kapsamına girdiği...
Akbal’ın üstelemeleri ; F. H. Dağlarca’nın Varlık’taki şiirinde gördüğümüzü sandığımız tuhaflıkları da giderek açıklatıyor... Tuhaflık yok o şiirde. Dağlarca ; onca yazmışlığına karşın, bir meyhanedeki dost söyleşisinde, onca şiirlerini yazmışlığını olağan neşeyle, olağan övünçle, (övünçle değil ; bilgiliyse bilgilidir kişi, ozansa ozandır) belirtiyor, sonra bütün düşündükleriyle duyduklarını yazamamanın sıkıntısını/acısını/neşesini de çok güzel biçimde özetliyor, o 03.11.1974 günlü Muzaffer Buyrukçu günlüğünde (s. 65) :
... “‘Tanrıdan son bir isteğin nedir ?’ diye sorulsa, ‘Tanrım’ derim, ‘Bana kısa bir süre için dokuz Fazıl daha ver. Biri söylesin, dokuzu yazsın.’” ...
Dağlarca’yla Aziz Nesin’i böyle okuyunca, Dağlarca’yı Aziz Nesin’le karşılaştırınca, yazmayı meslek edinmiş Akbal’ı da için için düşününce ; edebiyatı tek meslek olarak yürütenlere “imreniyorum”. Bizim gibi işi salt düşkü olarak yürütenlere, gençlerle orta yaşlılara, yukardan bakıyorum. Edebiyatçılık mesleği içindeki ; olağan doyumsuzluklara seviniyorum toplum adına, olağan doygunluklara da seviniyorum gerçeğin içinden bakış açılarıyla birey (edebiyatçı birey) adına.
Dağlarca Tanrısından biz de dileyelim öyleyse : Aziz Nesin ustaya, istediği gibi bir son konuk ama, daha çok uzun bir yaşamdan, daha çok ürünlerden sonra...
Dağlarca ustaya da, daha en azından otuz sekiz yıl, düşündüğü ozanlık bilginlik giysileri, ayrıca en az elli yapıt daha bırakması yeryüzüne.
Soyut, Ağustos 1977
“Büyük Grev” üzerine
Bu kitaba adını veren “Büyük Grev” masal-öyküsü için basında çıkan eleştiriler, yorumlar, yergiler ve öykünün yazarına saldırı ve sövgüler ve bütün bunlara Aziz Nesin’in yanıtları, geleceğe bir belge olarak kalması ereğiyle bu bölümde toplanmıştır.
“Büyük Grev” başlıklı masal-öyküm dolayısıyla yapılan eleştiri, yergi, saldırı ve sövgülere toptan yanıtımdır :
Zamana Dilekçe
“B
üyük Grev” başlıklı masal-öyküm, 3 Aralık 1977 tarihinde Vatan gazetesinde yayımlandı. Bu öyküme, olumlu, olumsuz pekçok tepkiler ve eleştiriler geldi. Tepkilerin çoğu, sövgülerle dolu saldırı niteliğindeydi. Bu saldırılar salt bir gazetede yer almıştı. “Büyük Grev” öyküsü için, benim görebildiğim, Politika gazetesinde 18, Vatan gazetesinde 8, Yürüyüş dergisinde 1, Yankı dergisinde 1 yazı yayımlandı.
Bunca yılın yazarıyım – kırk yıl – bir öykünün daha kitaba bile girmeden, bu denli geniş tepkiyle karşılandığına ilk tanık oluyorum. Özellikle Politika gazetesinde yayımlananların pekçoğu, eleştiri ve yorum sınırlarını çok aşmış, Türk Ceza Kanunu’nun suç saydığı ağır yergiler, sövgüler ve aşağılamalardı. Sövgülerle dolu bu aşağılayıcı yazıların çoğu, beni “İşçi sınıfı düşmanı” ve “Grev kırıcı” olarak niteliyordu.
Benden yana olsun, bana karşı olsun, bütün bu yazıları, yazarlarına verdiğim yanıtlarla birlikte “Büyük Grev” adlı öykü kitabımda topluyorum. Hele o sövgülü saldırıların, aşağılamaların az satışlı gazetelerin sayfalarında dağınık kalıp unutulmasını istemedim. Bu saldırı yazılarının amacı neydi ? Okurlara beni kötülemek, okur gözünde beni küçük düşürmek. Peki öyleyse, daha çok okunmalarını sağlamak için, onların sövgülü saldırılarını, aşağılamalarını kitabıma alıyorum. İnansınlar ki böylece, kimbilir kaç basım yapacak olan bu kitabımda, gazetede okunduklarından pek daha çok, hatta hayal edebileceklerinden de çok okunacaklar, kitaplaşarak sonsuzlaşacaklardır. Benden onlara iyilik bu kadar ! Unutmasınlar bu iyiliğimi...
Ünlü gazeteci Alfred Capus’un şu sözlerini aktarmak gereğini duydum :
“Gazeteciliğin en iyi yanı şu : Bugün basılan yazı, yarın unutulacaktır.”
Bu sözdeki doğruyu göz önünde tutarak, bu saldırı, aşağılama ve sövgülerle bana nasıl haksızlık ettiklerinin gazete sayfalarında unutulup gitmesini istemedim. Dahası da var. Her gazete yazısını o gazeteyi alanların hepsi okumadığı gibi, bana saldırı yazılarını yayımlayan Politika gazetesini alanların yarısı da o yazıları görmemiştir. Görenlerin yarısı okumamıştır. Okuyanların yarısı da anlamamıştır. Anlayanların yarısı da inanmamıştır. İnananların yarısı da unutmuştur. Unutmayanların yarısı da anımsamayacaktır.
İşte bu nedenle, bana saldıranların, sövenlerin, beni aşağılayanların unutulmasına, anımsanmamasına gönlüm razı olmadığından, onları sonsuzcasına Türkiye halkı önünde, işçi sınıfımız önünde sergilemek için, yazıya çevrilmiş sövgülerini, aşağılamalarını bu kitabıma alıyorum.
Zamandan korkmayan yazarım. Çünkü, bugünedek zaman, yüzümü hiç kara çıkarmadı. Zaman, benim en büyük yandaşım, işbirlikçim oldu ve zaman beni hiç utandırmadı.
Dindarlar “salt adalet”in, ancak öbür dünyadaki “mahkeme-i kübrâ”da, yani Tanrısal yargılamayla gerçekleşebileceğine inandıklarından, kötüleri Tanrıya havale ederler.
“Büyük Grev” adlı öykümü bahane ederek, bana saldıranlar, sövenler, beni aşağılayanlar ! Ben sizleri, ne bu dünyanın, ne öbür dünyanın mahkemesine bırakacağım ; yazılarınızı kitabıma alarak sizleri zamana havale ediyorum. Çünkü, kılı kırk yararcasına yargılayan en büyük, en adaletli yargıç zamandır.
İşçi sınıfımıza adadığım için acılar ve çileler içinde ve işçi sınıfı düşmanlarına karşı savaşımla geçen yaşamımın altmışüçüncü yılında yazdığım “Büyük Grev” adlı masal-öykümle, gerçekten işçi sınıfı düşmanlığı ve grev kırıcılığı mı yaptım ? Yoksa sizler... Hayır, sizin ne yaptığınızı ben söylemeyeceğim, onu zaman söyleyecek ; onu zaman içinde işçi sınıfımız söyleyecek. Çünkü, kitaplaştırdığım saldırılarınız, sövgüleriniz, aşağılamalarınız, kuşaklar boyu okunacak ve zaman yargılayarak gerçek suçluyu belirleyecektir. Görsün işçi sınıfımız : Zaman içinde, çocuklarımızdan, güzel yarınları kuracak olan gelecek kuşaklardan utanması gereken ben mi olacağım, siz mi ?
Şimdi, buyrun, hesaplaşalım !
Çatalca 8 Ocak 1978
Vatan gazetesinde yayınlanan “Büyük Grev” adlı masal-öyküm için karikatürcü Haslet bu karikatürü yapmış ve bu karikatür, masal-öykümün üstünde çıkmıştı. Görülen karikatür, öyküye ve bana saldırıların dolaylı nedeni olduğu için, bir belge değeri kazanmıştır. Buyüzden Haslet’in bu karikatürünü kitabıma koyuyorum.
10 Aralık 1977 günü Politika gazetesinde şu yazı çıktı :
Aziz Nesin’in Trajik Sonu
Vedat Üner
Maden-İş’in MESS’e karşı sürdürdüğü Büyük Grev altıncı ayını çoktan doldurdu. DİSK/Maden-İş üyeleri böylesi uzun süreli bir savaşımı, en güç koşullar altında hiç soluk almadan sürdürme sınavını yüzlerinin akıyla veriyorlar. Bu, ülkemiz tarihinde eşi pek görülmemiş sayılı bir direşkenlik, yiğitlik örneğidir. Her namuslu insanın coşkuyla, övünçle alkışlaması, var gücüyle desteklemesi gereken bir yapıt yarattı, aylardır bilinçle-inançla direnen metalurji işçileri...
Maden-İş’in Büyük Grevi ülkemizde çok şeyi değiştirdi. Demokrasi ve ilerleme savaşımına kattığı güç ülke çapında ulusal, demokratik güçlerin İşçi Sınıfı ile dayanışmasını pekiştirmek için yarattığı zemin, uluslararası işçi birliğine yaptığı katkı bir yana, grevci metalurji işçileri, MESS’e karşı savaşım verirken bir yandan da bir çok burjuva ajanının maskesini de alaşağı ettiler.
Savaşım kızıştıkça, İşçi Sınıfı direnişini pekiştirdikçe, burjuvazi yeni araçlara başvuruyor. Kendi gücü işçi sınıfını pes ettirmeye yetmeyince, onun karşısına yeni “silahlılar”, çıkarıyor.
Kim İşçi Sınıfından yana, kim değil, daha da açığı : kim sözünün eri, kim namussuz, özü-sözü birbirini tutmaz, bütün bunlar birbiri ardına ortaya çıkıyor, Maden-İş üyelerinin savaşımı güçlü bir ayraç oluyor.
İlk başta İşçi Sınıfına ters düştükleri defalarca kanıtlanmış, Maocular, goşistler, bu yıllanmış burjuva hizmetkârları karşı çıktılar, MESS’e karşı direnenlere, onların örgütüne, DİSK’e, Maden-İş’e... Ama bütün çabalarına karşın, grevleri kırmada yardımcı olamadılar işverenlere. Ardından türlü çeşitli biçimlerde diğer sahte sosyalistler göründü sahnede. Kimi grevleri işverenlerin oyunu gibi gösterdi, kimi sendikaya saldırdı, kimi de hedef şaşırtmaya çabaladı. Bunlar da yetmedi. MESS’in saldırılarına destek olmayı, İşçi Sınıfını ve onun örgütlerini çok yönlü ateş altında bırakarak, işçileri yılgınlığa itmeyi bunlar da başaramadı. İşçi Sınıfının gücü, çelik disiplini, ilerici güçlerin ördüğü, hergün yükselen dayanışma duvarı karşısında, burjuvazinin “sol” maskeli silahşörleri çaresiz kaldılar, kalıyorlar.
Burjuvazi yeni yollar da deniyor. Tirajının hızla üç haneli sayılara doğru düşmesi karşısında, tiraj artırmanın tek yolu olarak her soydan ve boydan sapık akımın ağzıyla İşçi Sınıfına, onun örgütlü gücüne, siyasal hareketine, DİSK’e, Maden-İş’e, sınıf sendikacılığına sövmeyi gören, adı “ilerici”ye çıkmış bir gazete, aylardır bu iğrenç yöntemlerle grev kırıcılığına soyunuyor. Yalanı dolanı piyasaya sürüyor. Ahlak dışı, deklare bir sendikacı eskisi kendisine kimilerince dikte edilenleri, o kimilerine yaranmak uğruna makale diye utanmadan yazıp-çiziyor. Bu gazete bunlarla, sınıf sendikalarının yönetimi ile tabanı arasındaki birliği bozmaya çabalıyor, İşçi Sınıfını bağlaşıklarından yalıtlamaya can atıyor.
Şimdi de bu iğrenç kervana çok ünlü bir yazarımız da katıldı. Aziz NESİN, sözü geçen gazetede yayınlanan son “öykü”sünde bir gazete sayfası boyunca Maden-İş Sendikasına, onun yöneticilerine grevdeki işçilere sövüyor. Büyük Grevi, sendikanın Tekelci Burjuvazinin stoklarını eritmek için onunla anlaşarak yaptığı bir sınıf işbirliği olarak gösteriyor. Aziz NESİN’in “Öykü”sündeki ilkelliği, yaptığı işçi düşmanı suçlamaları, iğrenç karalamaları burada ele alacak değiliz. Çünkü böylesi tavırlarda olağanüstü bir şey yoktur. Sınıf savaşımının keskinleşmesi işte böyle kendiliğinden herkesin gerçek yüzünü ortaya çıkartıverir. Bunun üzerinde duracak değiliz.
Üstelik “ünlü” yazar, meydanın böylesi tavırlara boş bırakılmayacağını iyi bilir.
Bizim için asıl önemli olan konu şudur :
Aziz Nesin’in öykü-mizah yazarlığını bırakıp, sendikal savaşımda burjuvazinin sözcülüğünü, avukatlığını yapmaya başlaması edebiyatımız açısından gerçekten büyük bir kayıptır. Uluslararası alanda da bir değer olan Aziz Nesin’e gerçekten yazık olmuştur. Değerli bir yazarın kendi eliyle, salt burjuvazi tarafından ödüllendirilmek için, böyle kendi ipini çekmesi çok üzücüdür.
Televizyonda ünlü tiyatro sanatçılarımızın reklam artistliğine çıkmak zorunda kalmalarına üzülürdük, ama Aziz Nesin’in grev kırıcılığı reklamı yapmak zorunda kalmasına daha da üzüldük. Komedi yazarlığından böyle bir trajik sona düşüş. Bu, gerçekten bir kayıptır. Bu, işçi sınıfımız, emekçi halkımız için de büyük bir kayıptır. Ama işçi sınıfımız değer bilirdir. Olumlu olan herşeyin koruyucusu, geliştiricisidir. Bu nedenle Aziz Nesin’in tüm değerli yapıtlarına, bu kişinin her türlü tavrından bağımsız olarak sahip çıkmaya devam edecektir.
Ama gene de ne yazık ki, bundan sonra Aziz Nesin adı, her bilinçli işçiye, aydına, yurtsevere güzel mizah öykülerini, uluslararası üne sahip bir yazarı değil, sıradan bir grev kırıcıyı, işçi sınıfına kin dolu bir sınıf düşmanını hatırlatacak, bu ad belleklerde böyle kalacak.
Öte yandan Aziz Nesin aynı zamanda Türkiye Yazarlar Sendikası’nın başkanıdır. Böylesi saygın bir örgütün en sorumlu mevkiindeki kişinin DİSK’e, Maden-İş’e karşı takındığı düşmanca tavır, İşçi Sınıfı ile sanatçılar arasındaki birliğine olduğu kadar, ulusal demokratik güçlerin birliğine de zararlı olmuştur.
Grevler yeni bir döneme giriyor. Savaşım sürüyor. Ama İşçi Sınıfı kazanacaktır. Eğer tekelci burjuvazi, Maden-İş’in direnişini kırmak için, Aziz Nesin’in bile yardımını istemek, onu kendi adına konuşturmak zorunda kalıyorsa, buna bile ihtiyacı varsa, zayıftır, gücü bitmeye başlamış demektir. Eğer MESS’i kurtarmak dejenere olmuş mizah yazarlarına kaldıysa, zafer işçi sınıfının olacak demektir.
Politika, 10 Aralık 1977
Yanıtım
Amacım, Bay Vedat Üner’e – her kim ise – yanıt vermek değil. Onu yanıtıma bir araç sayarak, okurlarıma bu konudaki düşüncelerimi iletmek istiyorum.
Bana “İğrenç kervana katılmış bir yazar”, “ilkel”, “işçi sınıfı düşmanı”, “grev kırıcı”, “işçi sınıfına kin dolu bir sınıf düşmanı”, “dejenere olmuş bir mizah yazarı” diye söven bu yazının yayımlandığı Politika gazetesinin bütün sorumlularına biriki söz söylemek istiyorum. Kırk yıllık yazarlık yaşamımda, gericiler, aşırı sağcıların her kanadı, ırkçılar, sermaye uşakları, yabancı sermaye maşaları, bana çok saldırıp sövdüler. Böylelerinden – öldükleri için adlarını anmak gereğini duymadığım – kimi yazarlarla haftalar süren çok sert yazılı tartışmalarımız oldu. İlke olarak, hiçbiri aleyhine dava açmayı, kendimce uygun görmedim. Çünkü, yazmasını da, yanıtlamasını da, aşağılamasını da, sövmesini de (yani helva demesini de, halva demesini de) onlardan çok daha iyi bilirim. Gerekirse, bire bin... Ama ilk kez, Politika gazetesindeki bu ve öbür yazılarda daha da ağır olarak bana sövenlerin gerçek kişiliklerini anlamak için onları ve gazetenin sorumlularını mahkemeye vermeyi düşündüm. Değmez diyorum, ama yine de düşünmekteyim bunu.
Önce, “Büyük Grev”i bahane ederek bana saldıranlara bir küçük edebiyat dersi vermem gerekiyor.
“Büyük Grev” türündeki masal-öyküler, belli bir olaydan esinlenerek, somut bir olaydan kalkılarak yazılır. Kalkış noktası somut bir olaydır ama, salt gözlemlenen bu somut olayı anlatmakla kalmaz. Bu somut olay ve onun benzeri olan bütün olaylardaki ortaklaşa nitelikleri soyutlayarak, o tek somut olayın sınırlarını çok aşan bir genelleme yapar. Tıpkı, benzer doğa olaylarının gözlemlenip incelenmesinden, bunlardaki ortaklaşa niteliklerin saptanarak doğa yasalarının ortaya konulması gibidir. Bu kez gözlemlenip incelenen, benzer nitelikleri saptanan, doğa olayı değil, toplumsal olaylardır. Yapılan, soyutlama yoluyla genellemedir ama, bu tür masal-öykülerin amacı, gerçeği belirgin olarak ortaya koymaktır. Masalların ve masal-öykülerin dünyadaki bütün ustalarının böyle yapmış olduklarını, onların yapıtlarını inceleyerek anlamaktayız : Ezop, Lafonten, Mesnevî’sinde Mevlâna, Saltikov Şçedrin, Marsel Eme (Marcel Aymé) Törber (Tirber) Sırça Köşkü’nde Sabahattin Ali böyle yapmışlardır. “Memleketin Birinde” ve “Hoptirinam” adlı kitaplarımdaki masalöyküler de böyledir.
Bu masalların yada masal-öykülerin yazılışının üstünden zaman, hele uzun zaman geçince, bunların kaynaklandığı olay yada kişiler unutulur gider. Ama ortaya koyduğu gerçekle birlikte masal kalır. Masalın sunduğu gerçek, doğru olan nesne kalır. Örneğin bugün Swift’in hangi olay ve kişilerden esinlenip kaynaklanarak “Güliver’in Gezileri”ni yazmış olduğunu edebiyat tarihçileri içinde bile bilen çokazdır. Ama onun bu yapıtındaki keskin yergiler sonsuzlaşmıştır. Sçedrin’in o herbiri birer başyapıt olan masalları günümüzün de yergisi oldukları için, bugün de okunmakta ve bilinmektedir ama, o masalların hangi olaydan ve kişilerden kaynaklandığı, esinlendiği unutulmuştur. Bir masal-öykü olan “Büyük Grev” de, somut bir olaydan, yani yeri, zamanı, koşulları ve kişileri belli olan bir olaydan esinlenerek, bunlardan kaynaklanarak yazılmıştır. Ama salt esinlendiği olayı anlatmakla yetinmemektedir. Daha doğrusu, hiçbir tek olayı anlatmamakta, aynı dosyada sıralanabilecek benzer olayların ve bu olaylardaki kişilerin hepsinde ortaklaşa var olan nitelikleri soyutlayarak birleştirmekte, böylece biçok benzer olaylardaki niteliklerin tıpkılığını kural olarak göstermektedir.
Bunları, kendimi savunmak için yazmıyorum ; “Büyük Grev” adlı öyküm dolayısıyla bana sövenlere bişey öğretmek ve gülmece yazmanın
– onların sandığı gibi – öyle gelişigüzel, bilimdışı, salt yetenekle yapılabilecek, kolay bir gevezelik işi olmadığını anlatmak için yazıyorum.
“Büyük Grev” masal-öyküsünün kalkış noktası, esin kaynağı hiç kuşkusuz, Maden-İş’in MESS’e karşı başlattığı ve sekiz aydır sürmekte olan, ne zaman ve ne biçimde sonuçlanacağı da dahaca bilinmeyen grevdir. Ama o masal-öykü, salt bu grev olayını ve kişilerini anlatmakla yetinmemekte, geçmişte yapılmış ve gelecekte yapılabilecek benzer grevleri de anlatmaktadır.
Masalların yada masal-öykülerin, geçmişten geleceğe doğru uzanmaları, okurların ders almaları, bilinçlenmeleri, kendiliklerinden sonuç çıkarmaları ve doğru çözüm bulmaları – çözüm getirmek demiyorum, okura çözüm buldurtmak diyorum – yönünden, edebiyatın en etkin türü olduğu bilinir.
Salt Maden-İş’in MESS’e karşı bu grevini anlatmak isteseydim, genellemesi zaman içinde gerilere ve ileriye doğru uzanan hiç de böyle bir masal-öykü yazmazdım, doğrudan bu son grev olayını ve salt bu olayın kişilerini anlatan gözlemci – gerçekçi yada eleştirel – gerçekçi bir öykü yazardım.
Masal-öykümüze kaynaklık eden bu grev, uzun zaman sonra, kesin bir yargıya varılmış olarak sendika tarihinde belgelenecek, ama belleklerden silinip unutulacaktır. Oysa bir masal-öykü olarak “Büyük Grev” belleklerde ve kitaplarda kalabilir. Bu saldırılar olmasaydı, bu masal-öykünün hangi olaydan kaynaklandığı da anımsanmayacaktı. Ama şimdi, koparılan yaygaradan ötürü, artık her okuyan, bu masalın hangi olay ve kişileri eleştirmek için yazılmış olduğunu da anımsayacaklardır. Yani, bu öyküm dolayısıyla bana saldıranların, korumak ve savunmak istedikleri kişilere böylece büyük zararları olmuştur.
Vatan gazetesinde yayımlanan “Büyük Grev” öykü-masalımın başlığında çıkmış olan Vehbi Koç’la Kemal Türkler’in karikatürleri, bu masal-öyküye saldırı yıldırımlarını çeken başlıca neden olmuştur. O masal-öykü, bu iki kişinin karikatürleriyle birlikte sunulmasaydı, sanıyorum ki, bunca saldırı da yapılmayacaktı. Doğrusu, bu iki kişinin karikatürlerinin, o öykümde yeralmasını ben de istemezdim. Onların karikatürlerinin bulunması, masal-öykünün anlatı amacına uygun değildi. Çünkü, ben o masal-öyküde, yalnızca Koç’u yada Türkler’i anlatmadım, bir genelleme yaptım, benzer olay ve kişilerin ortaklaşa niteliklerini yazdım. Ben de okurlar gibi, o iki kişinin karikatürlerini, masal-öykümün basıldığı gazetede gördüm. Çizgilerini de, gülmecesini de çok beğendiğim değerli genç karikatürcü Haslet’in, öyküdeki genellemeyi simgeleştiren başka bir karikatür yapmasını yeğlerdim.
Şimdi de, bu masal-öyküde “Aynı dosyada sıralanabilecek benzer olaylarda ortaklaşa var olan niteliklerin neler olduğunu görelim. Gerçekte, bunun ne olduğunu masal-öykünün kendisi açıkça söylüyor. O öyküyü, önyargısız olarak her okuyan, bunu kolaylıkla anlayabilir. (Biçok şairin değişik biçimlerde, sevgilisine “Her nereye baksam seni görürüm.” diye seslendiği üzere, her baktığı yer ve kişide sevgilisini görmesi gibi – bu şairlere, eşeğe baksa, yine sevgilisini mi göreceği sorulmuştur) Bir yazıyı önyargıyla okuyanlar da, o yazıda anlatılanı anlamaz, önceden her neyi anlamak için kendisini koşullandırmışsa, ancak onu anlar.
“Büyük Grev” masal-öyküsünde anlatılan şu çok yalın gerçektir : Kapitalist toplumlarda, işçinin haklarını elde etmesi ve savunması için tek ve son silahı olan grev, işverenin kurnazlığı ve ince hesapları, bilimi gerçek amacından saptırmış uzmanlarının öğütleri, hertürlü olanakları elinde bulundurması, bütün bunlara karşılık da işçi örgütü yönetmenlerinin de yeterince bilgili olmamaları, deneyimsizlikleri, yada hesapsızlıkları, yada çıkarcılıkları, yada uzak görüşlü olmamaları yüzünden, ters sonuç verebilir. Yani, işçinin elindeki grev silahı, işvereni değil, işçinin kendisini yaralar ; yada şöyle diyelim, grev silahı işverenden çok işçinin kendisini yaralar.
“Büyük Grev” masal-öyküsünde anlatılan şu üç insan topluluğudur :
1– İşyerlerinde grev olan işverenler.
2– Greve giden işçi örgütü yönetmenleri.
3– Grevdeki işçiler.
Masal-öyküdeki işçiler, tıpkı boyuna sıkıştırılmakta olan mengenenin, iki çenesi arasında kalmış bir nesne gibi, işverenin sınıfsal çıkarcı kurnazlığıyla, kendi örgütünün yönetmenlerinin hesapsızlıkları arasında sıkıştırılıp kalmış, ezilmiş, sömürülmüşlerdir. Burada, sendika yöneticileri için, iyi niyeti de aşan aşırı bir hoşgörüyle “hesapsızlıkları” diyorum. Yoksa onları, olgulara bakarak, çok daha ağır nitelememiz gerekir. Neden ? Çünkü, işçiyi sömürmek, yıldırmak, ezmek, egemen sınıfın alışageldiği tarihsel ve sınıfsal çıkarlarına uygun gelebilir ; hatta kendi sınıfları açısından bakılırsa haklı bile görülebilirler. Buyüzden, işçiyi ezen mengenenin bir çenesinin işveren olması
– yine sınıfsal açılarından kendilerince – doğal bile sayılabilir. Amaaa, işçiyi, işçi haklarını savunmak, işçi örgütünü akıllıca yönetmek için işçi örgütünün başına geçmiş ve bu görevini de işçilerden aldığı para karşılığında yapan kimi sendika yönetmenlerinin, mengenenin öbür çenesi olması, haklarını savunup koruyacağı işçiyi ezmesi hiç de doğal değildir.
Masal-öyküler, benzer olayların ortaklaşa niteliklerini ortaya koyduğuna göre, “Büyük Grev” masal-öyküsünün kaynaklandığı benzer olaylar var mıdır ? Dünyanın heryerinde yanlış hesapla başlatılmış grevler olmuştur. Yine uzun süren Teksif grevinde, grevdeki işçilere ödenek verebilmek için sendikaların taşınmazlarını satmak zorunda kalışının gazetelere bile yansıması, bu grevin de yanlış hesaba dayandığını göstermektedir. Maden-İş’in MESS’e karşı başlattığı bu grevden az önce, yapılmış olan “Devlet Güvenlik Mahkemeleri Yasasının çıkarılmasına karşı, MC iktidarını düşürünceye dek sürecek” diye ilan edilen “Genel Yas Eylemi”, yanlış hesapla başlatılmış bir eylemdir. Genel Yas Eylemi içindeki grevlerin, işçiden çok işverenin çıkarına uygun düştüğü, grevde öncülük yapan en bilinçli işçilerin, işlerinden çıkarılmalarıyla da belli olmuştur. İşverenler, Genel Yas Eylemi yüzünden en yürekli, en bilinçli işçileri işlerinden çıkarınca, sendikalar gücünden yitirmiştir. Sendikanın başat görevi, işçilerin işlerinden çıkarılmalarını önlemekken, bu grevde tam tersine, grev yüzünden işçiler işlerinden çıkarılmıştır.
Burda tarihsel bir olguyu açıklamak zorunu duyuyorum. DGM yasa tasarısı gazetelerde yayımlanınca, Türkiye Yazarlar Sendikası olarak bir karşı davranışa geçmemiz gerekiyordu. Bu, yazar ve aydın olmamızın bize yükümlediği bir görevdi.
TYS Yönetim Kurulu olarak şöyle bir ilke kararımız vardır. Ortaya çıkan her politik yada toplumsal sorunun çok belirgin olarak uç verdiği biyer vardır. Bu uç, doğrudan yazar olarak bizi ilgilendiriyorsa, biz bu politik yada toplumsal sorunun üstüne gideriz, ona karşı koruz, gereken hertürlü tepkiyi gösteririz. Bu uç, doğrudan bizi ilgilendirmiyor da, dolaylı olarak, yada ikincil olarak bizi ilgilendiriyorsa, o zaman, bu sorunla doğrudan ilgilenmesi gereken örgütün yardımına koşar, eylemde o örgütü destekleriz. Örnek verelim : Eğitim Bakanlığı, kimi yazarların kitaplarını okul kitaplıklarından çıkartma ve yasaklama kararı aldı. Bu sorun, doğrudan TYS’yi ilgilendirir, buyüzden hemen davranışa, eyleme geçeriz. Sorunla ilgileri bakımından, Töb-Der başta olmak üzere, öbür demokratik örgütleri de yardımımıza çağırırız.
Özgürlüklerimizi kısıntıya uğratan bir iktidar kararına karşı, ilk tepki elbet Baro’lardan gelmelidir ; bu bizi ikincil olarak ilgilendirir, biz bu eylemde Baro’ları destekleriz.
DGM yasa tasarısı yayımlanınca, bu konunun TYS’yi doğrudan ilgilendirdiğini gördük. Ancak, konu, bütün işçi sınıfımızı çok yakından ilgilendirdiğinden, tepkinin de yurt çapında, çok geniş olması gerekiyordu. Yani, gösterilmesi gereken tepki, bizim küçük sendikamızın olanaklarını, gücünü çok aşıyordu.
Bu sorun, TYS’nin Yönetim Kurulu’nda uzun uzun tartışıldı. Bu konuyla, hukuksal yönden çok ilgilenen, konunun da uzmanı olan arkadaşımız Orhan Apaydın’dı. Yönetim Kurulumuzdaki tartışmalarımız sonunda şu karara vardık : MC iktidarının çıkarmayı tasarladığı DGM yasası, en başta işçi sınıfımızın aleyhinedir. Bu nedenle, bu soruna en başta, ülkemizin devrimci işçi örgütü olan DİSK sarılmalı, bizim sendikamız, başka demokratik örgütlerle birlikte, bu savaşımda DİSK’i desteklemelidir.
Bizi, bu kararımıza götüren tartışmalarımız sırasında, DGM yasasına karşı, önemli tepkiler dahaca başlamamıştı. Hatta DİSK’te hiçbir tepki yoktu.
Yönetimin Kurulumuzun üyesi bulunan Orhan Apaydın ve Kemal Sülker arkadaşlarımızı, DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler’e gönderip, bu sorunu ona genişlemesine ve derinlemesine anlatarak DİSK’in eyleme geçmesi için öneride ve uyarıda bulunmakla görevlendirdik.
Apaydın ve Sülker arkadaşlarımız, Kemal Türkler’le konuyu görüştüler. Dönüşlerinde ayrı ayrı bana söyledikleri şudur : “Kemal Türkler’i inandırmakta çok zorluk çektik. Türkler, sorunun işçi sınıfını ilgilendirmediğinde çok direndi.
Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin bir politik sorun olduğunu söyledi. Gerçeği kendisine anlatmamız zor oldu. Ama sonunda, DGM yasasının en başta işçi sınıfımızı sindirmek için çıkarılmak istendiği kanısına vardı.”
Şimdi Istanbul Barosu Başkanı olan Orhan Apaydın arkadaşıma da, Kemal Sülker arkadaşıma da çok güvenirim. Onların bana söyledikleri budur ve doğru söylememeleri olanaksızdır.
DİSK’in DGM yasa tasarısına karşı eyleme geçmesi bundan sonra başlamıştır.
Bu tarihsel olguyu ilk kez açıklıyorum.
DİSK’in başlattığı, DGM yasasına karşı eylemleri Türkiye Yazarlar Sendikası olarak destekledik. Ama, “Genel Yas Eylemi” adı altında, MC iktidarı düşünceye dek sürecek, yani süresi bellisiz bir grevin başlatılmasını hiç düşünmedik de, önermedik de... Süresi bellisiz grev, dünya sendikacılık tarihinde ilk kez görülüyordu.
Türkiye’nin bugünkü koşullarında, bu denli çok işçinin katıldığı bir büyük grevde, sekiz ayda hâlâ işveren dize getirilememişse, grev nedeni olarak ileri sürülen isteklerden büyük ödünler verilmek zorunda kalınarak uzlaşmaya gidilmişse, böyle bir grevin haklı başlatıldığını iddia edebilmek için, hiç hesap bilmemek gerekir.
Sonucu yanlış hesaplanmış, hedefi yanlış saptanmış bir grev yüzünden, binlerce işçi işinden olmuşsa, kimi işçiler grev oylamasına hayır demek zorunu duymuşsa, işçi aileleri perişan olmuşsa, kimileri dayanamayıp karşıdevrimci sendikalara girmişse, kimileri de işverenle gizli anlaşma yolları aramak zorunda kalmışsa ve işçileri hiç de istemedikleri ama yapmak zorunda bırakıldıkları bu uygunsuz duruma düşüren kimi sendika yönetmenlerinin kılına dokunca gelmemiş, gelirlerinden hiçbişey eksilmemiş, durumları ve yaşayışları hiç değişmemişse, son hesaplaşmada böyle bir grevin, işverenden çok işçinin çıkarına sonuçlandığı nasıl söylenebilir ?
“Büyük Grev” adlı masal-öykümle, kimi asalak sendika yönetmenlerinin, isteyerek yada istemeyerek işverenle birlikte, nasıl arada kalan işçiyi sıkıştırıp ezdiklerini anlattım, yani onların içyüzlerini ortaya koydum. İpliklerini pazara çıkardığım için, elbet bana dua edecek değillerdi. Bağırıp çağırmaları, saldırmaları, sövüp saymaları bundandır.
Bu kötü işçi yönetmenlerine ve onların yanlışlarına karşı pekçok eleştiriler yapılmış, bunların hiçbirine benim masal-öyküme gösterilen oranda geniş tepki gösterilmemiştir. Bu da, edebiyatın gücünü ve özellikle de gülmecenin etkinliğini, yaygınlığını göstermektedir.
Bu masal-öykümün yergi hedefi, grevdeki işçilerimiz olmayıp, bu grevden çıkar sağlayan işverenle, kötü işçi yöneticileri olduğu açıktır. Böyleyken, okurlara, yergimin hedefini şaşırttırmaya çalışan Bay Vedat Üner – her kim ise – Vatan gazetesinin “trajının hızla üç haneli sayılara doğru düşmesi karşısında, traj artırmanın tek yolu olarak her soydan ve boydan sapık akımın ağzıyla işçi sınıfına, onun örgütlü gücüne” saldırıldığını söyleyip beni de grev kırıcı olarak gösteriyor.
Faşist olmayan hiçbir gazetenin trajının düşmesini istemem, Vatan gazetesinin de, Politika gazetesinin de... Bu genel isteğimin dışında, hiçbir gazetenin satışının azalıp çoğalması, yazar olarak beni hiiiiiiç, ama hiç ırgalamaz. Ben salt, imzamı attığım kendi yazımdan sorumluyum. İlle de kendi düşünceme uygun bir gazetede yazmam gerekseydi, kırk yıldır hiçbir gazetede yazamazdım. Vatan’ın satışı artmış, artmamış, bu beni hiç ilgilendirmez. Veeee, işçilerimizin, hani şu grevde olup da gündelikleri tam ödenemeyen işçilerimizin paracıklarıyla kurulmuş olan Politika gazetesinin, hem de DİSK’in kurultayı olduğu günlerde bile kâğıt parası bulamaması yüzünden, resmi ilan parasını kaçırmamak için, üç haneli değil, iki haneli sayılarda gazete basmak zorunda kalması da beni ilgilendirmez. Ben ne Vatan gazetesinin hık deyicisiyim, ne Politika gazetesinin düşmanı. Amaaa, işçimizden toplanan milyonlar Politika gazetesinde hovardaca har vurulup harman savrulurken, bu paraların kimlerin ceplerine inip kimleri milyoner ettiğini, o parayı alın terlerinden veren işçilerimizin bilmesini ve gerektiğinde hesap sormasını isterim. İşçi sınıfımız, kendi içinde hesap sorma alışkanlığını kazanmazsa, günün birinde, zamanı gelince, egemen sınıftan da hesap soramaz ; çünkü onun yönetmenleri verilemeyecek hesapların pisliğine bulaşmışlar demektir. Nitekim, 1954’tenberi, aynı sınıftan olan ve değişen iktidar partilerinin hiçbiri birbirlerinden hesap soramamışlardır.
Bay Vedat Üner – her kim ise – benim işçi sınıfına ve işçi örgütüne saldırdığımı söylüyor. Yalan ! Hiçbir örgüte saldırmıyorum. Bir örgütün kötü yöneticilerini eleştirmek, örgütün kendisine saldırmak değildir.
Bunca suçluyken, hiç olmazsa susun ! Susun ki, ağzınızdan söz diye çıkan taşlar, kendinizi yine kendi üzerinize sıçratmasın !
Yanlış hesaba dayanılarak başlatılmış bile olsa, bikez başlamış olduğu için, bu son Maden-İş grevini de destekledim. Bu destek, lafta da kalmadı. Genel Başkanı bulunduğum Türkiye Yazarlar Sendikası’nın Yönetim Kurulu kararıyla, bu grevi desteklemek için 10 bin lira tutarında kitap bağışında bulunduk. (Beni, bunu söyletmek zorunda bıraktıkları için, gerçekten utanıyorum.) Bizimki gibi çok küçük bir sendikanın bu küçücük yardımı küçümsenemez. Buna karşılık, sendikamızın düzenlediği Nâzım Hikmet gecesinin hesabının verilmemesi için bir Maden-İş Sendikası yetkilisinin imzasıyla sendikamıza gönderilmiş yazı da, belge olarak, elimizdedir.
Bay Vedat Üner – her kim ise – “Bu grev, bir çok burjuva ajanının maskesini alaşağı etmiş” diyor. “Maskesi alaşağı edilen burjuva ajanı” ben oluyorum. Hızını alamıyor daha da sövüyor : “Sol maskeli silahşör”, “Sahte sosyalist”, “Burjuvanın sözcüsü, avukatı” diyor bana. Ve Bay Vedat Üner’e göre – her kim ise –, “Büyük Grev” adlı masal-öyküyü yazdıktan sonra, benim sonum gelmiş oluyor ve benim sonumun geldiğine de bu Vedat Üner – her kim ise – karar veriyor.
“Büyük Grev” adlı öykümdeki eleştirinin haklılığını herzaman, heryerde sonuna dek savunurum. Ama bir varsayım olarak, diyelim ki, bu masal-öyküde, ben yanıldım, yanlış bir eleştiride bulundum. Demek, yanlış bir öykü yazdım diye, benim kırk yıllık savaşımıma, kendi sınıfım olan işçi sınıfına kırk yıllık hizmetime, kırk yıllık yazarlığıma, egemen sınıf mahkemelerinin ve askerî mahkemelerin kararlarıyla tescil ettiği sosyalistliğime, 67 kitabıma, bu kitaplardan başka gazete sayfalarında kalmış binlerce makaleme, fıkralarıma,
142. maddeden yattığım hapisliğime, beşbuçuk yıllık hapisliğime, sürgünlüğüme, çektiğim bunca çileye, acıya, hep bu yolda savaşım yüzünden işsiz kalışıma, evimin barkımın yıkılışına, çocuklarımın ortada kalışına, üç kez gericilerin – binlerce gericinin – saldırılarıyla ölümden kıl payı kurtuluşuma, bütün bu çileli yaşamı sürerken hiçkimseden – evet hiçkimseden – en küçük bir yardım görmeyişime ama yine de inançla direnişime, bunca yıl işçi sınıfı doğrultusundaki inançlarımdan bir kıpı ödün vermeyişime, yöneticilerinden kimilerine karşı olduğum ve onların da bana karşı hatta düşman olduğu ama sizlerin çok yakın olduğunuzu sandığım bir örgütün kendilerinden olmam için vermeyi önerdikleri büyük çıkarları elimin tersiyle itişime, bunca iftira ve saldırı ve yalana ve düşmanlığa ve alçaklığa ve kine ve hasede ve kıskançlığa karşı halkımın desteğiyle bunca yıldır yine ayakta ve dimdik kalabilişime hiç aldırmadan, bütün bunları hiçe sayarak ve hepsinin üstünden bir sünger geçerek, Bay Vedat Üner – her kim ise – beni “işçi sınıfı düşmanı” ve “grev kırıcı” ve “sonu gelmiş” ve “burjuva sözcüsü” ve “burjuva avukatı” ve “sahte sosyalist” ve “maskesi alaşağı edilmiş burjuva ajanı” ve “sol maskeli silahşör” diye tanıtıyor. Kimin adına yapıyor bunu ? Kendine göre işçi sınıfı adına... Ne dersiniz, işçi sınıfı bu denli nankör müdür ? Gerçekte bunları söyleyen elbet işçi sınıfımız değil, kendilerinde işçi sınıfımız adına konuşma yetkisi bulan kendini bilmezler söylüyor bunu... Nasıl kimi burjuva milletvekilleri yada bakanları, kendi yapmak istediklerini yaptırmak için “millet böyle istiyor” derlerse, kimi demagoglar kendilerini tek başlarına halk sayıp “Halk böyle düşünüyor” derlerse, bu Bay Vedat Üner de – her kim ise – kendini tek başına bütün bir işçi sınıfımız sanıyor. Hayır, Bay Vedat Üner, işçi sınıfımız nankör değildir.
Bay Vedat Üner ve senin gibiler, nesiniz, söyleyeyim mi ? Hayır, dilimin ucuna geleni, okurlarıma saygımdan ötürü söylemeyeceğim ama sizler benim dilimin ucuna dek gelip de söyleyemediğim o sözden kurtulduğunuzu ve kurtulabileceğinizi sanmayınız, çünkü, kitabımın her yeni basılışını okuyan ve daha da okuyacak olan onbinleri aşan, yüzbinleri de aşacak olan okurlar, o benim söylemek istemediğim niteliğinizi ve daha da başka niteliklerinizi söyleyecekler ve görkemli bir koro olarak sizlerin ne olduğunuzu haykıracaklardır. Ve ayrıca bir yazar olarak, yalanla, iftirayla demagojiyle gerçeği saptırmanın, hedef şaşırtmanın, dirençle savaşımı bilen bir haklıyı yenmeye ve yıldırmaya yetmeyeceğini, kendi yaşamımla sizlere ispatlamak da benim görevimdir.
Şimdi gelelim öbürlerine...
Bay Vedat Üner’in yanıtını verdiğim yazısının çıktığı 10 Aralık 1977 günü Politika gazetesinde bir de şu bildirge yayımlandı :
Bazı Genç Şair ve Yazarlar Aziz Nesin’i Kınadı
Aziz Nesin’in 3 Aralık 1977 Cumartesi tarihli “Vatan” gazetesinde yayımlanan “Büyük Grev” adlı yazısı ilerici çevrelerde tepkiyle karşılanırken, bir grup genç şair ve yazar yaptıkları açıklamada Aziz Nesin’i kınadıklarını bildirmişlerdir. Erdal ALOVA, Mustafa BALEL, Abdülkadir BULUT, Özgür COŞKUN, Yaşar MİRAÇ, Barış PİRHASAN, İsmail UYAROğLU, Ahmet UYSAL, Süleyman YAğIZ, Hüseyin YURTTAŞ imzaları ile yayımlanan ve “Aziz Nesin’e Açık Mektup” adını taşıyan yazılı açıklamada söz konusu yazının “işçilerin direnişine ve bu direnişi destekleyen tüm ilericilere kara çalar, onlarla alay eder nitelikte” olduğu belirtilmektedir.
Yazılı açıklamada aynen şöyle denilmektedir.
Sayın Aziz Nesin,
Biz, metalurji işçilerinin sürdürdüğü savaşımı destekleyen genç şair ve yazarlar olarak, 3 Aralık Cumartesi tarihli “Vatan” gazetesinde yayınlanan “Büyük Grev” adlı “masal”ınızın, gerek içeriğiyle gerekse üslup ve mantığıyla, başta işçilerin direnişine, sonra da bu direnişi destekleyen tüm ilericilere kara çalar, onlarla alay eder nitelikte olduğu görüşündeyiz. Türkiye’de Aziz Nesin adına ve konumuna sahip bir yazarın içinde bulunduğumuz ağır koşullarda öyle bir yazı yazması ve yayınlatması bizce, ülkemizde verilmekte olan emek kavgasını, demokrasi savaşımını ve bunlar için gerekli dayanışmayı anlamamak, sonuç olarak da bilerek yada bilmeyerek onu arkadan vurmaktır.
Sayın Aziz Nesin,
İçinde bulunduğumuz koşulları size anlatmaya gerek var mı ? Size, işçilerin bütün saldırıları en ağır koşullar altında göğüslediğini mi anlatalım ?
Bu direnişin işçi sınıfı için büyük bir adım olduğunu ; MESS’e karşı verilen savaşımda yalnız ekonomik değil siyasal bilincin de alabildiğine yaygınlaşıp pekişmekte olduğunu mu anlatalım ?
Yoksa, görmezlikten geldiğiniz şey yiğit metalurji işçilerinin kavgasının faşizme (şu, kapımızın önüne hergün arkadaş ölüleri yığan faşizme) karşı verilen savaşımda belkemiği olduğu mudur ?
Ya da sil baştan deyip, sürmekte olan bir işçi savaşımının, bir şanlı direnişin, o alay ettiğiniz coşkuyla desteklenmesi gerektiğini mi anlatalım ?
Aziz Nesin’e bütün bunları anlatmak gerçekten gerekli mi ? Bizler, işçilerin T. Maden-İş Sendikası öncülüğünde başlattığı ve sürdürdüğü grevi coşkuyla destekledik ve destekliyoruz. “Masal”ınızda alay ederek anlattığınız görkemli grev görüntülerine elden geldiğince bizim de katkımız oldu. Bu süre içinde Büyük Grev’e (Evet, BÜYÜK GREV’e) destek olan, omuz veren Anadolu köylülerini, anaları, genç kızları, genç erkekleri, yaşlısıyla, genciyle yazarları, sanatçıları gördük. Grevci işçilerin eşleri, anaları, bacıları gerçekten de “dayan adamım, diren, arkanda ben varım” dediler. Bunu derken, “İmparator” tarafından yönetilen piyonlar olmadıklarını biliyorlardı. 80 bin metalurji işçisi, kendi içinde, herşeyiyle sınayıp yönetime layık bulduğu sendika liderlerince aldatılmadıklarının, haklı bir kavgayı sürdürmekte olduklarının bilincindeydiler.
“Masal”ınızın “çözümlemeler”ini tartışmayacağız, yönelttiğiniz suçlamalara karşı, direnişin öncülüğünü yapanları savunmak da bize düşmez. Onlar şimdiye kadar MESS’in, Maocu ve sağcı basının suçlamalarına karşı kendilerini başarıyla savunabildiklerini gösterdiler. Şaka, hatta alay kaldıramayanlardan değiliz. Ama inandığımız şeylerle alay edilirse, işçi sınıfının savaşımına kara çalınırsa biz de karşı koymayı ve alay etmeyi biliriz.
Evet, “havalar soğudu” neredeyse kar da yağar. İşçiler çetin koşullar altında, büyük güçlüklerle karşı karşıya. Ama grev yerlerini dolaşacak olursanız, yazınızda yansıtmaya çalıştığınız gibi bir “bozgun ordusu”yla değil, ekonomik ve siyasal kavgada gittikçe pekişen yiğit bir sınıfla karşılaşacağınızı söyleyebiliriz.
Bir konferansınızda gülmeceyi iki sınıfa ayırmıştınız : İnsanlığın yararına yıkıcı olan gülmece ve insanlığın tümüne karşı yıkıcı olan gülmece. Bizler, genç bir kuşağın şairleri, yazarları olarak, sizin birinci yolda yarattığınızı biliyorduk.
Şimdi bu seçiminizi değiştirmiş görünüyorsunuz.
Saygılarımızla.
Beni Kınayan Genç Şair ve Yazarlara Yanıtım
“Büyük Grev” adlı masal-öyküm dolayısıyla Politika gazetesinde bana karşı çıkan öbürleri gibi, hiç değilse saldırıp sövmemişsiniz, beni aşağılamamışsınız diye bu ağırbaşlı üslubunuzdan ötürü sizlere teşekkür etmeye bile hazırlanıyordum. İyi bir düzey tutturup sizinle tartışabilirdik de... Ama ne yazık ki, hiç de doğru olmayan aşağıya sıraladığım bikaç davranışınızla, sizlere teşekkür etmek fırsatını bana vermediniz.
1– Düşüncelerinizi, bir bildirgeyle Politika gazetesinde yayımladınız. Ama bununla yetinmemişsiniz. Gazetede yayımlanan bildirgenizi, neden gerek gördüyseniz, ayrıca çoğaltıp, Türkiye Yazarlar Sendikası üyelerinin adreslerine de mektup olarak gönderdiniz. Gazetede yayımlanmış bir yazının, benim genel başkanı bulunduğum ve sizlerin de üyesi olduğunuz bir sendikanın bütün üyelerine ayrıca postalanmasının amacı ne olabilir ? Bence bunun bitek amacı var : “İşçilerin direnişiyle alay eden, ilericilere kara çalan” Aziz Nesin, TYS’nin başkanı olmamalıdır. Bundan başka hangi amaçla, gazetede yayımlanmış bir bildirge, ayrıca harcamalara katlanarak ve emek verilerek, mektupla sendika üyelerine gönderilir ?
Genç yazar ve şairler ! Bildirgenizde, işçilerin “Herşeyiyle sınanıp yönetime layık bulduğu sendika liderleri” dediğiniz liderler var ya, ben onlar gibi, sendikamızın başkanlığını para karşılığında yapmıyorum. Bütün yönetim kurulu üyesi arkadaşlarım da böyledir. Yine onlar gibi politik tutkularım da yok. Çünkü, geçen kurultayımızda da söylediğim gibi, kitabıma bile almayacağım en kötü öykümü, cumhurbaşkanlığı makamıyla bile değişmem. Sendika başkanlığını, politik tutkularıma yada çıkarlarıma araç olarak da kullanmıyorum. Yine o pek beğendiğiniz liderler gibi, sendika başkanı olduğum için adı duyulanlardan, ün kazananlardan da değilim. “Herşeyiyle sınanıp yönetime layık” dediğiniz sendika liderleri gibi, ne maddi ne manevi sendikamdan bişey almıyorum, ama sendikama hep vermeye çalışıyorum. Ve sendikamıza özveride bulunmakta bütün yönetim kurulu üyeleri sanki bir yarış içindeyiz.
TYS Genel Başkanlığını üç yıldır sürdürüyorum. Sendikamızın her iki kurultayında da, yönetim kuruluna girmeye ne gönüllüydüm, ne de istekli... Tersine, her iki kurultayda da, arkadaşlarımdan beni seçmemelerini üsteleyerek ve içtenlikle diledim. Yani ben, sendika başkanlığına, o sizin “sınanmış ve yönetime layık” liderleriniz gibi, dört elle sarılmış, ordan koparılmamak için başkanlık sandalyesine yapışmış da değilim.
Arkadaşlarım teveccüh gösterip beni seçtiler. Onurla üstlendiğim bu görevi bir namus borcu bilerek, yönetim kurulundaki çok değerli arkadaşlarımla birlikte ve ortaklaşa yürütmeye çalışıyoruz. TYS Başkanlığı, ünüme ün, yaşamıma gün katmadı ; sağlığıma yararı olmadı, buyüzden cebim para dolmadı. Yönetim kurulundaki arkadaşlarımla birlikte nasıl sınırsız bir özveriyle çalıştığımızı söylemek bana düşmez. Özverili çalışmalarımız için kimseden teşekkür de beklemiyoruz. Ama nankörlük ? Evet... Ya düşmanlık ? Evet...
Türkiye Yazarlar Sendikası, bu küçük sendika, Türkiye’de ençok sözü geçen ve ençok sözünü geçiren sendika oldu ya, başka ülkelerin yazar örgütleriyle ilişkilere geçti ve uluslararası örgütlere üye oldu ve dünyada adı duyuldu ya, biyanda yedek parası ve azçok olanakları var ya, ve sendikamız politik etkinlik ve toplumsal yetkinlik kazandı ya, artık tutkulu gözler sendikamıza dikildi ve sendikamız kör tutkuların hedefi oldu.
Her toplumun olduğu gibi, her topluluğun, her kuruluşun da bir ayrı toplumsal yapısı vardır. Türkiye Yazarlar Sendikası, faşist ve gerici olmamak koşuluyla, her ayrı politik görüşten yazarları içine alması, ama bu politik görüşlerden hiçbirinin sendika yönetimini hegemonyası ve egemenliği altına almaması gereken bir örgüt olmalıdır. (Bu yargımız, içinde bulunduğumuz koşullar için geçerlidir.) Politik görüşlerden herhangibiri, TYS’ye egemen olursa, bu, sendikanın yıkımı, dolayısıyla egemen olan politik grubun da aleyhine olur. Genel başkanı olarak, var gücümle sendikamızın, hiçbir parti yada politik örgütün egemenliği altına sokulmamasına çalışıyorum. Elbet üyelerimizin ve yönetim kurulu üyelerinin, ayrı partileri, grupları, örgütleri olabilir ; ama sendikamız bunlardan birine bağımlı olmamalıdır. Bağımlanması, yıkılıp yok olması demektir.
İşte şimdi bunun savaşımını veriyoruz. Bağlı olduğu örgütten kişileri üye yaptırarak çoğunluğu elde etmeyi ve kurultayda sendikanın yönetimini ellerine geçirmeyi isteyen, değişik örgütlerin etkisini duymaktayız, görmekteyiz. Bu savaşımda saldırıların hedefi genellikle ben oluyorum. Örneğin Otobüs filmi için bir eleştiri yazıyorum, karşı eleştiriye geçenler “TYS başkanı olarak...” diye başlıyorlar. “Büyük Grev” masal-öykümü yayımlıyorum “TYS başkanı olarak...” diye karşı eleştiriye geçiyorlar. Hatta, TYS başkanı olarak, böyle yazıları yazıp yazamayacağımı oylayıp karara bağlamak isteyenler bile çıkıyor. Ve siz, “İlericilere kara çalan, onlarla alay eden” diye beni niteleyen bildirgenizi, TYS üyelerine mektupla gönderiyorsunuz. Bunun, beni başkanlığa layık bulmadığınız yolundaki düşüncenizi, sendikamızın üyelerine yaymaktan başka bir ereği olabilir mi ? Olabilirse, söyleyin.
Genç şair ve yazarlar ! Başında yada yönetiminde bulunduğu bir örgütü kendisinden daha iyi hiçkimsenin yönetemeyeceğini sanan enayilerden değilim. Üçyüze yaklaşan üyelerimiz içinde, sendikamıza benden çok daha iyi başkanlık edecek yetkide arkadaşlarımız elbet vardır. Seçiniz lütfen, onlardan birine bu görevi hemen devretmeye hazırım.
Yönetiminden yada başkanlığından ayrılınca, o örgütün çökeceğini, yıkılacağını sanan enayilerden de değilim. Ama şunu bikez daha vurgulayayım : TYS, bitek politik örgütün etkisi altına girerse, işte o zaman gerçekten yıkılır. Tarihten ders almayı bırakınız, coğrafyadan bile ders almıyoruz : Son DİSK olayı, daha tarih olmamış bir coğrafya olayıdır. Dileğimiz, DİSK’in eskisinden daha da çok güçlenmesi, gerçek sınıf sendikacılığında gelişmesidir.
2– Bildirgenizi postayla gönderdiğiniz TYS üyelerinin adreslerini, sendika merkezimizde dolaptaki dosyamızdan aldığınız anlaşılıyor. Çünkü, evinden daha yeni taşınmış ve yeni evinin adresi yalnızca bu dosyada bulunan bir üye arkadaşımıza da bildirgeniz postayla gelmiştir. TYS Yayın Kurulu üyesi yaptığımız içinizden birinin, bu adresleri dosyadan aldığı anlaşılıyor. Dosyadaki o adreslerin, sendika hizmetlerinden başka bir amaçta kullanılması, sendika yönetim kurulu üyelerinden habersiz, genel sekretere yada yayın kurulu başkanına haber verilmeden alınmış olmasının ne demek olduğunu siz söyleyiniz. Konu benimle ilgili olduğu için, bu olayın Onur Kurulu’na götürülmesini de benim önlediğimi bilmenizi isterim.
3– Politika gazetesinde bana nasıl ağır sövdüklerini, o saldırı yazılarında elbet okudunuz. Sanırım ve umarım ki, siz, bu sövenlerden yana değilsiniz. Ve yine sanır ve umarım ki, sövenleri haklı bulmuyor, üyesi bulunduğunuz sendika başkanının da bu sövgülerle haksızlığa uğradığına inanıyorsunuzdur. Ve sizlerin, genç şair ve yazarlar olarak, her haksızlığa karşı çıkacağınızı da sanıyor ve umuyorum. Nitekim, benim o masal-öykümü haksız bulduğunuz için, bana karşı çıktınız. Şimdi de size soruyor ve sizden öğrenmek istiyorum : Sizin de yazılarınızın çıktığı o Politika gazetesinde bana haksızlık ediliyor da, neden o sövgülere katılmadığınızı, bana haksızlık edildiğini yazmıyorsunuz ? Yoksa o sövgülere katılıyor musunuz ? Yoksa sizin hak anlayışınız salt kendinizden yana olanlar için mi ? Yoksa susmak, katılmamak mı ? Oysa “Haksızlık karşısında susmak, haksızdan yana olmaktır...” diye bilgiçlik de edilir.
4– Bütün bunlardan çok daha ağır bişey yapmışsınız, çok ayıp etmişsiniz. Beş kişi adına düzenlediğiniz bildirgenize, orda adı olanlardan birisi düşüncenize katılmadığını, sizinle uygun olmadığını söylediği halde, onun da adını koymuşsunuz. Çok yazık !
Genç şair ve yazarlar ! Daha yazarlığın, şairliğin başlangıcındasınız, ama çok kötü başlamışsınız. Sizin adınıza gerçekten çok üzülüyorum. Sendika dosyasından, kendisine güvenildiği için adresleri alabilmek, güveni kötüye kullanmak gibi bir kabahat değilse, bir bildirgenin altına, o bildirgeyle uygunluğu olmayan bir başkasının imzasını atmak da mı kabahat – suç demeye dilim varmıyor – değildir ?
Ve siz Vatan gazetesinde yayımlanan Bay Hüseyin Yurttaş’ın açıklamasına yanıt bile vermediniz, yani onun suçlamasını kabullendiniz.
Bildirgenizin altına, uygunluğu dışında adını yazdığınız Bay Hüseyin Yurttaş’ı tanımam. Tanıştık mı bilmiyorum. Yalnız, Dönemeç dergisinde şiirlerini okudum. Bay Hüseyin Yurttaş, yayımlanması için açıklamasını Politika gazetesine de göndermiş, ama orda yayımlanmamıştır. Oysa görüyorsunuz, hem sizin bana karşı olan bildirgenizi, hem Politika gazetesinde bana yapılan bütün o ağır saldırıları kitabıma alıyorum. Politika gazetesi bir açıklamayı bile yayımlayamazken, ben neden aleyhimdeki bütün yazıları yayımlıyorum kitabımda ? Çünkü Politika gazetesi haksızlığını biliyor, ben de haklılığıma inandığım için saldırılardan korkmuyorum.
Şimdi sıra Bay Hüseyin Yurttaş’ın açıklamasında. Ondan sonra da bildirgenize gereken yanıtı vereceğim.
Hüseyin Yurttaş’ın Mektubu
Sayın Aziz Nesin,
Bugün, yani 10.12.1977 tarihli Politika gazetesinin Sanat-Edebiyat sayfasında “Genç şair ve yazarlar Aziz Nesin’i kınadı” ana başlığı altında yayınlanan “Aziz Nesin’e Açık Mektup”un altındaki imzalar arasında adımın da bulunduğunu gördüm. Bu mektuba imza koymadığımı, katılmadığımı belirtir ve durumun aşağıdaki gibi olduğunu açıklamak isterim :
1– İstanbul’dan telefon eden bir arkadaşım, Büyük Grev adlı öykünüzü bir grup sanatçı arkadaşın protesto edeceklerini bildirdi. Bu konuda benim ve Ali Rıza Ertan arkadaşımın görüşlerini sordu. Öyküyü okuduğumu, bir şey diyemeyeceğimi, A. Rıza arkadaşla görüşüp tartıştıktan sonra bu konuda görüş bildirmenin uygun olacağını söyledim. O, telgrafla görüşümüzü bildirmemizin uygun olacağını, olumsuz ya da olumlu yanıtı beklediklerini bildirdi.
2– Ali Rıza Ertan arkadaş ile konuyu görüştük. Arkadaşların görüşlerine tam tamına katılmıyorduk. Bunun için tel çekmeyi gereksiz bulduk. Ben ikimizin adına bir mektup yazarak bu durumu arkadaşımıza ilettim.
3– Mektubun öykünüze ilişkin bölümünde aynen şöyle denilmişti :
“... Gelelim Aziz Nesin’in öyküsüne : Bu konuda protesto etme işine katılıp katılmayacağımızı soruyor ve telgraf beklediğini belirtiyordun. Katılmıyoruz : Nedenleri şunlar : 1. Yazarın özgür davranışına biz demokratların bile karışması yerinde değildir, yazar görüşünü belirtmekte özgürdür. 2. MESS grevi özünde ne yazık ki taktik hataları barındıran ve işverenin stok mallarını tüketmekte rahat nefes aldığı bir dönem olduğu için işverenin de memnunlukla karşıladığı, fazla malları zamlı olarak piyasaya sürüp tüketebildiği bir eylem olmuştur. Sendika işçilere para veremez duruma düşmüş, işçilerden bazıları işe dönmek zorunda kalmışlardır. Böyle çok geniş amaçlı, sonsuz süreli eylemlerden birisi de DGM’lere karşı olandır. Yakın çevremizde çok açık örneklerini gördük : Aliağa rafinerisi faşistlerin eline geçti, greve katılan işçiler, işsiz, maaşsız kaldı, orada da sendika bir kaç ay sonra para veremez duruma düştü, olan işçilere oldu. DGM ise CHP’nin meclisteki engellemesiyle ortadan kalktı, yani grevle değil. Elbet grevin de bu konuda belli bir yararı olduğu da gizlenemez.
Demek istediğim şu ki, işçi eylemlerinde de zaman zaman yanlış adımlar atılmaktadır. Bunların eleştirilmesi de doğaldır. Bunu eleştiren bir yazı ya da öykü yazdı diye bunca yılın toplumcu, savaşımcı, devrimci yazarı Aziz Nesin’i amansızca eleştirmek fevri davranmak olur. Durumdan duyulan üzüntü kendisine içtenlikle söylenebilir, tartışılabilirdi sanırım. Sol içinde her türlü ayrılık, aykırılıklar öylesine bir boyut kazanmıştır ki, solun varlığını tehdit eder duruma gelmiştir. Böyle bir zamanda bizlerin birbirimize daha bir hoşgörüyle yaklaşmamız gerekirken karşımızdakileri unutup birbirimizle çekişmemizi, çatışmamızı haklı gösterecek nedenler azdır. Bunun için sizlerden dileğimiz daha soğukkanlı davranmanızdır. Eleştirilerin sert dozlara ulaşmaması, faşistleri memnun edecek biçimde duyurularak değil, kendi içimizde halli yoluna gidilmesidir, şüphesiz siz de öyle yapmaktasınızdır.
Biz, yani A. R. Ertan ve ben bu konuda bir yan tutmuyoruz, ............. sevdiğimiz arkadaşlarımızdır. Aziz Nesin’i de savunuyor değiliz. Her yazar kendi satırlarının savunmasını yapacak güçtedir. Büyük Grev öyküsünde işçilerle ve onların sendikasıyla, onları destekleyen yazarlarla alay edildiği inancında da değiliz. Gülmece yazınının gereği bir abartı söz konusudur, bundan alınmak, buna kızmak yerine daha bir soğukkanlı davranarak yapılan yanlışları gözden geçirmek yerinde olmaz mı ? Aziz Nesin’in öyküsünde görülen yanlışın – sizce görülen yanlışın – protesto için imza alarak değil, bir grup arkadaşın düşüncelerini açık yüreklilikle, öfkesiz, incitmesiz bir iletme ile duyurulması daha iyi olur kanısındayız. Unutmayalım ki bizim içimizde kopacak her fırtına faşizmin ekmeğine yağ sürecektir, en çok onları sevindirecektir. Sol için bir kaynaşma, bir birleşme döneminin başlatılması ilk önce biz yazar-çizer takımının görevidir. Bu da birbirimizin kusurlarını büyültmemekle başlayabilir.
..... bu düşüncelerimizi dilersen arkadaşlarımıza iletirsin. Bir yan tutmadığımızdaki inancımıza katılmalarını içtenlikle isteriz. Gücenmelerini asla istemiyoruz. Bu vesileyle selamlarımızı da iletmek sana düşüyor.”
Sayın Aziz Nesin, arkadaşımıza yazdığım mektubun bendeki kopyasından öykünüze ait görüşümüzü bildiren bölümün tümü, harfi harfine yukarıya aktarılmıştır. Benim dışımda oluşan, ortaya çıkan bu kötü durumun düzeltilmesini söz konusu gazetenin sanat sayfasındaki arkadaşa bir mektup yazarak düzeltilmesini isteyeceğim. Beni iki arada, bir derede bırakan bu durum için çok üzgünüm.
Selam ve saygılarımı sunarım.
Hüseyin Yurttaş, İzmir, 10 Aralık 1977 Not : Noktalı yerlerde yalnızca isimler vardır, onları yazmayı uygun bulmadım.
Genç Şair ve Yazarlara Yanıtım
Beş imzalı bildiri yayımlayan, ancak bu beşten birinin kınamaya katılmadığı anlaşılan, dört genç şair ve yazara !
“Büyük Grev” masal-öykümün, “başta işçilerin direnişine, sonra da bu direnişi destekleyen tüm ilericilere kara çalar, onlarla alay eder nitelikte” olduğu görüşündesiniz. Görüşünüz yanlış. Yanılıyorsunuz ! O masal-öykümde kimleri eleştirip kimlerle alay ettiğimi, Bay Vedat Üner’e – her kim ise – verdiğim yanıtta uzun uzun açıkladım. Yinelemem gereksiz.
Ne direnişteki işçilere, ne onları destekleyen ilericilere kara çaldım, ne de onlarla alay ettim. Çünkü, ben de işçilerin bu direnişini destekleyenlerden biriydim. Böyleyken, siz, o masal-öykümü, neden direnişteki işçilerle ve onları destekleyenlerle alay eder nitelikte buluyorsunuz ? Bu sorunun yanıtı, yine sizin bildirinizde gizlidir. Şöyle diyorsunuz :
“80 bin metalurji işçisi, kendi içinde, herşeyiyle sınanıp yönetime layık bulduğu sendika liderlerince aldatılmadıklarının, haklı bir kavgayı sürdürmekte olduklarının bilincindeydiler.”
İşte burda sizinle anlaşamıyoruz. Ben, sendika yönetmenlerinden kimilerinin, her neden olursa olsun (hesapsızlıktan, uzak görüşsüzlükten, deneyimsizlikten, çıkarcılıktan, bilgisizlikten vb.) yönetime layık olmadıkları kanısındayım. Bunu ispatlamak için, bu genellemeden sıyrılıp o kimi yönetmenlerin tek tek adlarını vermem gerekir. Belgeler ortadadır, gazetelerde bile çoğu yayımlanmıştır. Umarım, birazcık olsun akıllılık edip, beni hiç istemediğim bu açıklamayı yapmak zorunda bırakmazlar. Masal-öykümde, işte, işçiyi yönetmeye layık olmadıkları belgelerle de belli olmuş yönetmenlerin içyüzlerini ortaya koydum. Buyüzden de kıyamet koptu. Bana yönelik bu gürültü patırtı, bu yaygara, bu birleşik düşmanlık gösterileri, yaşamımda ilk kez olmuyor.
Siz, daha baştan, o işçi yönetmenlerinin – size göre liderlerinin, yani önderlerinin – herşeyleriyle sınanıp yönetime layık olduğunu kabul ederseniz, bu konuyu tartışmaya bile değer bulmazsanız, böyle bir önyargıyla koşullanmış olarak okuduğunuz öykümü, benim anlattığım ve öyküde anlaşıldığı gibi değil, elbet kendi anlamak istediğiniz gibi anlayacaksınız. Şöyle bir deneme yapmanızı çok rica ederim. Bu konuda lehte, aleyhte hiçbir yargısı bulunmayan, ama okuduğunu anlayabilen kimselere, bu masal-öykümü okutup,
– Bu öyküde kimlerle alay ediliyor ? diye sorunuz.
Verilecek yanıtlar kabulümdür.
Bildirinizde, grevdeki işçiler “İmparator tarafından yönetilen piyonlar olmadıklarını biliyorlardı...” diyorsunuz. Doğrudur, bunu biliyorlardı. Ama pekçoğu, hesapsız yönetmenler tarafından kötü yönetildiklerini bilmiyorlardı ve öyle anlaşılıyor ki, bunu siz de bilmiyordunuz, yada takım tutarak bile bile bilmek istemiyordunuz. Böylece o masal-öykünün işlevini yapmış olduğu da ortaya çıkıyor.
Bildirinizde “Türkiye’de Aziz Nesin adına ve konumuna sahip bir yazar” diyerek lütfen bana değer vermişsiniz. Sağolunuz. Peki, şunu hiç düşünmediniz mi : Bu ada ve konuma sahip bir yazar, bitek öyküyle bu adı ve konumu, yani bütün yaşamını niçin yadsısın ?
Hangi çıkar, beni, bunca yıllık savaşımımı yadsımaya sürükleyebilir ? “Yoksa yanılıyor muyuz ?” diye o öyküyü bikez daha okuyup üstünde daha uzun düşünmek gereğini duymadınız mı ? En sonunda, bu öyküde yanılmış olduğumu söyleyebilirsiniz. Peki, ben bunca yıllık deneyimlerimle yanılabiliyorum da, sizlerin – Benim oğlumdan genç şair ve yazarların – bu masal-öyküyü değerlendirmede hiç mi yanılma olasılığınız yok ?
Büyük bir değerbilirlikle sahibi olduğumu söylediğiniz bu ad ve konum, bana kişilerin yada örgütlerin yada partilerin yada kurumların bağışladığı bir san, bir rütbe, bir nişan, bir lütuf ve ihsan değildir. Ben bugünkü yerimi – ki halkımın gönlündedir ve en yüce yerdir – bugünkü adımı ve konumumu, işçi sınıfımızın ve halkımızın hizmetinde hiçbir çıkar ummadan, hiçbir ödün vermeden – hatta halka bile ödün vermeden – yazdıklarımın zaman içinde doğrulanması gibi en gerçek sınavlarla geçmiş, namuslu bir savaşım sonunda, hem de söke söke kazandım. Hâlâ da bu yoldayım ve hep bu yolda yürüyüp tükeneceğim. Belki sizlere de yararlı olur diye, bu kazanılan yerin, adın, konumun gizini de açıklayayım : İşçi sınıfı ve halk yararına olduğuna inandığım her doğruyu, karşımda kim olursa olsun
– hükümet, polis, parti, solcu gruplar, gizli ve açık örgütler ve güçler, sendikalar, hatta kimileyin halkın kendisinden gruplar bile olsa – yılmadan, korkmadan, geçim derdi, evdeki çoluk çocuk gibi bahanelere de sarılmadan, her belayı göze alarak söyledim, açıkladım. Bu kez de “Büyük Grev” masal-öykümle yaptığım aynı şeydir. Daha bu öyküyü yazarken bile, bunca saldırılara uğrayacağımı, hatta beni neyle suçlayacaklarını biliyordum. Ne dediler bana : İşçi düşmanı, grev kırıcı...
Şimdi de “Büyük Grev” öykü-masalından şu bölümü okuyalım : (Bir zibidi yazar çıkmıştı ortaya. “Aman etmeyin, eylemeyin, bu sıra grev sırası değildir. Tam işverenin dişlerinin söküleceği sıra siz greve giderek onun ekmeğine yağ sürüyorsunuz. Aman haa ! Oyuna geliyorsunuz, hem de kendi oyununuza. Grev, işçinin tek silahıdır ama, kendini öldürmeye değil.” diyecek olduysa da, iyi ki yaman sendikacılar ağzının payını verip susturdular. Gidi hain, gidi işçi düşmanı, gidi grev kırıcı seniii...)
Demek ki, sonradan yapılacak bu suçlamaları, öykünün içine koyarak, bana “Hain, işçi düşmanı, grev kırıcı” denileceğini biliyormuşum.
Daha 1946 yılında Amerikan emperyalizminin yurdumuza Truman doktrini biçimindeki uzanışına, ilk karşı çıkış olarak yayımladığım broşür yüzünden – o zaman 31 yaşındaydım, yani sizlerin bugünkü yaşlarınızda – askeri cezaevine atılıp mahkûm edildiğimde hükümet, bütün basın, polis, asker ve halk karşımdaydı. 1950 yılında ordumuzun Kore Savaşına katılmasına karşı olduğumuz zaman da durum böyleydi. Daha 1944 ve 1945 yıllarında işçimizin parti ve sendika kurma özgürlüğüne kavuşması için savaşım verdiğimiz zaman da durumumuz daha iyi değildi. Ve bütün yaşamım işte böyle geçti.
Üzerinden zaman geçtikten sonra, bugün hükümetler, hatta sağcı basın ve partiler bile, Amerikan emperyalizmine karşı çıkmaya başladılar.
Bugün de, hem egemen sınıf, hem de çıkarcı yada hesapsız sendika yönetmenlerine karşı savaşım veriyorum ve siz de karşı çıkıyorsunuz, hem de işçi sınıfı adına, ama o kötü sendika yönetmenlerini savunmak için...
“Büyük Grev” adlı masal-öykümdeki eleştirilerimin ne denli doğru olduğunu zaman gösterecektir. Gençsiniz, bu doğrunun anlaşılması için zamanınız var. Ama ben sizin, şair ve yazar olduğunuz için, doğruları iş işten geçtikten sonra değil, zamanında sezip anlamanızı ve edime geçmenizi isterdim. Açıkça söyleyeyim ki, sizin beni bu haksız kınamanız, bana yapılan bütün bu saldırılardan, sövgülerden, aşağılamalardan daha ağır geldi. Çünkü, öbürlerine pek değer vermiyorum açıkçası, ama genç şair ve yazarlar olarak sizlere değer vermek istiyorum. Şiir ve yazı yazmada direnecekseniz, önünde sonunda nasıl olsa doğruları bulacağınıza da inanıyorum.
Bu yazımın size yanıt vermekten çok, hem sizlerle, hem de okurlarla bir söyleşi olmasını diliyorum. Bunun için de size, benim kuşağımın ilerici ve solcu kesiminin en büyük dramını anlatacağım.
Sağcılar ve gericiler, solcu yazarların güdümlü olduklarını söylerler. Doğrudur. Bütün solcu yazarlar, güdümlüdürler. Ama bu güdüm, gericilerin bir eksiklik diye söyledikleri gibi, bir örgüt güdümünden daha çok, yazarın kendi kendini güdümü, kendini sınırlamasıdır. Örgütsüz bile olsa bir solcu yazar, yine de kendi kendini güdümler. Bu kendi kendine güdümün iki ölçütü vardır :
1– Yazılıp açıklanacak doğrunun Türk halkına yararı var mıdır ? Bu ölçüt çok önemlidir. Çünkü, gerek dünya güçler dengesi, gerek egemen sınıfa karşı uygulanmakta olan savaşım stratejisi – hatta taktiği bile – gerek işçi sınıfının gerektiğinde destek alacağı ve yardım göreceği güçlerin iyi hesaplanması gerekir ve bu hesaplar, her doğrunun yazılıp açıklanmasını sınırlar.
2– Yazılıp açıklanacak doğrunun, sağcıların, egemen sınıfın daha çok işine yarayacağı durumlarda, yine her doğru yazılıp açıklanamaz.
İşte benim kuşağımın en büyük dramı, bu iki ölçütten ötürü, bilinen doğruları açıklayamamak, bile bile açıklayamamak, kendi kendine baskı yaparak, kendini güdümlemek olmuştur. Kimi kuşakdaşlarımızda bu dram, kendi kendini bitirip tüketmeye dek vardığı için, tragedyaya bile dönüşmüştür. Güdümlülüğümüz yüzünden, halkın o günkü yararına değil ve sağcıların aleyhimize kullanmalarına yarar diye susmamız, tarihsel yanılmalara bile neden olmaktadır.
Bu savlarımızın havada kalmaması için, verebileceğim bikaç küçük örnek sunmak istiyorum.
Bizden önceki kuşaktan, özellikle benim aşırı saygı duyduğum bir kişi vardı. Yazar da sayılabilir, kitapları vardır. Kapital’in basımının yasak olduğu günlerde, bize, Kapital’i çevirmiş olduğunu söylerdi. Günün birinde Kapital’in yayımlanma olanağı çıkınca, bizi yıllarca kandırmış olduğunu anladık. Benim yayımladığım bir dergideki yazılar yüzünden, onunla birlikte cezaevine girdik. Kalabalıktık. Herzamanki gibi bir komuna kurduk. Sözünü ettiğim kişi, parası yok diye, komunaya para ödemez, ama komunadan ortaklaşa hepimiz gibi yararlanırdı. Komuna, herkese, günde üç öğün beş bardak çay verirdi. Bu kişi, çayı çok tatlı içtiğini söyleyerek, her bardak çayına üç kesme şeker alır, ama her bardağına yarım şeker koyar, biriktirdiği şekeri, bir kilo olunca komunaya satardı. Bedavaya yakın bir parayla oturduğu Vakıf evinin geniş bahçesinde yetiştirilmiş domatesleri de, yine hiç para ödemediği komunaya satardı. Şu çok ünlü İsmail Hakkı Ketenoğlu’nun başkanlık ettiği mahkemeye çıktığımız zaman, antikomünist olduğunu söylemiş ve bu sözü tutanağa geçmiştir. O beraat etti, ama ben yazmadığım yazıdan mahkûm oldum. Biriki çizgiyle anlatmaya çalıştığım bu adam, gerçekte bir roman kahramanı olacak nitelikteydi. Öldü. Dergilerden birinde resimleri çıktı ve o dergi, bu kişinin yaşamının, devrimcilere, örnek alınacak bir yaşam olduğunu yazıyordu.
Başka bir örnek, TKP’nin pekçok üyesi, Türkiye’ye dönememiş, Sovyetler Birliği’nde kalmıştı. Onlar için o günkü koşullarda yurda dönüş olanaksızdı. Stalin döneminde, Sovyetler Birliği’nde ne kadar TKP’li Türk varsa, – yalnızca biri dışında – bunların hepsi sürgüne gönderildi. Tam yirmi yıl Sibirya’da sürgün olarak yaşadılar. Sürgüne gönderilmeyen tek TKP’liyse, bütün olanaklara sahip olarak yaşadı. Sürgündekilerin çoğu hastalanıp öldü. Stalin’in ölümünden sonra sağ kalanlar, sürgünden döndüler. Zaten çokaz kalmışlardı, çoğu da hastaydı. Bunların hiçbirinin en küçük suçu yoktu. O denli yoktu ki, sürgünden döndükten sonra, kendilerine ev verildi ve emekli aylığı bağlandı.
Gençsiniz, şairsiniz, yazarsınız. Ben size, düşünmeniz için bir küçük ipucu veriyorum.
Düşününüz : Yirmi yıl sürgünde inletilen yaşlı TKP’lilerin suçları neydi ? Veee, sürgüne gönderilmeyen o tek arkadaşlarının, üstünlüğü, kurtuluş nedeni neydi ? Ki o kişi, sorumlu yerdeydi, sürgüne gönderilenlere bir haksızlık yapıldıysa, nasıl bir tepki gösterdi ? Bu konuda Nâzım Hikmet’in Hacı Salih için yazdığı şiiri bilirsiniz, ki o şiir iş işten geçtikten sonra yazılmıştır. Peki, bu şiir size ne anlattı ? Gençsiniz, şairsiniz, yazarsınız, görünenin altındakini okuyamazsanız, gizleneni göremezseniz, gerçeğin özünü araştırmazsanız, olaylara herhangibir insan gibi bakar geçerseniz, neye yarar sizin gençliğiniz, şairliğiniz, yazarlığınız ?
Yüzlerce doğruyu açıklayamadık. Ama ben, yazamadığım bu eleştirilerimi, eleştirdiklerime hep ulaştırdım. Elbet buyüzden beni kutlamadılar. Böylece, tuttuğunuz takımın neden bana düşman olduğunu da anlamış olursunuz.
Vatan gazetesinde Nâzım Hikmet’in yaşamı üstüne yazılar yazdım. Buyüzden ne saldırılara uğradım. Nâzım’a yıkanmaktan hoşlanmazdı, demiştim. Evinde çok eşya göstermişim. Daha bunlar gibi şeyler... Oysa ben o dizi yazımda, her ne yazdımsa, kendiliğimden yazmadım, belgelere, kanıtlara dayanarak yazdım. Ama benim orda yazdığım en önemli şey, Nâzım’ın bir şiirindeki şu dizeydi :
“Çok pahalı ödedim inanmanın bedelini”
Ve bu dizeye dikkatleri çektim. Nâzım gibi, yaşamını inancına adamış bir savaşımcının, bu dizeyi neden yazmak zorunda bırakıldığını da açıklayacağımı söyledim. Öze dayanmayan, sudan, gerçekdışı eleştiriler yağmuru altında bitek kişi de çıkıp, o yazı dizisinin en önemli açıklaması olan bu dizeyi Nâzım’ın hangi nedenle, nasıl bir zorunla yazmış olduğunu bana sormadı. Ve hiçkimse bunun üzerinde durup düşünmedi. Niçin Nâzım Hikmet, üç kez kendini öldürme girişiminde bulunmuştu ?
Gençsiniz, yazarsınız, şairsiniz, bütün bunları, bunlar gibi sorunları düşünmezseniz, görünenin altındaki gerçeğin özünü araştırmazsanız, iş işten geçtikten sonra, Nâzım’ın başına gelenlerden çok daha kötüsü sizin başınıza gelebilir.
Genç yazar ve şairler ! Benden önceki kuşaktan ve benim kuşağımdan her ölen, açıklanmamış bir destan gibi yitiyor ve söyleyemediği doğruları, kendisiyle birlikte toprağa gömüyor.
Bir de çok yakın gelecekten örnek vereyim. Son 1 Mayıs, kanlı pazar olayı. O sizin tuttuğunuz takımın, işçiyi yönetmeye layık önderler dediğiniz kişileri, bu kanlı pazar günahının altından daha kalkmamışlardır. Olayın ertesi günü, suçu Maocuların üstüne atmak ; yani bir anlamda, bu kanlı olayı düzenleyen, adı açıklanmayan ama bilinenlerin oyununa gelmektir. Devrimci yönetimin sağlıklı yürümesi, her örgütün her basamağında ancak merkezci demokrasi ve ordaki eleştiri ve özeleştirilerle olabilir. Biz, Türkiye Yazarlar Sendikası olarak, 1 Mayıs olayının eleştirisinde bulunmak istediğimizi yazıyla o sorumlu örgütün sorumlu kişilerine bildirdik. Hiçbir yanıt vermediler. Böyle merkezci demokrasi olmaz. Neden yanıt vermediler ? Çünkü, nasıl olsa, halkımıza yararı olmayacak ve sağcıların işine yarayacak diye, gerçeği açıklamayacağımıza, yani kendi kendimizi güdümleyeceğimize inanıyorlardı. Nitekim böyle de oldu. Sustuk, hep sustuk.
Örnekleri çoğaltmak istemiyorum. Saldırılardan, iftiralardan, suçlamalardan da hiç korkmuyorum. Ama bişey söylemek isterim : Bana göre en büyük alçaklık, karşısındakilerin doğruluğuna ve yiğitliğine güvenerek kötülük yapmaktır. Gericilerin, sağcıların işine yarayacak, halkımıza yararı olmayacak diye, nasıl olsa gerçekler, doğrular açıklanmayacak ve merkeziyetçi demokrasi kurulmayacağına, eleştiri ve özeleştiri de olmayacağına göre, o sizin takımın işçiyi yönetmeye çok layık gördüğünüz önderleri için ortalık bomboş...
Genç şair ve yazarlar ! Bildirinizde “İçinde bulunduğumuz ağır koşullarda böyle bir yazıyı” yazmamam gerektiğini söylüyorsunuz.
Kimi gerçek dostlarımla, gerçek dostummuş gibi görünen kimileri de, “Büyük Grev” masal-öykümün yayımlanış tarihinin zamanlama bakımından yanlış olduğunu söylediler. Peki, ne zaman yayımlasaydım doğru olurdu ? Buna yanıt veremiyorlar. Yani böylece hiç yayımlanmamasını istiyorlar. Zamanlama bakımından öykümün yayımlanışını yanlış bulanlar, öyküde anlattıklarımı yanlış bulmuyorlar.
Şimdi de zamanlamanın doğruluğunu anlatmaya çalışayım. Ben bu masal-öykümü, daha “Genel Yas Eylemi” sırasındaki grevlerde, başka bir biçimde, yazmayı düşünmüştüm. Ama, o kendi kendimizi güdümlemek yüzünden yazmadım. Sağcılar, aleyhte kullanabilirlerdi. Üstelik, Genel Yas Eylemi yanlışından ders alınacağını düşündüm.
MESS’e karşı grevde, sanki MESS bu greve çağrılık çıkarmış gibiydi. Bu savaşım çağrısını kabul etmekle kimi sendika yöneticileri, eski yanlıştan ders almadıklarını ortaya koydular. MESS’in geri çekilir görünmesi, grevcileri cep içine almak içindi. O günlerde, bu öyküyü daha önce yazmış olsaydım, şimdikinden de çok saldırıya uğrardım ama, uyarı görevimi yapmış olur muydum, diye hâlâ düşünürüm.
“Büyük Grev” adlı masal-öykümü yazışımdan iki-üç hafta sonra, DİSK’in genel kongresi vardı. Öyküyü o sırada yazışımın nedeni işte budur. Genel kurul olmasaydı, yine de yazmayacaktım. Amacım, kongreye katılacak işçileri uyarmaktı. Bu bakımdan, öykünün yazılış ve yayımlanıştaki zamanlama, hiç de zamansız yada yanlış zamanlamalı değildir. Daha iyi yönetmenler seçildi mi ? Bu, benim görevim değil. Yazar olarak benim görevim, uyarmak.
Beni kınama bildirisi yayımlayan dört genç yazar ve şair, bildirilerinde şöyle diyorlar : “Bizler, işçilerin Türkiye Maden-İş Sendikası öncülüğünde başlattığı ve sürdürdüğü grevi coşkuyla destekledik ve destekliyoruz.”
Çok iyi yaptınız ve çok iyi yapıyorsunuz. Ben de o grevi, başlatılmış grevi desteklemek görevim olduğu için, destekledim. Grevi, grevcileri destekledim ama, hesapsız kimi işçi yönetmenlerini de desteklemedim.
Beni kınayan dört genç yazar ve şair ! Kabul etseniz de, etmeseniz de, yaşlı bir yazar olarak size öğütte bulunacağım. Yazarlıkta, işin kolayına kaçmayınız. Elbet, ezilenden, sömürülenden yanayız ve elbet ezenin, sömürenin karşısındayız. Ama, ezene yuh çekmek, ezilene yaşa demek, işin kolayıdır. Sömürene kahrol, sömürülene yaşa demek, işin kolayıdır. Evet insanı yazacağız ama, insanın neyini yazacağız ? İnsanın dramını... Büyük Grev olayında en büyük dram nerde ? Bence, başlangıçta grevi destekleyen işçinin, darda kalıp işverenle anlaşmaya gitme zorunda kalışında, sarı sendikalara girmek zorunda kalışında, uzlaşmacılık yapmak zorunda kalışındadır. Bunlara hain demek, işin kolaycılığıdır. Hain olmuş işçinin dramını düşünsenize. Niçin hain olmuş, kimlerin yüzünden ? Yazar olarak bu acıyı duymayacak mıyız ? Perişan olmuş, işinden atılmış, yapmak istemediğini yapmak zorunda bırakılmış işçilerin acısı, dramı, bizim duygu tellerimizde titreşim yaratmayacak mı ?
Takım tutarak, yine de bana hak vermeyebilirsiniz. Öyle bile olsa, sizleri kimi konularda birazcık olsun düşünmeye yönelttiğime inanarak, sizlere yararlı olduğuma inanıyorum.
Sevgilerimle.
Ek : Bu yanıtımdaki kimi açıklamalarım yüzünden yeni saldırılara hedef olacağımı biliyorum. Bu pek küçük açıklamalarım, kendi güdümlülük ölçütlerime uygundur. Gizliliğin hedefsizliğine güvenerek yıllar ve yıllardanberi iftira, yalan ve dedikoduyu, namuslu insanları yıldırmak ve sindirmek için kullananlardan korkacak değilim.
Bu ek yazımın, benim için kınama bildirisi yayımlayan dört genç şair ve yazarla hiçbir ilişkisi yoktur. Ancak onlara bir uyarı olursa sevinirim.
Bu açıklamaları yapmamı bile doğru bulmayanlara, taşı çatlatacak bir sabırla, yıllardanberi bana yapılan iftiralar karşısında nasıl sustuğumu anımsatırım.
12 Aralık 1977 tarihli Vatan gazetesinde şu yazı yayımlandı :
Aziz Nesin’in Hikâyesi
Kemal Sülker
Pazar günü oyumu sandığa atmaya gittiğimde upuzun bir kuyruk vardı. Herkes oyunu kullanmak için sıradaydı. Bir semtin insanlarıydık. Selamlaştıklarımız, birbirimize sevgi saygı duyduklarımız, şöyle bir tanışıklığımız olanlar vardı. Çoğu da benim Vatan’da yazdığımı biliyordu. Zira zaman zaman Vatan’ın politik çizgisiyle uyumlu sohbetler yapar, karşılıklı görüş alış-verişinde bulunurduk. Pazar günü oy kuyruğunda iken bir emekli öğretmen :
“Aziz Nesin, harikaydı.” dedi.
“Öyledir, dedim. Gülmece konusundaki açıkoturumda kimse gülmedi ama...” diyesi oldum.
“Orası öyle, dedi, ama cumartesi günü ödül alacak yeni bir şahaser yarattı...”
Yanımızdaki elektrik bilimi doçenti arkadaş :
“Kusura bakmayın, ben hergün Vatan alamıyorum, ama kızım gösterdi. Aziz Beyin yazısını, üstüne daha iyisi yazılamayacak kadar mükemmeldi...” dedi.
“Evet, öyleydi... Zaten Aziz Nesin, hâlâ Türkiye’nin değil, dünyanın en önde gelen gülmece yazarı. Bunda güncel olayların derinliğine inişindeki ve Türk diline olan egemenliğinin etkisi var...”
Biraz daha yaklaştık sandığa... Evinde yardımcıları olan, bir elini sıcak sudan soğuk suya dokundurmayan bir “Hanımefendi” öteki sandığın kuyruğundayken bana :
“N’olursunuz, dedi, Aziz Nesin Beyefendiyi görürseniz...” dedi. “Bu çarşamba görüşeceğiz, dedim, ya Ankara’da buluşacağız, ya da İstanbul’a dönüşünde konuşacağız. Bir emriniz mi vardı ?” yanıtını verdim.
“Lütfen, lütfen tebriklerimi, saygılarımı bildirin. Bir okuyucunuz, Erenköy’den sizden zaman zaman kitap rica eden Süheyla dersiniz... Cumartesi günü oğlum bir Vatan getirmişti. Orada bir yazısı vardı... Harikaydı... Ama gülmedim. Gülmedim, evet... Ağlayasım geldi...”
Sıra oy vermeye geldi. Görevimi yaptım, eve dönünce, o ana kadar okumaya fırsat bulamadığım yazıyı aldım. Çok değerli başkanımız (TYS Genel Başkanıdır Nesin) Büyük Grev başlıklı bir sayfalık yazısında bir grevin, çıkarcı bir sendikacının elinde, bu güçlü ekonomik mücadele aracının ne hale düştüğünü çok güzel bir şekilde dile getiriyordu. Bir cümlesini aktarayım büyük gülmece ustasının :
“Artı ürünle dolmuş taşmış ambarlar mambarlar, depolar mepolar, ardiyeler mardiyeler, boşalmaya başladı. Mallara yüzdeyüz zam yapılmıştı. Satılmayan mallara pazar bulunmuştu. Temsilciler, dağıtıcılar, satıcılar sevinmişti. Halk, mal var diye daha çok sevinmişti. Büyük işadamı, yağmur gibi para yağdığı için, hem de fabrikalar çalışmadan, işçileri çalıştırmadan, durduğu yerde paralar yağdığı için hepsinden çok sevinmişti. Aradabir, malların gönderilmesi kısılıyor, piyasa denetleniyor, yeniden bir zam daha yapıldıktan sonra mallar gönderiliyordu.
Uzmanlar hesapladılar, o denli büyük stokları vardı ki, daha üç yıl fabrikalar çalışmasa, piyasanın gereksinmesini kolaylıkla karşılarlardı ; hem de üstelik her altı ayda bir yeni zamlar yaparak...
Üç yıl bu... Sendika üç yıl dayanamazdı. Büyük işadamı, bu grevle kaç yandan birden kazanmıştı. Biiir, satılmayan birikmiş mallarını satıyordu. İkiii, istediği zammı yaparak kazancını artırıyordu. Üüüüç, fabrikaların canı yok mu, makineler dinleniyor, bakımdan geçiyor, onarılıyordu. Dööört, işçilere gündelik ödemekten de kurtulmuştu. Beeeş, en önemlisi de işte buydu, sendikayı batıracaktı, çünkü grev kararı alan sendika, grevdeki işçilere gündeliklerini ödemeliydi ki, sendikanın parasını kuruşuna dek bilmekteydiler, bir yıl bile dayanamazlardı. Bu sendika, Allahın iznü keremi ile yıkılacaktı.”
Hikâyenin devamını okumak isteyenler, Vatan gazetesinin 3 Aralık 1977 Cumartesi günkü sayısını bulabilirler.
Ben bazı gerçekten işçiden yana sendikacıların yerinde olsam, Aziz Nesin’den izin alır, bu hikâyeyi çoğaltır, üyelerime gönderirim.
12 Aralık 1977 tarihli Politika gazetesinde Süleyman Üstün’ün şu yazısı yayımlandı :
Nesin ?
Süleyman Üstün
5 Aralık 1977 günü Vatan gazetesinde Aziz Nesin’in bir yazısı yayınlandı. Yazının başlığı “Büyük Grev”di. Uzun bir yazı. Yazı gazetenin son sayfasını baştan sona doldurmuş. Yazının baş tarafına bir de karikatür konulmuş. Karikatürde Vehbi Koç, Kemal Türkler ve bir de grev gözcüsü işçiler var. Koç ve Türkler ellerinde birer pankart tutuyorlar. Pankartlarını yukarıya kaldırmışlar. Koç’un pankartında “Yaşasın Grev”, Türkler’in pankartında da “Yarasın Grev” yazılı. Grev gözcüleri de ikisinin arasında şaşkın bakıyorlar. Haslet çizmiş karikatürü. Haslet, pankartlarda yazılı “yaşasın”la “yarasın” sözlerini iyi belirlemek için “yarasın”ın (R)sini siyah yapmış. Hasleti gereği herhalde.
Aziz Nesin, bilindiği gibi ülkemizin ünlü bir mizah yazarıdır. Çok sayıda kitabı yayınlanmıştır. Okuyucusu çoktur. Kendisi gerek ülkemizde, gerekse uluslararası mizah yarışmalarında sayısız dereceler, altın madalyalar kazanmıştır. Kitapları yabancı dillere çevrilmiş, bazı kitapları da oyunlaştırılmış, tiyatrolarda, televizyonda oynanmıştır. Aziz Nesin mizah dalında üstattır.
Aziz Nesin’in konuları toplum olaylarıdır. Daha doğrusu toplumsal çelişkileri sergiler. Çelişkilerin özüne, nedenine, kaynaklandığı yere pek değinmez. Ancak, bu çelişkileri çok usta bir biçimde işler. İnce esprileri, gerçekten zekâ ürünü buluşlarıyla okuyucuya adeta yaşatır olayı. Dili iyidir, örnekleri çarpıcıdır. Çelişkilerin sadece sonucunu ele almasına karşın, bu özelliklerinden dolayı Aziz Nesin’in adı “solcu”ya, hatta “Marksist”e çıkmıştır. Bu yüzden, zaman zaman başı derde de girmiştir. Ordudan ayrılmış, sürgün edilmiş, hapislerde yatırılmıştır. İzlenmiş, sürekli tedirgin edilmiştir. Bütün bunlar yine de yıldırmamıştır Nesin’i. Yazılarına devam etmiştir aralıksız.
Yazılarını bugün de sürdürüyor Aziz Nesin. Bundan sonra da sürdürecek kuşkusuz. Ancak, bir değişiklikle sürdürecek galiba. Yazılarında “sonuç”tan, “neden”e doğru bir geçiş seziliyor. Sözünü ettiğimiz “BÜYÜK GREV” yazısı bunun bir örneği olabilir. Bu yazısında Nesin, önce grevin “nedeni”ne bakmaya çalışmış. Ancak bu işi, kusura kalmasın, başaramamış. Bir kez, gerçek “neden”i bulamamış. Biz bunu, yine de böyle yazma alışkanlığı olmadığına bağlayalım.
Ama gerçek nedenin bulunmadığı ortada. Bütün olanları fazla üretime bağlamış. Bir defa, “neden” şu veya bu nedenle yanlış saptanmışsa, “sonuç”lar üzerindeki görüşler, yargılar da ister istemez, kendiliğinden yanlış olur. Nitekim öyle de olmuş.
“BÜYÜK GREV” yazısında Aziz Nesin, anlaşılmaz nedendir, şu sözünü ettiği grevin hangi grev olduğunu gizlemeye çalışıyor. “Arif olan anlar” diyor. Arif olmaya bilmem gerek var mı ? Haslet kendisini ele vermiş zaten. Hoş karikatür olsa da, olmasa da Aziz Nesin’in sözünü ettiği grevler bellidir. Bunların MESS, Maden-İş grevleri olduğu açıkça ortadadır. Gizlemek, gizlenmek niye acaba ?
Gizleme ve gizlenme sakın şundan olmasın ?
Ülkemizin gerçekten ve her bakımdan en büyük grevi olan Maden-İş grevlerindeki nöbetçi çadırları için, Aziz Nesin ;
“Moskova’dan çekilen Napolyon’un bozgun ordusunun çadırlarına dönmüştü” diyor.
Grev çadırlarındaki sloganlar yazılı bezler için ;
“O slogan yazılı bezler de bozgun ordusunun bayrakları gibi kirlenmiş, yırtılmıştı” diyor.
Böyle bir sözü, bu grevler için kimse, hiç kimse söyleyemez. Bu grevler ve grevciler için böyle bir benzetmeyi kimse, hiç kimse yapamaz.
Grevlere omuz veren, grevcilere maddi-manevi destek olan, grev yerlerini ziyaret ederek işçilerin direnç gücünü yükseltmeye çalışan, işçi dostu, emekçi halkımız için de, Aziz Nesin ;
“Hem gidip, yüzde beşyüz zam yapılan büyük işadamının fabrikalarının mallarını satın alıyorlar, hem de grev yerlerinde işçileri alkışlayıp, yaşasın diye bağırıyorlar” diyor.
Bu denli, bir işçi-emekçi dayanışmasına giren halkımıza, kimse, hiç kimse... bu tür “ilençlerde” bulunamaz. Dayanışmayı küçük göstermeye kalkışamaz. Dayanışmayı bozucu sözler edemez.
Aziz Nesin ;
“En şaşılası yanı, büyük işadamının kızıyla damadı da grevci işçileri ziyaret edenler arasındaydılar. Hem de sık sık. Gidiyor işçilerin durumunu görüp çok üzülüyorlardı” diyor. Yine Aziz Nesin ; Büyük işadamını kızı ve damadı ile konuşturarak, “Grev yerlerine gidince, bağışta bulunuyor musunuz ? Bağış verin, bağış verin... zavallı işçilerim...” diye yazıyor.
Büyük işadamının Vehbi Koç’un kızı ile damadı ziyaretçi olarak, grevi desteklemek için, hangi greve gelmişler ? Hangi grevin işçilerini bu amaçla, ne zaman ziyaret etmişler ?
Böyle aşağılık bir yalanı kimse, hiç kimse yapamaz. “Bağış verin onlara, zavallı işçilerim” Ne bağışı ? Kim kime bağış veriyor ? Zavallı kim ? Kim kime zavallı diyor ? Ekmek, emek, onur ve gelecek kavgası veren işçilere kimse... hiç kimse böyle diyemez... Onların onurlarıyla kimse... hiç kimse oynayamaz.
Aziz Nesin ;
“İşçilerin kimisi fabrika yönetmenlerine başvurup çalışmak istediklerini söylediler. Kimisi de sendikadan ayrıldı. Eskiden tam karşıtı oldukları sendikalara girenler de oldu” diyor.
Büyük mücadele içinde, istisna sayılabilecek bir-iki örnekten kalkıp kimse... hiç kimse grev kırıcılığı, sendikayı dağıtma kışkırtıcılığı yapamaz.
Hiç kimse yapamaz, diyemez... demeyelim. Elbette ki, yapanlar, diyenler olur. Oluyor... Ama bunlar kimdir ? Kimler yapar ? Niçin yapar ? Bellidir.
O çadırlar, bu grev nöbetçileri ve bu sendika, biraz da bunları diyenler ve yapmaya çalışanlar için vardır.
Aziz Nesin’in “BÜYÜK GREV” yazısına diyeceklerimiz bitmedi.
Yanıtım
Bay Süleyman Üstün’ün yazısının pekçok yerine, önceki yanıtlarımda karşılık verdiğim için, o sözlerimi bir daha yinelemeyeceğim.
Bay Süleyman Üstün şöyle diyor :
“Anlaşılmaz nedendir, şu sözünü ettiği grevin hangi grev olduğunu gizlemeye çalışıyor. (......) bunların MESS, Maden-İş grevleri olduğu açıkça ortadadır. Gizlemek, gizlenmek niye ?”
Neyi gizlemek istediğimi nasıl da anlayabilmiş Bay Üstün ! Kutlarım kendisini... Neden gizlemişim ? Olsa olsa, sendikaların çıkarcı ve kötü yönetmenlerinden, işçilerimizi hesapsız greve itenlerden çekinmişimdir, korkmuşumdur da ondan gizleyip gizlenmişimdir, başka ne olabilir ?
Bay Üstün, yukarıdaki tümcesine “Anlaşılmaz nedendir” diye başlıyor. Oysa “Anlaşılmaz” dememesi, “Anlamıyorum” demesi gerekirdi. Bütün anlayışsızlar gibi, o da kendi anlayamadığını, herkesin de anlayamayacağını sanıyor. Bay Süleyman Üstün’ün – kendi anlayış yada anlayışsızlık ölçüsüne göre – çok doğal olarak anlayamadığı, Büyük Grev masal-öyküsünde hangi grevin anlatıldığının açıklanmaması, orda salt belli bir grevin anlatılmamış olmasındandır. Daha önce de açıkladığım gibi, bu, masal-öykü türündeki genellemenin gereğidir.
Bay Üstün, büyük bir zihin çabasıyla, sonunda, “gizleme ve gizlenme”nin nedenini keşfedip açıklıyor :
“Gizleme ve gizlenme sakın şundan olmasın ?
Ülkemizin gerçekten ve her bakımdan en büyük grevi olan Maden-İş grevlerindeki nöbetçi çadırları için, Aziz Nesin :
‘Moskova’dan çekilen Napolyon’un bozgun ordusunun çadırlarına dönmüştü’ diyor.
Grev çadırlarındaki sloganlar yazılı bezler için :
‘O slogan yazılı bezler de bozgun ordusunun bayrakları gibi kirlenmiş, yırtılmıştı’ diyor.
Böyle bir sözü, bu grevler için kimse, hiç kimse söyleyemez. Bu grevler ve grevciler için böyle bir benzetmeyi kimse, hiç kimse yapamaz.”
Bu konuda Bay Üstün’e iki maddede yanıt vereceğim :
1– Büyük Grev masal-öykümde, salt grevdeki işçi çadırlarının ve slogan bezlerinin durumunu kötü göstermekle yetinmedim. İşverenleri çok daha ağır dille yerdim. Bir örnek vereyim o masal-öyküden :
“... (İşveren) Kendi hakkının bir işçiye kıl payı geçmesini kesinlikle istemediği gibi, bir işçi hakkının da başka bir işçiye geçmesini istemezdi. Hatta buyüzden kimsenin hakkı geçmesin diye, fabrikalarının yakınlarından Hakkı adında bir kimseyi geçirtmezdi. Kimsenin hakkının çiğnenmesini istemez ve kimsenin hakkı yenmesin diye, fabrikalarında Hakkı adında işçi çalıştırmaz, yada adı Hakkı olanları, adlarını değiştirip öyle çalıştırırdı. İşte bu denli haksever ve namuslu bir adamdı.”
İşverenle işte böyle alay etmişim o öyküde. Ama işverenler yada işverenlerin savunucularından hiçbirisi çıkıp da, sözde işçi sınıfını savunan Bay Üstün gibi, “Aziz Nesin yalan yazıyor. Fabrikanın yakınlarından Hakkı adında kimselerin geçirilmediği doğru değildir. Hakkı adında işçilerin çalıştırılmadığı da doğru değildir. Adı Hakkı olanların adlarının değiştirildiği de uydurmadır.” demiyor. Oysa Bay Süleyman Üstün bakınız bana ne diyor :
“Büyük işadamı Vehbi Koç’un kızı ile damadı ziyaretçi olarak, grevi desteklemek için, hangi greve gelmişler ? Hangi grevin işçilerini bu amaçla ne zaman ziyaret etmişler ? (......) ‘Bağış verin onlara, zavallı işçilerim.’ Ne bağışı ? Kim kime bağış veriyor ?”
İşte böyle diyor Bay Üstün. Bir işveren sözcüsü yada savunucusunun, öyküde “fabrikaların yakınından Hakkı adında insanların geçirilmediği ve Hakkı adlı işçilerin adlarının değiştirildiği” yazıldı diye, “Hayır, böyle bişey olmamıştır. Bizim fabrikamızın yakınlarından Hakkı adında olanlar da geçebilir. Ve fabrikamızda Hakkı adındaki işçilerin adları değiştirilmez.” demesi herneyse, kendisini grevdeki işçilerin savunucusu sanan Bay Üstün’ün, yine o öyküde “işverenin kızı ve damadı grevcileri ziyaret etti ve işveren kızıyla damadına grevcilere yardım edin dedi” diye yazıldığı için “Hayır, işverenin kızıyla damadı grevdeki işçilerimizi ziyaret etmemiştir. İşverenin kızıyla damadına grevcilere yardım edin dediği doğru değildir.” demesi aynı şeydir.
Bu denli bilgisiz bir insana, bir öyküyle bir gazete haberini bile birbirinden ayıramayacak kişiye nasıl yanıt verilir ? Edebiyatın “e”sinden haberi yok. Bir öykünün, bir masalın, yaşamın gerçeğini, sanat gerçeğiyle nasıl yansıttığından da haberi yok.
Haydi Süleyman Üstün neyse de, beni kınamak için bildirge yayımlayan o dört genç şair ve yazar da bildirgelerinde şöyle diyorlardı :
“‘Masal’ınızda alay ederek anlattığınız görkemli grev görüntülerine elden geldiğince bizim de katkımız oldu. (......) İşçilerin çetin koşullar altında, büyük güçlüklerle karşı karşıya. Ama grev yerlerini dolaşacak olursanız, yazınızda yansıtmaya çalıştığınız gibi bir ‘bozgun ordusu’yla değil, ekonomik ve siyasal kavgada gittikçe pekişen yiğit bir sınıfla karşılaşacağınızı söyleyebiliriz.”
Siz hiç mi, masal okumadınız, dinlemediniz ? Hiç mi gülmece nedir, yergi nedir, taşlama nedir, öğrenmediniz ? Masallarda, gülmecelerde “abartma”, “tersinleme”, “alaylama”, “değiştirme”, “bozma” öğeleri bulunduğunu hiç mi duymadınız ? Elbet bütün bunları biliyorsunuz bilmesine de, bunların salt karşı sınıfa yöneltilmesini, ama bir eleştiri ve özeleştiri olarak size yönelmesini hiç istemiyorsunuz. Örneğin, o masal-öyküde işverenle, fabrika yakınlarından Hakkı adında kimselerin geçmesinin yasak edildiği, adları Hakkı olanların fabrikaya işçi alınmadığı, adı Hakkı olan işçilerin adlarının değiştirildiği, gibi alayları doğal karşılıyor, “Hiç böyle şey olur mu ?” diye şaşmıyorsunuz, ama, işverenin kızıyla damadı grevdeki işçileri ziyaret etti, işveren kızıyla damadına grevcilere yardım edin dedi diye yazdığım için, bunların doğru olmadığını söylüyorsunuz. Grevdeki işçilerin çadırlarını, bozgun ordusunun çadırlarına, slogan yazılı bezleri de bozgun ordusunun yırtık bayraklarına benzetmişim diye beni yeriyorsunuz. Ama yine o öyküde şunu yazdığımı neden görmezden geliyorsunuz :
“Bir zibidi yazar çıkmıştı ortaya, ‘Aman etmeyin, eylemeyin... Bu sıra grev sırası değildir, tam işverenin dişlerinin söküleceği sıra siz greve giderek onun ekmeğine yağ sürüyorsunuz, aman haaa, oyuna geliyorsunuz, hem de kendi oyununuza...’ diyecek olduysa da, iyi ki yaman sendikacılar ağzının payını verip susturdular. Gidi hayın, gidi işçi düşmanı, gidi grev kırıcı seni !”
Masal-öyküdeki her sözcüğü, her deyimi, sözlüklerde bulunan gerçek anlamında alırsanız, bakınız ne oluyor : O benim yerdiğim kötü sendika yönetmenleri, çıkarcı sendikacılar, “yaman sendikacı” oluyorlar. Buna karşılık ben kendi kendim için yada aynı görüşte olduklarım için “Bir zibidi yazar” demiş oluyorum. Üstelik yine kendime “Gidi hayın, gidi işçi düşmanı, gidi grev kırıcı seni !” diye yazmış oluyorum. Elbet, masalın ne olduğunu bilenler, burdaki tersinlemeyi anlarlar ve burda sözcüklerin, sözlükteki anlamdan daha başka bir anlamda kullanılmış olduğunu bilirler.
Genç şair ve yazarların, eski bir konuşmamdan anımsayarak yazdıkları “insanlığın yararına yıkıcı olan gülmece”de, bu abartma, alaylama, tersinleme, değiştirme, bozma (parodi, ironi, allegori vb.) niçin yapılır ? Gülmeceden başka yazı türlerinde gösterilen gerçeği, çok daha belirgin, çok daha göze görünecek biçimde ortaya koymak, iyice göstermek için... Şimdi bana şu sorulabilir : Grev çadırlarını bozgun ordusu çadırlarına, slogan yazılı bezleri de bozgun ordusu bayraklarına benzetmekle hangi gerçeği daha belirgin olarak ortaya koymak, daha iyi göstermek istedin ? Söyleyeyim : Sekiz ay süren bu grevde ve buna benzer iyi hesaplanmamış grevlerde, işçiyi greve sokan kimi sendika yönetmenlerinin, grevdeki işçileri yeterince gözetemediğini, koruyamadığını, grevdeki işçilerin özdeksel ve parasal durumlarının çok bozulduğunu, geçim sıkıntısı çektiklerini, zorda ve darda kaldıklarını anlatmak için... Yoksa, nasıl fabrikaların yakınlarından adı Hakkı olanların geçirilmesi, nasıl adı Hakkı olanların fabrikaya işçi alınmamaları, nasıl adı Hakkı olanların adlarının değiştirilmesi doğal gerçek değilse ve nasıl hesapsız grevi doğru bulmayan yazar zibidi değilse ve nasıl hesapsız greve işçiyi götüren sendikacı da yaman sendikacı değilse, işte tıpkı öyle, grevdeki işçileri işverenin kızıyla damadının ziyaret ettiği, işverenin kızına ve damadına grevcilere yardım edin dediği ve grevdeki işçi çadırlarının bozgun ordusu çadırlarına ve slogan bezlerinin de bozgun ordusu bayraklarına benzediği, doğal gerçek değildir ; doğal gerçekte bunların hiçbiri yoktur ama, gerçeği çok daha belirgin olarak gözler önüne koymak için bu benzetmeler, bu abartmalar, bu tersinlemeler ve bu değiştirme ve bozmalar yapılmıştır ve bunlar gülmecenin öğeleridir.
Efendim, ben “Büyük Grev” masal-öyküsüyle bir gülmece yapıtı vermek istedim, yoksa bunca anlayışsız çıkacağını ummadığım için, “Büyük Grev” masal-öyküsüyle, onlara edebiyat ve gülmece dersi vermek istemedim. Ne yazık ki, beni bu dersi vermeye zorladılar.
2– Bay Üstün, söz konusu masal-öykümde grevci çadırlarına ve grevde slogan bezlerine yaptığım benzetmeden dolayı şöyle yazıyor :
“Böyle bir sözü, bu grevler için kimse, hiçkimse söyleyemez. Bu grevler ve grevciler için böyle bir benzetmeyi kimse... hiç kimse yapamaz.”
Bay Üstün’ün yaptığı düpedüz demagojidir. Biz bu demagojinin başka örneklerini yıllardanberi görmekteyiz. Örneğin bir milletvekili eleştirilse, karşımıza “manevi şahsiyet” dokunulmazlığıyla çıkılır. Bir bakanın şu davranışı yada şu sözü eleştirilse yine karşımıza “manevi şahsiyet” dokunulmazlığıyla çıkılır. En küçük memur eleştirilse, hatta bir bekçinin düğmesi koparılsa, ucu ta devlete varan dokunulmazlıklar ortaya konulur. Oysa gerçekte bu eleştirilerin, dokunulmaz olarak gösterilen hükümetle, meclisle, devletle, vatanla, milletle, daha biçok kutsal kavramlarla ilişkisi yoktur. Amaç, eleştirilerden kurtulmak, eleştiricileri susturmaktır. Bunun için de kutsal kavramlar öne sürülür. Ve biz bu demagojiye yıllardanberi “Vatan, millet, Sakarya !” edebiyatı demekteyiz. Şimdi Bay Süleyman Üstün “Vatan, millet, Sakarya” edebiyatını, “Grev, işçi, Kızılırmak !” edebiyatıyla değiştirerek, karşımıza yeni bir demagojiyle çıkmak istiyor.
Nasıl burjuva demagogları, kendilerini eleştiri oklarından korumak için, “Vatan, millet, Sakarya !” edebiyatının arkasına saklanırlarsa, Bay Üstün de, kötü işçi yönetmenlerini “Grev, işçi, Kızılırmak !” edebiyatı arkasında korumak istiyor. Ben sanki o masalda, grevdeki işçileri yermişim, onları eleştirmişim gibi, sözde grevdeki işçiyi korur görünerek, gerçekte hesapsız sendika yönetmenlerini koruyor. Demagojisi bu kadarla da kalmıyor. Beni işçi düşmanı ve grev kırıcı göstermekle de yetinmeyip, yazısının şu bölümüyle, bir de halka karşıymışım gibi göstermeye çalışıyor :
“Grevlere omuz veren, grevcilere maddi-manevi destek olan, grev yerlerini ziyaret ederek işçilerin direnç gücünü yükseltmeye çalışan, işçi dostu, emekçi halkımız için de Aziz Nesin : ‘Hem gidip, yüzdebeşyüz zam yapılan işadamının fabrikalarının mallarını satın alıyorlar, hem de grev yerlerinde işçileri alkışlayıp, yaşasın diye bağırıyorlardı’ diyor.”
Ne yapalım ki, gerçek böyle... Yoksa, o zamlı malları almayanlar yada alamayanlar halk da, işimize gelmiyor diye, o zamlı malları satın alanlar halk değil mi ?
Eleştiri için hiçbir tabu, hiçbir dokunulmazlık yoktur, olmamalıdır. Gerektiğinde, işçi de, halk da (sınıf olarak değil, kat, kesim, topluluk olarak) eleştirilir ve eleştirilmelidir. Ne işçi, ne halk dokunulmazdır. İşçinin, yada halkın dokunulmaz kutsallıklar olduğunu, ancak onlardan oy bekleyen politikacılarla, onlardan çıkar umanlar ileri sürebilir. Ben ne halktan oy bekliyorum, ne işçiden çıkar umuyorum.
Bay Süleyman Üstün, benim için :
“Çelişkilerin özüne, nedenine, kaynaklandığı yere pek inmez. ....... Çelişkilerin sadece sonucunu ele almasına karşın, bu özelliklerinden dolayı Aziz Nesin’in adı ‘Solcu’ya, hatta ‘Marksist’e çıkmıştır.” diyor.
Adım solcuya çıkmış, Marksist’e çıkmış. Yani Bay Üstün’e göre, ben solcu ve Marksist değilim. Böyle bir değerlendirme yargısında bulunabildiğine, böyle bir yetkiyi kendisinde görebildiğine göre, bu yargının altındaki anlam, Bay Üstün’ün gerçek solcu ve gerçek Marksist olduğudur.
Hiçbir zaman olduğumdan artık görünmeye çalışmadım. Olduğumdan eksik gösterildiğimde de, aldırmadım. Ama şimdi bişeyi merak ediyorum : Benim adım solcuya ve Marksist’e çıkmış, ben sözde solcu, sözde Marksist’im de, diyelim Bay Üstün de gerçek solcu, gerçek Marksist... Bu Marksizm nasıl öğrenilir ki, Bay Üstün bile Marksist olabiliyor da ben olamıyorum ? Marksizm, kitaptan, örgütsel çalışmalardan, savaşım ve eylemden öğrenilir. Hangisinde üstünlüğü var da, o Marksist olabiliyor, ben ancak Marksist sayılıyorum. Öyle anlaşılıyor ki, Bay Süleyman Üstün, şunu bilmiyor, bunu bilmiyor ama hepsinden kötüsü haddini bilmiyor. Haddini bilmeyen insan, nerden değer bilecek ?
Bay Vedat Üner gibi, Bay Süleyman Üstün de, beni salt gülmece yazarı sanıyor. 1944 yılından bu yana, 67 kitabımın dışında, gazetelerde, dergilerde binlerce fıkra, başyazı, inceleme, eleştiri yazmış olduğumu bilmiyor olmalı. Türkiye’de bir sosyalist kuşağın yetişmesinde, sanırım, dolaylı yada dolaysız benim de hizmetim geçti. 1944’ler... Ortada sendika yoktu daha. İşçi haklarını savunuyor, sendika kurma hakkı istiyorduk. Amerikan emperyalizmine karşı savaşım veriyorduk. Sendikalar olmadığından, bu Bay Süleyman Üstün gibi, sendikalardan aylık alan görevli sosyalistler de ortada yoktu. Hiçbişey şimdiki gibi değildi. Cezaevine giren, arkasından demir kapılar kapandı mı, üstüne mezartaşı örtülmüş gibi unutulurdu.
Şimdi karşıma bir Süleyman Üstün çıkıyor, bir işçi örgütünde aylıkla görevli olduğu için, kendini işçi sınıfı adına konuşmaya yetkili sanıp, bağlı olduğu örgütün beceriksiz yönetmenlerini eleştiren bir masal-öykü yazdım diye, otuzbeş yıllık bir savaşımın üstüne bir battal çarpısı çekerek bana “Böyle aşağılık bir yalanı kimse, hiç kimse yapamaz.” diyor. Neymiş o aşağılık yalan ? Masal-öyküde, işverenin kızıyla damadının, grevci işçileri ziyaret ettiğini yazışımmış...
Gerçekten “aşağılık” bişeyler, “aşağılık” birileri var ortada. Bu aşağılıkların ne ve kim olduklarını bırakalım da okurlarımız belirlesin.
12 Aralık 1977 günlü Politika gazetesinde şu yazı çıktı :
Aziz Sen Nesin ?
M. Ferit Göktayoğlu (Arçelik Grevci İşçi)
İnsanların dışında, canlılara ve cansızlara sorulamayan bir sorudur. İnsanların insanlara sorulurken çok dikkat edilmesi gerekir. Sokaktaki bir vatandaşa NESİN diye sorulduğunda önce afallar, sonra adamın yüzüne şöyle bir bakar, kaçık der ve yoluna devam eder. Yolda giderken şık giyimli, kısa boylu tıknazca bir adamın arkasından seslenirseniz NESİN diye ve bu zat dönüp bakarsa işte bizim bahsedeceğimiz zat-ı muhterem bu şahıstır.
Sağolsun, Trikopis, Hitler dururken Napolyon’un ordularına benzetmiş biz grevci işçileri. Grev çadırlarımıza, grev barakalarımıza, grev kondularımıza dil uzatmaya cesareti nereden bulduğunu merak ediyor insan. Görülüyor ki, sermaye sınıfı çok sıkıştığı günlerde ücretini artırmış kalemşörlerin. Napolyon ne demiş : Para...
Para-para
Ücreti o kadar büyük ki anlaşılan, stokları incelemek zahmetinde bile bulunmamış. Greve çıkacağımız günlerde aranan buzdolabı, çamaşır makinesi markası Arçelik’ti. Bundan haberinin olmaması çok doğal. Arçelik mamulleri daha banttan iner inmez satıldığından stok yapmaya vakit bile kalmaz. Ülkemizde en çok işçiler, emekçiler tarafından okunan, hatta birbirlerine hediye edilen bu bayın işçi sınıfı mücadelesinin çok gerilerinde kalması, ilerici demokrat bile olsa, sermayeye kalemşörlük yapması çok acı.
Bu kalemşörün adını grev ziyaret listelerinde görmek mümkün değil. Hele köylülerin, emekçilerin, kadınların, gençlerin, hatta hürriyetleri kısıtlı mahkûmların yanında dayanışma kampanyalarında, asla !..
İşçi sınıfımız köylüsü, kentlisi, emekçi halkımız ağır ekonomik ve siyasi baskı altında inim inim inlerken, yağma düzenini ayakta tutmaya çalışan, yolsuzlukların, cinayetlerin, bilim ve özgürlük düşmanlarının yeri belli : Para babalarının yanı, onların kiralık katili olmak veya kalemşörü olmak fark etmez.
Ama, gene de davet ediyoruz.
Gel de gör, kaya gibi sağlam grev barakamızı ; sıcak çayımızı iç, öğle vakti gel de, yemeğimizi ye ; şampanyasız, havyarsız. Havuzdaki özgür ve karnı tok kırmızı balıklar sana bazı şeyler anımsatabilir belki. Akşama kalırsan “Çarli’nin Melekleri”ni beraber izleriz. Bu arada bir kaç işçi marşı dinlersin ; eksik kültürüne ilave. Bütün grevciler sana UDC’yi anlatır, aklına gelir de sorarsan. Terlersin, çıkar paltonu kazağını, bizler gömlekleyiz ama dışarıda kar yağıyor.
İşte bay NESİN, neye benzeteceğimi şaşırdım. Bizler altı ayı aşkın grevcileriz. Sınıf savaşımı veriyoruz. Hak, onur, namus mücadelesi bu. Sloganımız ise hep aynı. DGM’yi ezdik sıra MESS’te. Şimdi sen söyle NESİN ? Neye benzersin ?
Grevci İşçiye Yanıtım
Şık giyimli, kısa boylu, tıknazca bir adam... Şık giyimli ! Bu, benmişim. Yaşamımda ilk kez birisi bana, şık giyimli olduğumu söylüyor. Teşekkür ederim. Bu işçinin beni ne denli tanıdığı belli.
Beni grev yerinde yemeğe çağırıyor. Ama şampanyaları, havyarları yokmuş. Hayır, olmaz, alışmamışım, şampanyasız, havyarsız yiyemem. O grev yerinde akşam TV’de Çarli’nin Melekleri’ni birlikte seyredermişiz. Çarli’nin Melekleri’ni seyreden grev işçisi... Hani ne demişler :
Mehmet gitti askere
Allah akıllar vere
Onda bu kafa varken
Zor alacak tezkere
Çarli’nin Melekleri’ni seyrederse, hem işverenden, hem de kendi kurnaz yönetmenlerinden daha çoook kazık yer.
Bu arada bikaç işçi marşı dinlermişiz de, eksik kültürüme ek olurmuş.
İlkokula giden çocuk, öğretmeninden, suyun buğulaşıp bulut, bulutun da yağmur olup yere düştüğünü öğrenince, babasının bunu bilmediğini sanarak, bir keşifmiş gibi sevinçle bu bilgiyi babasına aktarır. Bu sevimli grevci işçi de, beni işçi marşı dinlemeye çağırıyor... Bizim bu marşları, çok yıllar önce, hem de grev yerinde değil, cezaevi koğuşlarında söylediğimizi, hatta bir ihbar üzerine (başgardiyanın ihbarı) topluca arkadaşlarla Enternasyonal marşını söylüyoruz suçlamasıyla Ağırceza mahkemesine verildiğimizi, Nefi Demirlioğlu gibi adalet tarihimizde çok değerli bir ağırceza başkanı olarak yeri bulunan bir yargıcın ve yargıçlar kurulunun önünde ne zorlu beraat edip, çektiğimiz hapislik üstüne bir hapislikten daha kurtulduğumuzu, bu grevci işçi nerden bilsin. Bu toz duman, bu kargaşalık içinde kim kimi bilip tanıyor ki... Herkes, herşeye yeniden başlanıldığını sanıyor. Biz o marşları cezaevlerinde çoook söyledik, çok da marşlar yazdık. Biz, o dar boğazlardan yaralar alarak geçmiş olmasaydık, şimdi bu grevci işçi, o işçi marşlarını zor söylerdi.
Neler çektikse, daha neler çekiyorsak ve daha da neler çekeceksek, hepsi helal olsun. Bakınız, bu çektiklerimize karşı, grevci işçi “Aziz, sen Nesin ?” diye sorarak beni ödüllendiriyor. Ve onun bu sorusu, kandırılmış işçilerin sloganı oldu. Maden-İş’in Spor ve Sergi Salonu’ndaki bir toplantısında da, bir sendika yönetmeni konuşurken, bu konuşmanın doğrultusundaki coşkuyla ordaki işçiler hep bir ağızdan “Aziz Nesin, sen nesin ?” diye bağırmışlar. Benim ne olduğumu, benden değil, başkalarından öğrenin. Biraz da bu yazılarımdan öğrenebilirsiniz. Ancaaak, “Aziz Nesin, sen nesin ?” diye işçilerin bağırdığı o toplantıdaki konuşmacı sendika yönetmeni, bana iki tanıdığıyla haber gönderiyor : “Bağışlasın. Benim niyetim, Aziz Nesin için bağırtmak değildi. Ben Aziz Nesin’e karşı değilim.”
Yine o Spor ve Sergi Salonunda Maocuların bir toplantısında da, bir genç şair “Biz burda Filistin’in kurtuluşu için toplantı yaparken, Aziz Nesin Yahudi yazar Efraim Kişon’u Türkiye’ye davet etti ve şimdi havaalanında onu karşılamaya gitti...” diye baştan sona her sözcüğü yalan olan, ama yığını kışkırtıcı bu sözle, orda bulunanlara “Aziz Nesin’e yuuu !” diye bağırttırmıştı. Ve daha geçenlerde, kurucuları arasında bulunduğum ve ilk kez Türkiye’de yapılmış olan Barış Gecesi kurulu başkanlığını da yaptığım Barış Derneği’nin düzenlediği çağrılısı olduğum Nâzım Hikmet gecesinde, kimileri hep bir ağızdan, “Aziz Nesin, sen nesin ?” diye bağırdılar. Yani bu grevci işçi, görevini yaptı.
Gerçekten benim ne olduğumu öğrenmek istiyorlarsa, nasıl olsa bigün, benim bu dünyada bulunamayacağım bigün, polisteki, MİT’teki, mahkemelerdeki, askeri mahkemelerdeki dosyaların, belgelerin, kanıtların açılıp açıklanacağına inanıyorum, bugün bunca yazımdan, savaşımımdan, 67 kitabımdan ne olduğumu öğrenemeyenler, o zaman daha iyisini öğreneceklerdir.
Üzülmediğimi, saldırılara aldırmadığımı söylersem yalan olur. Bugün bir işçi – kandırılmış bile olsa – bana “Sermaye sınıfı çok sıkıştığı günlerde ücretini artırmış bir kalemşör” diyebiliyor. Napolyon “PARA-PARA-PARA” demiş. Ve bu grevci işçi benim yerimi şöyle belirliyor :
“... yağma düzenini ayakta tutmaya çalışan, yolsuzlukların, cinayetlerin, bilim ve özgürlük düşmanlarının yeri belli : Para babalarının yanı, onların kiralık katili veya kalemşörü olmak fark etmez.”
Haydi bir işçi, şu yada bu nedenle, bunları yazdı, böyle yazıları gazetede yayımlayabilen gazete sorumlusunun nasıl bir kişiliği olduğunu belirlemeyi de okurlarıma bırakıyorum. Bu işçi ve onun gibiler, birazcık uyansalar da, kendi paracıklarıyla kurulmuş o gazetenin, kimi ve kimleri zengin etmek için batırılmakta olduğunu görseler ve kendi paralarının hesabını sorsalar, kendileri için, ne iyi olur.
Beni, kiralık katillerle aynı olan bir sermaye kalemşörü gösteren grevci işçinin bu sözlerine yanıt bile vermeyeceğim. Yalnız şu denlisini söyleyeyim : Salt “Böyle Gelmiş Böyle Gitmez” adlı özgeçmişimi anlatan yapıtımda zamanı gelince, kişi adlarıyla, belgelerle anlatabileceğim öyle olaylar var ki, işte o zaman bu grevci işçi, çoklarının başını döndürecek paraları, olanakları, nasıl elimin tersiyle ittiğimi ve bu önerilerde bulunanları nasıl aşağıladığımı öğrenecektir. Bu alçakça önerilerden sonuncusu, daha yakınlarda yapılmıştır. Yapanlar, yalan ve iftiralarla beni durmadan aşağılamaya çalışan bir örgütün temsilcileridir. Onlar bana düşman. Ama kendilerinden olsam, en büyük dostları olacağım. Onların dostlukları da, düşmanlıkları da, özel hesaplarına göre hemen değişiverir.
Dostları olursam, kalabalıkları bana “Yaşa !” diye bağırtırlar, düşmanları olursam “Aziz Nesin, sen nesin ?” diye bağırtırlar. Ama ben gerçeğin, yani halkımın ve işçi sınıfımın dostuyum. Sermaye sınıfının parası mı ? daha geçenlerde Ankara’da devletin bir yüksek görevlisine tanık önünde, “Devletin parası bizi satın almaya yetmez. Bu nedenle korkumuz yok !” demiştim.
Bu grevci işçi, yazısında çok önemli bir noktaya değiniyor : İşverenin fabrikalarında stok mal bulunmadığı... Yani Büyük Grev’in artı üretim yüzünden çıkmadığını söylüyor.
Bu çok önemli noktaya, Bay Süleyman Üstün de ikinci yazısında değindiği için, yanıtımı ikisine birlikte vereceğim.
13 Aralık 1977 tarihli Yürüyüş dergisinde şu yazı çıktı :
Bir Öykünün Ekonomi-Politiği
Yalçın Küçük
Aziz Nesin, 3 Aralık tarihli Vatan’daki öyküsüne şöyle başlıyor : “Meddah geleneğimize uyarak / Ad ada benzer, yer yere benzer, kişi kişiye benzer, kimi er dişiye benzer, şey şeye benzer, deyip / kimseler üstüne alınmasın diyerek / işbu anlatacağımız olaydaki / yer ve kişi adlarını söylemeyeceğiz / Arif odur ki / leb demeden leblebiyi anlar / Hödük ise odur ki / Sen, bayram haftası desen, / O mangal tahtası anlar.” Nefis bir Türkçe, üstün bir anlatım yeteneği ile gelişen öyküyü şöyle bitiriyor : “İşveren, artı üretim olunca ne yapacağının dersini almıştı bu olaydan. Ya sendika ? O ders almamış, ama utku kazanmıştı. Arif odur ki / leb demeden leblebiyi anlar / Hödük ise odur ki / Sen, bayram haftası desen / O, mangal tahtası anlar / Biz söyleriz / Gerisi, sizin izanınıza kalmıştır / sayın bayanlar, baylar !”
Akümülasyon Akümülasyon
Aziz Nesin’in “Büyük Grev” adlı öyküsü, bir öykü olmaktan çok öte. Bir gazete sayfasına sığdırılmış bir büyük ekonomi politik dersi. Zaten sanatın ve üstün sanatçının gücü burada. Kitaplar, ciltler ve dergi sayfalarına zor sığdırılabilecek bir ekonomi politiği, bir gazete sayfasının boyutları içinde anlatabilmesinde. Eksiksiz olarak anlatabilmesinde. Bunun da ötesinde. Sahte ekonomi kitaplarıyla kafaları bozulmamış olanların, ekonomi politiği anlamak için “kitap kurdu” olmak gerektiği kompleksine düşmeyenlerin kolaylıkla ve beğeni ile okuyup anlayabilecekleri bir öykü olmasında.
“Büyük Grev” öyküsünde bir “yurtsever” işadamı anlatılıyor. “İşte bu çook, çoktan da çook zengin yurtseverin, ülkenin heryanında fabrikaları vardı. Fabrikalarının ürettiği malları dağıtan dağıtım kurumları vardı. Dağıtımcıların dağıttığı malları satan satıcı firmalar vardı. Bankaları, şirketleri, holdingleri, firmaları, anonimleri, kollektifleri, komanditleri, daha da bilmem neleri, neleri vardı”. Bu çok büyük işadamının her telden çalan bir beyin takımı vardı : “İşçilerin nasıl daha çok çalışacaklarını araştırmak için özel uzmanlar çalıştırırdı.
Sosyologlar, psikologlar, işletmeciler, işletme iktisatçıları, işletme mühendisleri, ekonomi mühendisleri, pazarlamacılar, pazarcılar, tezgâhlamacılar, daha da neler neler...”
Her büyük işadamının bir tek “Allahı” var. Sürekli akümülasyon. Sürekli birikim. Sürekli zengin olmak. Bu, işadamının kişisel tercihi değil. Bu iş dünyasının kutsal emri. Çünkü, bir kez büyük işadamı olunca, artık durmak mümkün değil. Durmak ölüm, demek. Ölmemek için büyümek gerek. Aziz Nesin, ekonomi politiğin bu temel yasasını şöyle anlatıyor : “Bu böylece yıllar yılı sürdü. Ama gel gör ki... Nasıl rakı denen meret, içilince, şişe içinde durduğu gibi durmazsa içenin içinde, bu sanayi denilen ve ticaret denilen iş de, bikez işleyip gelişmeye başlayınca, durmaz öyle olduğu gibi yerinde. Çünkü durunca ölür. Çünkü, boyuna büyüyecek, şişecek ki yaşayabilsin.”
Aşırı Üretim ve Pazar Sorunu
Sürekli üretecek, sürekli büyüyecek. Fakat üretilenler ne olacak ? Üretilenleri, elden çıkarmak gerek. Üretmek kâr için yapılıyor. Ama satış olmadan, üretilenler elden çıkarılmadan, ekonomi politiğin deyimi ile, kârlar “realize” edilemiyor. Üretilen tüketim araçlarını satabilmek için biraz ücretleri ve maaşları artırmak zorunlu. Ama biraz. Ücretler ve maaşlar çok artırılırsa, kâr kalamaz. Böylece üretimin maksadı ortadan kalkar. Biraz ücretleri artıracaksınız, biraz taksitle borca bağlayacaksınız, biraz fiyatları fırlatacaksınız. Peki, bunları yapmakla fabrikatörlerin şişme hızı arasında bir uyum sağlanabilecek mi ? Aşırı üretim ortaya çıkmayacak mı ?
Söz Aziz Nesin’in : “O çok zengin işadamının yüz üreten fabrikaları bin üretir oldu. Bin üretenler yüzbin üretti. Sanmayın yetti. Yüzbinken üretim, milyon üretti. Halk da, tüketti ha tüketti. İşadamının fabrika malları arttı da arttı. Ama sanmayın yetti. Milyon üreten fabrikalar yüzmilyon üretti. İşadamının malları arttı da arttı. Ama halk ? Halka yetti. Halk tüketemedi, yetti. Halkın tüketimi, fabrikaların üretimine yetişemedi.” Halkın tüketimi fabrikaların üretimine yetişemeyince ortaya sorunlar da çıktı. Çünkü stoklar birikti. Birikenleri başka ülkelerin halklarına satmak düşünülebilirdi. Çok zengin işadamının beyin takımı da böyle düşündü. Ama acı gerçek ortada idi : “Dış pazarlarsa çoktan kapışılmıştı. Yeni ilişkiler kurmak için, hükümet de çok beceriksizdi. Biz bu hükümeti bunun için mi hükümet yaptık ? Gösteririz biz onlara... Evet, görecekler... Hele bir görsünler...”
Zibidi Yazar ve Yaman Sendikacılar
Kapitalizmin bunalımı işliyor, stoklar birikiyor. Hükümet, çaresiz. Yeni hükümet formülleri aranabilir. Ama zaman alacak. İşadamı bekleyemez. İşadamına acil çare gerek. Üstelik işadamı tek değil. İşadamları iç içe. Birbiri ile kenetlenmiş. Bu kenetlenmeyi de Aziz Nesin şöyle anlatıyor : “O çok uygar ülkenin işadamları, bu işadamının batmasını istemezlerdi. Çünkü alacakları vardı, ortaklıkları vardı, komisyonları vardı, verdikleri krediler vardı, yani bağları vardı.” Böylesine birbirine bağlı işadamlarının çaresiz kalması düşünülemezdi. Böylesine işadamlarının bağlarının yanında yakınları vardı. İşadamlarının yakınları çare oldular. Çare oldular. “Büyük Grev” başladı.
Aziz Nesin, “Bir zibidi yazar çıkmıştı ortaya” diyor. Devam ediyor. “Aman etmeyin, eylemeyin... Bu sıra grev sırası değildir, tam işverenin dişlerinin söküleceği sıra, siz greve giderek onun ekmeğine yağ sürüyorsunuz, aman haa, oyuna geliyorsunuz, hem de kendi oyununuza... Grev işçinin tek silahıdır ama, kendisini öldürmeye değil..” diyor, zibidi yazar. Aziz Nesin, yine, devam ediyor. “İyi ki yaman sendikacılar ağzının payını verip susturdular. Gidi hayın, gidi işçi düşmanı, gidi grev kırıcısı seni !”
Gebe Olanlar ve “Büyük Grev”
“Büyük Grev” büyük destek gördü. Öyküde desteğinin bir bölümü şöyle yazılıyor. “Büyük işadamının buyruğuyla her fabrikadaki işveren temsilcileri, sözde greve gidilmemesi için çalışıyorlar, ama öte yandan yine büyük işadamının dolaylının dolaylısı etkisiyle, gazeteler, filmler, radyolar, televizyonlar, işçileri haklı buluyor ve grevi destekliyor.” İşçiler, hasretini duydukları silahlarından birisi olan grev silahına sarılıyorlar. Ekonomik haklarını almak için. Grevin bir okul olduğunu bildikleri için. Bunu sezdikleri için.
İşçiler heyecanlı. İşçiler coşkulu. İşçiler hem coşkulu hem de biraz buruk. Son zamanlarda bu sendikanın işçileri biraz buruk olmaya başladılar. Biraz sezmeye başladılar. Bu yüzden bu grevde gebe kadınlar kocalarına destek oldular. Aziz Nesin bu saf coşku ile deneyimlerinden kaynaklanan burukluğu anlatıyor : “İşçiler, kazan kaynatıyor, kendileri için yemek yapıyorlardı. Grev nöbetçisi işçilere, eşleri, çocuklarını ellerinden tutmuş yemek getiriyorlar, sevgi getiriyorlar, yüreklerine güç getiriyorlardı. İşçi kocalarına gelen kadınların kimi gebe, kiminin kucağında ve elinde bebe, öyle geliyorlardı. Karıkoca işçi olanlar grev nöbetini birlikte tutuyorlardı. Hem gebe, hem kucağında, hem elinde bebe bir kadın, grev nöbetçisi kocasına, ‘Dayan adamım, diren adamım, arkanda ben varım !’ diyordu.”
“Büyük kentin varlıklı kadınları, özel arabalarına binip grev yapan fabrikaların önlerine gelmişler, bu çok görkemli grevi seyrediyorlardı ve o olağanüstü görkemli görünümden pekçok duygulanıp ağlıyorlar, kimi ipek, kimi kâğıt mendiliyle gözlerini, burunlarını siliyorlardı.” Büyük işadamının kızı, gelini, damadı da grev yerlerine gittiler. Çok duygulandılar. Büyük işadamı kızını, gelinini, damadını “insanlıklarından” ötürü kutladı. Büyük işadamı, basınına da memnuniyetini belli etti. Daha çok ilan verdi. Bir süre için bunalımını hafifletti. Basınını, radyosunu, televizyonunu ve “devrimcilerini” pek sevdi.
“Büyük Grev” dolayısıyla birikmiş stoklar yüksek fiyatla satıldı. Stoklar tümden erimeye başladı. Ama hâlâ stok var. İşadamının beyin takımı greve devam niyetinde. Stoklardan tümden kurtulmak istiyorlar ama beyin takımı yalnızca ekonomi biliyor. Ekonomi politik bilmiyor. Büyük işadamı ise hem ekonomi hem de politika biliyor. Beyin takımına şöyle diyor : “Stokların erimesini beklersek, sendika daha önce eriyip gidecek. Böyle bir sendikayı ben sonra nerede bulurum ? Her artı üretim çoğaldığında bana gerekli bu sendika...” Büyük işadamı, borçlu kalmak istemiyor. Kendi yardımına koşan sendikadan yardımını esirgemiyor. Büyük Grevin sonu geliyor.
Aziz Nesin, dört beş cilde sığdırabilecek bir ekonomi politiği, bir gazete sayfasına yazıyor. Ustaca. Aziz Nesin’in bu öyküsünü, gazeteden kesip arkadaşlarına okutan aydınlar gördüm. Aziz Nesin’in bu öyküsü çok okunacak.
14 Aralık 1977 günlü Politika gazetesinde Bay Süleyman Üstün, yazısının geri kalan bölümünü yayımladı :
Nesin ? (2)
Süleyman Üstün
Maden-İş, bilindiği gibi, bugün ülkemizin en büyük grevini uygulamaktadır. Bu grevin büyüklüğü, sadece greve giden işyeri sayısının ve greve katılan işçi sayısının çok oluşundan ileri gelmemektedir. Grevin sonuçları, ekonomiye yansıması, ekonomiyi etkilemesi, tekelci sermayenin saldırısının, en zor, en kötü koşullar altında göğüslenmesi, işçi-emekçi dayanışmasını ileri boyutlarda, ulusal ve uluslararası düzeyde gerçekleştirmesi, dayanışmayı “yanınızdayız, selam”dan gerçek (nakti-ayni) dayanışmaya dönüştürmesi açısından da büyüktür.
Büyük greve neden çıkıldı ? Bu grevi zorunlu hale getiren koşullar nelerdir ?
Önce, Aziz Nesin’i dinleyelim. Bakalım ünlü mizah yazarımız bu konuda ne diyor ? Ona göre bu “Büyük Grev”in nedeni nedir ?
Vatan gazetesinde yayımlanan “BÜYÜK GREV” yazısında Aziz Nesin, özetle ; grevin nedeniyle ilgili olarak şöyle diyor :
“Büyük işadamının, işyeri sayısı gün geçtikçe arttı. Fabrikaları gün günden çoğaldı. Büyük işadamı işçileri çok çalıştırmanın ve onlardan en fazla üretimi almanın yollarını da buldu. İşçiler durmadan üretti, halk durmadan işçilerin ürettiklerini tüketti. Onlar üretti, halk tüketti. İş geliştikçe gelişti. Üretim arttıkça arttı. Lakin, bigün üretim öyle bir noktaya ulaştı ki, halk üretileni tüketemez oldu. Halkın tüketemediği mallar da biriktikçe birikti. O kadar ki, ‘depolar-mepolar, ambarlar-mambarlar, ardiyeler-mardiyeler’ tüketilmeyen mallarla dolup taştı. Oysa üretilen tüketilmeliydi. Bu üretimin bir yasası vardı. Üretim gittikçe büyümek zorundaydı. ‘Üretim durdurulamazdı.’ Durmak batmak demekti.”
Buraya kadar, özetlenen bu bölümde ne diyor Aziz Nesin ? Böylece “fazla üretim” meydana geldi diyor. Hem de, “depolar-mepolar, ambarlar-mambarlar, ardiyeler-mardiyeler” dolup taşacak kadar bir “fazla üretim” meydana geldi diyor.
“Fazla üretim” kapitalist üretimin gerçekten bir açmazıdır. Doğrudur. Üretilenin tüketilmesi gerekir. Aziz Nesin bu bölümde, teorik olarak ve genel olarak kapitalizmin bu açmazını, çelişkisini anlatıyor. Bugün, kapitalist dünyanın böyle bir çelişkisi söz konusudur. İnsanın gerekli ihtiyaçları ile ilgili olmasa bile, ileri kapitalist ülkelerde, örneğin, savaş sanayi üretiminde böyle bir “fazla üretim” vardır. Rüşvetle uçak satışı bununla ilgilidir. Savaş kışkırtıcılığı bunun için yapılmaktadır. Savaşlar bunun için, pazar yaratmak için çıkarılmaktadır. Silahlanma yarışı bu yüzdendir.
Belirtildiği gibi bu durum, kapitalist üretim için genel olarak, teorik olarak doğrudur.
Acaba bu durum Aziz Nesin’in “Büyük Grev” yazısında belirtildiği büyük işadamı, yani Vehbi Koç’un elinde bulundurduğu üretim alanında da var mıdır ? Gerçekten Vehbi Koç’un elinde böyle büyük stoklar, “üretim fazlası” birikmiş midir ? Sanmıyoruz... Sanmıyoruz değil, yoktur diyoruz. Bir defa otomobil sanayinde yok böyle bir durum. Bugünden 1978’in arabaları satılıyor. Koç’un fabrikalarında, bir araba almak için önceden para yatırıp, aylarca sıra bekleniyor. Araba alma sırası gelen 10 bin, 20 bin lira fark alarak sırasını başkasına devrediyor. Buzdolabı üretimindeki durum da aynı. Orada da üretilen tüketiliyor. Grev sırasında Koç, buzdolabı üreten başka bir firmaya başvurup “ürettiğiniz buzdolaplarının bir kısmına bizim markamızı vuralım” demiştir. Televizyon üretiminde de durum bundan farklı değildir. Başka alanlarda da durum böyledir.
Pekiyi ne yapmak istiyor Aziz Nesin ?
Nesin’in yaptığı açıktır. Aziz Nesin, teorik bir doğrudan – belki de yöneticiler arasında kızdığı birisi de vardır – bunlardan kalkıp açıkça MADEN-İŞ’e saldırıyor. Onun üyelerine, işçilere saldırıyor. Öyle saldırıyor ki ;
Sanki, Türkiye İşçi Sınıfı, Uluslararası Tekelci Sermayenin politik saldırısıyla karşı karşıya değilmiş gibi.
Sanki, IMF, MC ücretleri dondurmak için karar almamışlar, bunu gerçekleştirmek için ellerinden geleni yapmıyorlarmış gibi.
Sanki, ulusal ve uluslararası bütün sömürücü, gerici güçler, DİSK’i ve onun en savaşkan örgütü MADEN-İŞ’i ortadan kaldırmak için tüm güçleriyle saldırmıyorlarmış gibi. MESS, TİSK, MİSK hiç ortada yokmuş gibi.
Aziz Nesin, “Büyük Grev” yazısıyla “İşçilerine kimisi fabrika yönetmenlerine başvurup çalışmak istediler. Kimisi de sendikadan ayrıldı. Eskiden tam karşıtı oldukları sendikalara girenler de oldu” diyerek grev kırıcılığı yapmaktadır. MADEN-İŞ’i dağıtmaya çalışmaktadır. İşçileri gerici sendikalara geçmeye teşvik etmektedir ?.
Aziz Nesin, “Büyük Grev” yazısıyla ; “Büyük işadamı stoklarını eritmek için grev istiyordu. Maden-İş büyük işadamı ile anlaştı, greve çıktı” demeye çalışarak, diyerek işçileri Maden-İş’e karşı çıkartmaya, işçi-sendika kavgası yaratmaya çalışmaktadır.
Aziz Nesin, “Büyük Grev” yazısıyla ; “Bu denli işveren seven işçi dünyanın başka hiçbir yerinde bulunmaz” diyerek, en kötü koşullar altında savaşım veren işçilere hakaret etmektedir.
Aziz Nesin, “Büyük Grev” yazısıyla, “Bağış verin işçilere, bağış verin... zavallı işçilerim” diyerek işçileri aşağılamaktadır. Onları küçük düşürmeye çalışmaktadır.
Severdi Aziz Nesin’i işçiler. Grev yerlerinde, evlerinde kitapları vardı Aziz Nesin’in. Okurlardı Aziz Nesin’i işçiler... Yazdıklarına gülerler ve düşünürlerdi. Şimdi yine gülecekler, ama bu kez düşünmeden acıyarak...
Yanıtım
Bay Süleyman Üstün, Maden-İş’in MESS’e karşı grevinde, fabrikalarda artı üretim olmadığını, tersine (araba, buzdolabı, televizyon) gibi mal sıkıntısı bile olduğunu söylüyor. Oysa “Büyük Grev” öyküsünde ben, bu grevin işverenin çıkarına uygun düşme nedeni olarak, artı üretimi göstermiştim. Bay Süleyman Üstün, bundan, benim yanlış neden gösterdiğimi, neden yanlış olunca da, zorunlu olarak sonucun da yanlış olacağı sonucunu çıkarıyor.
Herşeyden önce Bay Üstün, “Büyük Grev” öyküsünde neyi anlattığımı anlayamamıştır. Bu öyküde, yalnızca son Maden-İş grevini anlattığımı sanıyor. Kaç kez yazdım, öyle değil. Bu, son Maden-İş grevini de içine alan, daha çok işverenin çıkarına uygun düşen bütün grevleri anlatan bir öyküdür. Ve bu öyküde, bir grevin işçiden çok işverenin çıkarına yarama nedeni olarak artı üretimi gösterdim. Ama diyelim ki, bu son Maden-İş grevini anlatmış olsaydım, esasta ne değişirdi ? Bu kez de, bu grevin işçiden çok işverenin çıkarlarına uygun gelişinin nedenleri olarak şunları sıralayacaktım :
1– Hammadde yokluğu ve sıkıntısı.
2– Döviz dar boğazı, dış kredi kaynaklarının sınırlanması.
3– Enerji kısıntısı.
4– Vee, yine artı üretim.
Maden-İş’in son grevinin, işçiden çok işverenin çıkarına uygun gelişinin başlıca nedenleri işte bunlardır.
Fabrikaların mal üretmek için hammadde bulamayışları, hammadde ithal edilmemesi, (özellikle montaj endüstrisi için), üstelik belli ve belirsiz zamanlarda enerji kısıntısı, fabrikaları çalışamaz, yada kapasitesinde çalışamaz duruma düşürmüştü. Çalışamayan yada kapasitesinde çalışamayan fabrikaların mallarında (araba, buzdolabı gibi) elbet talep, arzdan çoktu. Son biriki yıldanberi işverenlerin, özellikle de sanayicilerin, daha çok CHP yanlısı görünmeleri, CHP- AP koalisyonu istemelerinin nedeni, bu ortak iktidarın, sıkıntılarına umar, sorunlarına çözüm getireceği umuduydu. Çalışamayan yada kapasitesinde çalışamayan fabrikalarda işçinin greve gitmesi, işçinin mi, işverenin mi daha çok işine yarar ? Yani ben öykümde, herhangibir grevin, işçiden çok işverenin çıkarına uygun gelmesinin nedeni olarak, artı üretimi değil de, hammadde yokluğunu, ithal zorluğunu, dövizsizliği, enerji kısıntısını göstermiş olsaydım, esasta (yani, bu grevin işçiden çok işverenin çıkarına uygun geldiğinde) ne değişirdi ? Kaldı ki, yine bu son MESS’e karşı Maden-İş grevinde, artı üretim de, bu grevin daha çok işverenin çıkarına uygun gelme nedenlerinden biridir. İşçileri grevde olan fabrikalar arasında, artı üretimi olan (parça, kimi çelik eşya, bisiklet, tel çivi, kimi döküm eşyası, ısı eşyası gibi) fabrikalar da vardı. Üstelik artı üretim, yalnızca fabrikada toplanmış değil, her basamaktaki satıcılarda da toplanmış bulunuyordu.
“Büyük Grev” adlı masal-öykümde, benim ille de son grevi yazmış olduğum üsteleniyorsa, o zaman – kendilerine göre – nedeni yanlış değil, eksik göstermişim demektir.
Düşündüm : Gerçekten de, söz konusu masal-öykümde, grevin işçiden çok işverenin işine yaramış olmasının nedeni olarak, yalnızca artı üretimi değil, hammadde yokluğu, ithal zorluğu, döviz dar boğazı, enerji kısıntısı gibi başka nedenleri de eklemiş olsaydım çok daha iyi olurdu. Bana bunu da anımsatmış oldular.
“Büyük Grev” adlı masal-öyküm, bütün bu tartışmalar yüzünden, artık bir belge niteliği kazanmış olduğundan, bu öyküyü kitabımın bu basımına ilk yazdığım biçimiyle, hiç değiştirmeden aldım. Ama kitabımın bundan sonraki basımlarında, herhangibir grevin işçiden çok işverenin çıkarına uygun gelmesinin nedenleri olarak, artı üretimden başka, hammadde yokluğunu, ithal zorunluğunu, döviz sıkıntısını, enerji kısıntısını da ekleyeceğim.
Bu öyküyü, Bay Süleyman Üstün ve öbürleri, yalnızca son grevi anlatan bir öykü olarak anlamışlarsa, bana bu denli sövüp sayacaklarına şöyle bir eleştiri getirebilirlerdi :
“Grevin daha çok işverenin çıkarına uygun gelmesi nedeni olarak yalnızca artı üretimi göstermişsin. Oysa hammadde yokluğu ithal zorluğu, döviz sıkıntısı, enerji sıkıntısı gibi daha biçok nedenler de, bu grevin daha çok işverenin işine yaramasına etken olmuştur. Bu bakımdan eksik yazmışsın, az bile yazmışsın !”
Bay Süleyman Üstün ! Bir öykü yayımladım diye, Politika gazetesinde bana bunca saldırı yapıldı. Beni de ister istemez, bu saldırılara yanıt vermek zorunda bıraktınız. Şimdi, soğukkanlılıkla uzun uzun düşününüz : Sonuçta zararlı çıkan kim oldu ? Ben mi, siz mi, yoksa tuttuğunuz takım mı ?
17 Aralık 1977 tarihli Politika gazetesinde Aydın Engin şunları yazdı : (......)
Önceki gün “kuyruğunu işçi sınıfı çiğnemiş aslanlar”dan söz etmiştik bu köşede. Bugün bazı “hacı”lardan söz edeceğiz. Koltuk altında “haç” saklayan hacılardan söz edeceğiz, çünkü koltuk altlarına kadar uzanan maskelerini sıyırdılar. “Sınıfdaş”larıyla buluştular.
Bu köşeye aktardığımız kupürlere dikkatle bakın.
Biri Aziz Nesin’den. Ona artık lafımız yok. Bir Arçelik işçisi geçtiğimiz gün Politika’nın altıncı sayfasında ona işçi sınıfı adına sordu önce : “Aziz sen Nesin ?” dedi. Sonra da cevabını verdi. Bize artık söz düşmez.
Sönmezsoy, Tercüman’ın işçi konularına ayrılan bölümünün yazarı. Ayrıca o sayfanın düzenlenmesinin de başlıca sorumlusu.
İyi gazeteci. Yani tekelci sermayenin çıkarını savunan gazeteci olarak istihbarat ağını iyi kurmuş, bal alacağı çiçekleri iyi bellemiş. DİSK’in içinden kendisine “istihbarat” kaydıracak ajanlar bulmuş. Eh, istihbaratı aldıktan sonra da onu çarpıtmak, tekellerin çıkarına uygun bölümlerini abartıp, uygun olmayan bölümlerini törpüleyip gazeteciliğini sürdürmek kolay...
Sönmezsoy’dan aldığımız kupürde aynen şöyle yazıyor :
“MESS grevleri ile ilgili olarak bizim pekçok yazımızda vurguladığımız hususları, 5 Aralık tarihli Vatan gazetesinde mizah yazarı Aziz Nesin hikâyeleştirmiştir. Bu hikâyesinden dolayı şımartılmış TKP’li sendika liderleri, bu solcu yazara hücumda yarış halinde olup, kendisi için “ölümlerden ölüm beğen” demektedirler... Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar sözünü bir defa daha teyit eden bu gelişmeye işaret etmekle yetinelim...”
İyi mi ? Adam keyfini çıkarıyor ve “İşaret etmekle” yetiniyor. Biz de yetinelim bari. Sınıf savaşımında Nesin - Küçük - Sülker - Sönmezsoy gibi yazarların tuttuğu safın böylesine ayan beyan olması ile yetinelim ve “Allah muhabbetlerini artırsın” diyelim.
Gerisi... Gerisini işçi sınıfı düşünür artık. Buna kimsenin kuşkusu olmasın.
Aydın Engin’in yazısından bu bölümü aktarmakla yetiniyor, onun bu yazısını yanıt vermeye değer bulmuyorum. Ben de onun gibi “Gerisini işçi sınıfı düşünür artık...” diyorum. Ve ekliyorum : Yalnız düşünmekle yetinmez işçi sınıfı, gün gelir hesap da sorar : “Benim örgütüm için verdiğim ödentilerimden toplanan paraları, kimler, nerelerde, nasıl harcadı ?” diye...
Aziz Nesin
19 Aralık 1977 tarihli Yankı dergisinde şu yazı yayımlandı :
Suçlanan Öykü
Türkiye’de Aziz Nesin adını bilmeyen yok. Mantığa aykırı düşen herhangibir olayla karşılaşan herkesin kullandığı bir deyiş var :
“Tam Aziz Nesin’lik”.
Gülmece yazarı Aziz Nesin 63 yaşında. Yaşı kadar kitabı var. Kitaplarının Türkiye’deki basım sayısının iki milyonu bulduğu kestirimleniyor. 19 dış ülkede yayımlanan eserlerinin basım sayısı bu sayıya dahil değil. Öyküleri 24 dile çevrildi. Dış ülkelerde düzenlenen gülmece öyküsü yarışmalarında birincilik ödülleri kazandı. İki kez ALTIN PALMİYE, bir kez ALTIN KİRPİ, bir kez KROKODİL ödülünü alan Aziz Nesin oyun da yazıyor. 1968’de Üç Karagöz Oyunu’yla Karacan Armağanı Birincilik Ödülü’nü, 1969 yılında da Çiçu adlı oyunuyla Türk Dil Kurumu Ödülü’nü kazandı.
Bir eleştirmen Aziz Nesin için şöyle diyor : “Bu doğurgan kalem, toplumun bütün güçleriyle saldırısına uğradığı halde bütün yaşam sınavlarından yüz akıyla çıkıp hep kendini aşarak – zorla – okura giden kapıları açar.” Aziz Nesin geçtiğimiz hafta içerisinde Vatan gazetesinde yayımlanan bir öyküsünden ötürü bir kez daha sözlü saldırılara uğradı.
Nesin yeni öykülerini Vatan gazetesinde yayımlıyor. 3 Aralık 1977 günlü Vatan gazetesinde “Büyük Grev” başlıklı bir öyküsü yayımlandı. Gazetenin genç karikatüristlerinden Haslet Soyuöz’ün çizgileri öyküyü okumadan önce okuyucunun ilgisini çekiyordu. Haslet karenin bir köşesine elinde “Yaşasın Grev” yazılı pankart bulunan Vehbi Koç’u, bir köşesine de elinde “Yarasın Grev” yazılı bir pankart taşıyan Kemal Türkler’i çizmişti. İkisinin arasında ise, grevdeki işçiler gözüküyordu.
Aziz Nesin öyküsünde, adını açıklamıyordu ama MESS Grevini anlatıyordu. Grevin işverenin işine yaradığını, Sendikanın oyuna geldiğini vurguluyordu. Öykünün sonunda işadamı toplu sözleşmeye oturulmasını istiyor, henüz stokların tamamen erimediği gerekçesiyle karşı çıkan uzmanlarına :
“Stokların erimesini beklersek, sendika daha önce eriyip gidecek. Böyle bir sendikayı ben sonra nerede bulurum ? Her artı üretim çoğaldığında bana gerekli bu sendika...” diyordu.
Öyküsünü şöyle bitiriyordu, yazar :
“İşveren, artı üretim olunca ne yapacağının dersini almıştı bu olaydan. Ya sendika ! O ders almamış, ama utku kazanmıştı.”
Aziz Nesin’in “Büyük Grev” adlı öyküsü geniş yankılar uyandırdı. Çok kimse, yazarın ustalık dönemini belgeleyen bir ürün olarak niteledi “Büyük Grev”i. Ama, özellikle Kemal Türkler’in sahibi gözüktüğü Politika gazetesinde Aziz Nesin’e karşı suçlamalara girişen bazı genç şair ve yazarların Nesin’i kınayan yazılı açıklamalarına yer verildi. Ayrıca, gazetenin köşe yazarlarından biri “Aziz Nesin’in Trajik Sonu” başlığıyla yayımlanan fıkrasında, yazarın bir gazete sayfası boyunca Maden-İş Sendikasına, onun yöneticilerine, grevdeki işçilere sövdüğünü öne sürüp “Değerli bir yazarın kendi eliyle, salt burjuvazi tarafından ödüllendirilmek için böyle kendi ipini çekmesi çok üzücüdür” diye yazdı.
Yankı suçlamalar üzerine Aziz Nesin’le konuştu. Nesin’in Yankı’nın sorularına verdiği yanıtları bu sayımızda bulacaksınız. Nesin, öyküsünün işçi sınıfına karşı değil, tam aksine, işvereni eleştirmek amacıyla yazıldığını vurguladı.
Yankı’ya Verilen Yanıt :
Aziz Nesin’in Yanıtları
Telefonda sorduğumuz sorular aşağı yukarı şunlardır :
1– “Büyük Grev” öykünüzde anlatmak istediğiniz neydi ?
2– Maden-İş hakkında ne düşünüyorsunuz ?
3– Bu grev kimin yararına olmuştur ?
4– Size yapılan suçlamalar üzerine ne düşünüyorsunuz ?
İşte Yanıtlarım :
Bir öykü yazılıp yayımlandıktan sonra, ayrıca o öykünün açıklanması, öyküde ne denilmek istendiğinin anlatılması gerekmez ; gerekirse o öykü eksik ve kötü yazılmış demektir.
Vatan gazetesinde yayımlanan “Büyük Grev” başlıklı öykümde genellikle bütün öykülerimde olduğu gibi, ne denilmek istendiği açık-seçik anlaşılmaktadır. Anlatılmak istenen herşey anlatılmış ve ortadadır. Yani öyküm yanlış anlaşıldı filan diyecek değilim. Hiçkimse de yanlış anlamış değildir. Yalnız, işlerine ve çıkarlarına öyle geldiği için, öyküyü yanlış anlatmak isteyenler vardır.
Dahası, ben öykülerimi, kimileyin sanatımın da aleyhine olarak, ama bilinçle, gereğinden de çok açık ve açıklamalı yazarım ki, her sınıftan, her sınıfın her kesiminden, her katmandan insanı, aydınları olduğu denli, az okur-yazarları da etkilesin. “Büyük Grev” de, masal biçiminde yazılmış böyle açık seçik bir öyküdür. Ama bu öykü dolayısıyla bana çatanlar, saldıranlar – daha doğrusu bana saldıranları saldırtanlar – bam tellerine basılmış olduğu için, öyküde anlatılanları tam tersine çevirmişlerdir. Oysa, öyküdeki yerginin hedefi kendileridir. Onların, işçilerin sırtından sağladıkları çıkarları ve politik tutkuları ve doyumsuz açlıkları uğruna, başında bulundukları işçi örgütlerini nasıl yanlışa sürükledikleri anlatılmıştır ; anlatılmakla da yetinilmemiş, eleştirilmiş ve yerilmiştir. Hedef kendileri olduğu halde, onlar şaşırtmaca için hedefi değiştirmek, işçi okurlarımızı bikez daha yanıltmak çabasına girişmişlerdir. Onların hedef şaşırtmacalarına göre, “Büyük Grev” öyküsü işçi sınıfımıza karşıdır. Kendilerini tek başlarına bütün bir ulus sanan burjuva milletvekilleri gibi, kendilerini tek başlarına bir halk sanan demagoglar gibi, bunlar da kendilerini tek başlarına işçi sınıfı sanmaktadırlar. Onların bugün işçi sınıfıyla bağları, aralarından tam yirmi-yirmibeş yıl önce ayrıldıkları işçilerin sırtından yüksek aylıklar almakta olmalarıdır. Onların gözünde, 63 yaşındaki Aziz Nesin, bu öyküyü yazdıktan sonra birdenbire işçi sınıfı düşmanı oluvermiştir ? Hangi Aziz Nesin ? Onlardan kimileri daha doğmadan, kimileri beş vakit namaz kılarak göksel ihsanlar umarken, kimileri sağcıyken, tüm yaşamını işçi sınıfına adamış ve bunu her davranış ve eylemiyle ispatlamış ve ispatlamakta olan ve daha yaşadıkça da ispatlayacak olan Aziz Nesin... Benim işçi sınıfı savaşımına katılmam, hem kökenimin, hem anlayış ve inancımın zorunlu sonucu, hem de namus borcumdur. Buyüzden her belaya katlandım, ama hiçbir nimete kavuşmadım ve kavuşmayı da düşünmedim. Ya onlar ? Sorun kendilerine :
– İşçi sınıfına hizmet eder misiniz ?
İşte yanıtları :
– Maaş kaç ?
Bu öyküyü yazdım diye beni birdenbire işverenlerin sözcüsü göstermelerinin nedeni, ipliklerinin pazara çıkacağı, başında bulundukları işçi örgütünü yanlışlara sürüklediklerinin işçi sınıfınca anlaşılacağı ve çıkarlarından olacakları korkusudur. Bana gelince, bu dünyada var olan hiçbir kimseden, hiçbir örgütten, hiçbir kurumdan en küçük çıkar ummadım, ummuyorum da...
Gerçekten “Büyük Grev” öyküsünde, işçi örgütlerini yanlışlara sürükleyen işçi örgütü yönetmenleri denli işverenler de yerilmiştir, hatta işverenler çok daha ağır yerilmiştir. Amacım, işçilerimizin, kıyıcı işverenle, çıkarcı yöneticileri arasında nasıl amansızca sıkıştırıldığını göstermekti. Bunu açıklamak, işçimizi uyarmak, gerçeği ortaya koymak, benim baş görevimdir. Yazar olarak kırk yıldır hep bunu yaptım. Bu çıkarcı, aşırı tutkulu işçi örgütü yönetmenleri, edebiyatçıların hep işin kolayına kaçarak, yalnızca patronların hayınlıklarını, kıyıcılıklarını, alçaklıklarını, dalaverelerini yazmalarını isterler. Doğrusu bu yol, hem kolay, hem de bol alkış alan bir yoldur. Ama benim işim değil... Bikez ayıpları yüzlerine vuruldu diye, yeri göğü birbirine katmaya kalkıyorlar.
Sizden bişey öğrenmek istiyorum : Bütün yaşamınızda, bir öykü yüzünden bu denli gürültü patırtı koparıldığını, öykünün yazarına bu denli çatıldığını, saldırıldığını hiç gördünüz mü ? Böyle bir örnek daha anımsıyor musunuz ? Yalnız onların bu yaygaraları bile, öyküdeki anlatılanların doğruluğunu ve yerginin hedefini bulduğunu göstermeye yeter.
Politika gazetesinde bana salvo ateşine geçtiler. Neden ? Çünkü, suçluların telaşı içindedirler de ondan... Yazdığım bu öyküde onlar, suçüstünde yakalanmışlardır. Çığlıkları bundandır. Yoksa, bu denli yaygaranın, şamatanın başka anlamı olabilir mi ?
Söz uçar, ama yazı kalır. “Büyük Grev” öyküsü yazılmış, yayımlanmış, ortada duruyor. İşçi sınıfı aleyhine mi, lehine mi, yoksa işverenlerle kimi işçi yönetmenlerinin aleyhine mi ? Okuyan anlar bunu.
Saldırıların kesileceğini sanmıyorum. Şimdilik işçi sınıfı düşmanı, işveren sözcüsü ilan ettiler, onlarda çalacak kara daha çoktur. Ama başlarını sert yere çarptılar. Bu çığlıkları da, bu öyküyü yazmakla, tam zamanında ve yerinde bir görev yaptığımı, bu türlü öyküleri daha da çok yazmam gerektiğini ortaya koyuyor. Yazacağım da, işçilerimiz bu asalakları sırtlarından atana dek... Nedir işçimizin çilesi ! Biyandan sermaye sömürüsü, biyandan kurtarıcı diye sarıldıkları bu asalaklar...
Önemli bir noktayı açıklamak isterim. “Büyük Grev” öyküsü, somut olarak belli bir zamandaki, belli bir yerdeki belli bir olayı, belli kişileri anlatan bir öykü değildir. Ben, makale, röportaj, inceleme, gazete haberi yazmadım, öykü yazdım ; masal türünde bir öykü...
Yani, bu öyküde yapılan bir genellemedir. (Ne yazık ki, bunlara bir de edebiyat dersi vermemiz gerekiyor.) Yani onların göstermek istedikleri gibi, bu öyküde yalnızca, son grev anlatılmamıştır. Bu koşuldaki, bu nitelikteki bütün grevler anlatılmıştır. Daha önceleri de buna benzer grevler çıkarılmıştır.
Öykü, yalnız son grevi anlatmıyor, ama yapılan genelleme içinde, elbet son grev de vardır. Öyle sanıyorum ki, öykünün amacının sanki yalnızca bu son grevi anlatmakmış gibi gösterilme yanılgısı, gazetede öykünün başına konulan iki kişinin, bir büyük işverenle, bir büyük işçi örgütü yönetmeninin resimlerinin konulmasından ileri geliyor. Bu resimlerin yapılmasını ben söylemedim. Yapıldığından haberim de yoktu. Ben de o resimleri, herkes gibi, gazetede gördüm. Hoşuma da gitmedi. Bu duygumu, gazetenin genel yayın yönetmeni Alp Kuran’a da belirttim. Genç ressam Haslet’in resimlerini çok beğendiğimden, bu yetenekli genci incitmemek için, ben kendisine ayrıca bişey söylemek gereğini duymadım.
Bu sözlerimle, öykümde, resimleri olan o iki kişiyi anlatmak istemedim, demiyorum. Onları da anlattım. Ama anlattığım, yalnız onlar değildi.
Sanırım, sorularınıza toptan yanıt vermiş oluyorum. Bir de bana, Maden-İş Sendikası’na değin düşüncemi sormuşsunuz. Hiçbir işçi örgütünün yada demokratik örgütün karşısında değilim. Hepsinin yanındayım, hepsiyle birliğim. Maden-İş Sendikası, işçi sınıfı tarihine onurla geçecek eylemlerde bulunmuş ilerici, devrimci bir işçi örgütüdür. Ama yöneticilerinin hepsi için aynı olumlu sözleri söyleyemem.
Sakın bunları, destek almak için söylediğim sanılmasın.
Özetleyeyim : “Büyük Grev” öyküsünde anlatılan olay ve kişiler, bitek sendikanın bitek grevine, belli olan şu şu kişilere indirgenemez. Bu, kesinlikle yanlış olur.
Kendileri istediler, hatta beni zorladılar. Onlara elbet hak ettikleri yanıtı vereceğim. Ama bu sıra, önceden yapmaya söz verdiğim o denli çok işlerim ve ayrıca da bizim sendikamızın o denli çok işleri var ki, hem buyüzden, hem de bütün diyeceklerini desinler, içlerini iyice boşaltsınlar diye bekliyor, yanıtımı biraz geciktiriyorum.
Vatan, 19 Aralık 1977 20 Aralık 1977 günlü Politika gazetesinde aşağıdaki yazı yayımlandı :
“Bundan Sonra Yazacağın İlk Hikâyeye Biz İsim
Koyacağız Aziz Nesin”
Lütfü Kelleci (Tekstil İşçisi)
Sana acıyoruz Aziz... “Sen çıkmadın çıkardılar karşıma seni” diyordu, Nâzım haine... Çıkardılar seni karşımıza, iyi etmedin Aziz, iyi etmedin.
Oysa sen, bizim karşımıza çıkanların nakavt olduğunu, ebedi yerinin tarihin çöplüğü olduğunu bilirdin.
Yoksa uyku hapı mı içirdiler sana ? Büyü mü yaptılar ? Belki de tılsım. Söyle ne yaptılar, söyle ! Vakit henüz geç değil...
Sana acımak geliyor içimden, sayın Aziz, acımak... Dövesiye, öldüresiye acımak. Sonra dayanamayıp, bir müstahdem veya bir maden işçisi yapmak geliyor.
Ama, somut değil bunlar, somut değil. İdealizm yapıyoruz, senin kadar beceremiyorsam da tıpkı senin gibi...
Ama şimdi, yani aşağıya yazdıklarım, yani bunlar gerçek... İlk senin yani, Aziz Nesin’in eserleri ile başladım sanıyorum öğrenmeye, neyin ne olduğunu.
Yani gezegenimizi,
Yani insanlarımızı,
Yani kahrolasıca seni,
Yani Aziz Nesin’i...
İşte böyle Aziz Bey... İlk okuduğum “İt Kuyruğu...”
Bu isim çok güzel. Şu anda bana hikâyenin dışında başka şeyler de anımsatıyor. Dilim varmıyor sayın Aziz... Ama sen anlarsın ya... Kuyruklar çoğaldı. “İt Kuyruğu”, yani bu kuyruk, başka kuyruk Aziz Bey...
İşte bütün bunlar neden diye düşünüyorum ?.. Sana ne oluyor ?
– “Küfret onlara” mı dediler ?
– “Grev kırıcılığı yap” mı dediler ?
– “Yiğit sıra neferlerine söv” mü dediler ?
Söyle, vakit geç değil, neden bunlar ? Söyle sana ne verdiler ?
Bir aferine...
Bir sırtını okşamaya...
Bir acı kahveye... NE DERSİN ?
Ucuz bunlar, Sayın Aziz ucuz... Ve biz Sayın Aziz, yine okuyacağız “MERHUM AZİZ NESİN”in kitaplarını. Ve yine sahip çıkacağız o güzelim eserlere...
Ve sana diyoruz ki, yaz, yazmalısın da... Çünkü, imdat bekliyor senin gibilerden BATAN GEMİNİN KAPTANI. Ve bundan böyle ilk hikâyene başlığı biz koyalım :
“İHANETİ EZDİK, SIRA MESS’te”
Yanıtım
Bu işçi, ilk kez neyin ne olduğunu öğrenmeye benim kitaplarımı okuyarak başlamış. Yapıtlarımı okuyarak, neyin ne olduğunu anlayıp bugünkü sınıfsal savaşımda yerini alan yalnız bir işçi değil, bütün bir kuşaktır. Ve şimdi de, neyin ne olduğunu yapıtlarımı okuyarak anlayan bu işçi şöyle teşekkür ediyor : Beni, tarihin çöplüğüne gömerek... Bana, dövesiye, öldüresiye acıyarak... Beni bir müstahdem yada maden işçisi yaparak...
Hızını alamıyor, bana,
– Kahrolasıca ! diye bağırıyor.
Benim dileğim şudur : Bu ve bunun gibi işçilerin, yazılarımı okuyarak, neyin ne olduğunu anlamalarını sürdürmeleridir. “Büyük Grev” adlı masal-öykümü de, başta işçiler olmak üzere, bütün okurlarımın neyin ne olduğunu anlamaları için yazdım.
Acı olan şudur : “Büyük Grev” öyküme karşı Politika gazetesinde yazan iki işçi de, bu öyküyü kendi görüşlerine aykırı buldukları için, benim ne karşılığında, sermaye sınıfına kaç paraya satılarak, ne kadar para alarak bu öyküyü yazmış olduğumu düşünmeleridir. İlk akıllarına gelen şey, para almak ve satılmaktır.
1944 - 1946 yılları arasında, daha yazarlık kişiliğimin tanınmadığı o yıllarda da, Emniyet Birinci Şubesi’nin (siyasi şube) Parmaksız Hamdi’si, Komiser Rüştü’sü, daha sonraki yılda Sıkıyönetim Askerî mahkemesinin başkanı olan generali ve Birinci Şube Müdürü Ahmet Topal da bana aynı soruyu sorarlardı :
– Bu yazıları kaç para karşılığında yazıyorsun ? Paraları hangi yabancı kaynaktan alıyorsun ? Kime satıldın ?
Acı değil mi, otuziki yıl sonra aynı soruyu bana, otuz yıldanberi bilinçlenmeleri için çalıştığım işçi sınıfından olduğunu söyleyen iki kişi soruyor. Oysa benim, otuz şunca yıldanberi politik çizgimde hiçbir değişiklik olmadı.
Herhangibir insanın, elinde hiçbir kanıt, hiçbir belge yokken, bir yazarın parayla satılarak yazdığını düşünebilmesi için, kendisinin o durumda, söylediği o işi yapabileceğini gösterir.
Bu işçinin ağır sövgülerini okur okumaz, bir şaşılası duygusallığa kapılıp, birden, üç kez linç edilerek öldürülmekten kılpayı kurtuluşumu anımsadım : Beyaz Saray’da, Eminönü Halkevi’nde, Adana’da... Hele o Adana’daki beşbin kişinin iki günde üç kez saatlerce bağırdıktan sonra üstüme saldırışları, en öndeki saldırganların,
– Kelime-i şahadet getir ! diye bağırmaları.
Niçindi bütün bunlar ? Yine işçilerin kendi çıkarlarını daha iyi hesaplamaları, daha da bilinçlenmeleri için; “Büyük Grev” adlı bir öykü yazdım diye, iki işçinin bana “Kaça satıldın ? Kaç para aldın da bu öyküyü yazdın ?” diye sormaları için miydi ?
Hayır, yaptıklarımdan hiç pişman değilim. Bunca yaptıklarımı da yeter bulmuyorum. Daha alınacak çok yolumuz var.
Bütün bu uzun yanıtlarımdan, olayları da iyice irdeledikten sonra, bu iki işçimizin akıllarının başlarına gelmiş olmasını, kimin kim, neyin ne olduğunu öğrenmiş olmalarını dilerim.
20 Aralık 1977 tarihli Politika gazetesinde şu yazı yayımlandı :
İhanetin Belgeleri de Okunur...
Özlem Özgür
(.....)
İşçi sınıfının ekonomik, politik örgütlenmesiyle birlikte, sermaye sınıfının saldırıları da başladı. İşçi sınıfı hareketi geliştikçe, kapitalizmin mezar kazıcıları kapının eşiğine yaklaştıkça, bu saldırının boyutları hızla genişledi. Sermaye sınıfının, devlet güçleri kendi öz örgütleri ve ideologları ile yürüttüğü saldırılar yetmedi. Daha ince, daha kurnaz, saldırı yöntemleri geliştirildi. Herşeyde olduğu gibi, işçi sınıfı adına piyasaya sahte örgütler, sahte kişiler sürüldü... İşçi sınıfı hareketi içine ajan provokatörler sokuldu. İşçi sınıfı hareketine ucundan, kıyısından sokulmuş kimi zayıf unsurlar satın alındı... Kimi ahmaklara da, şu ya da bu biçimde, solculuk adına sermayenin değirmenine su taşıttırıldı... Ve daha niceleri...
(.............)
Bu örnekleri çoğaltmak olanaklı. Bu örnekler, sanırım yeterli. Türkiye Tarihi, hem bu tür sahtekârlıkların, hem de işçi sınıfına ihanetin örnekleriyle dolu. Son örnek, Aziz Nesin. Aziz Nesin’in geçtiğimiz günlerde Vatan gazetesinde yayınlanan “Büyük Grev” adlı öyküsü, tümüyle bir ihanet belgesi. Bu öykü, işçi sınıfına ihanetin, geniş anlamıyla da olsa yıllarca solculuk yapan birinin, işçi sınıfına ihanetinin bir belgesi olarak unutulmayacak. Bu konuda yeterince yazıldığı için, öykünün ya da ihanetin içeriğine girmeyeceğim...
Olayın asıl ilginç ve de sevindirici yanı, Aziz Nesin’in gerçek yüzünün ne olduğunun, “Büyük Grev” adlı öykü ile iyice su yüzüne çıkmasında. Aziz Nesin’in gerçek yüzünün ne olduğu, belli bir süreden beri biliniyordu. Ne var ki, bunu kitlelere göstermek için, zaman gerekti. Bu öykü, böyle bir zorunluluğu ortadan kaldırdı. Ve Aziz Nesin’in kimliği, gün ışığında açıklık kazandı.
Açıkçası, Aziz Nesin’in bu tavrı, hiç de şaşırtıcı değil. Peki, ya Yalçın Küçük’ün Yürüyüş dergisinde Aziz Nesin’in bu ihanet belgesini göklere çıkarışına ne demeli ? Bu da şaşırtıcı sayılmamalı. Yalçın Küçük’ün yazdıkları ve söyledikleri ortada. Yalçın Küçük’ün değişmeyen bir özelliği var. Her olaya, her harekete olduğu kadar, işçi sınıfı hareketine de orijinal bir gözle bakmak, tüm bunları salt biçim açısından değil, öz açısından da kendine özgü, orijinal bir yaklaşımla yorumlamak...
İnsan bir kez bu yola düştü mü, ister istemez Aziz Nesin örneğinde olduğu gibi, sık sık sermayenin değirmenine su taşımış olur. Evet, Sayın Yalçın Küçük, söylüyorsun ki, bu ihanet belgesi, yani Aziz Nesin’in “Büyük Grev” adlı öyküsü çok okunacak. Gerçektir. Çünkü, işçi sınıfına ihanetin belgeleri elbette çok okunur. Yalnız onlar okunmaz. Onlara sahip çıkan, onları göklere çıkaranların yazdıkları da çok okunur. Ama yalnızca bir ihanetin belgeleri olarak.
Yanıtım
Kim olduğunu bilmediğim Bay Özlem Özgür’ün, bağlı ve bağımlı olduğu takımı tutma coşkusundan gözü döndüğü, buyüzden ağzından çıkanı bilmeyecek denli ağır sözler söylediği ortada. Ancak kendi takımları yenilen stadyum yaratıkları böyle konuşurlar. Diyor ki :
“...... işçi sınıfı hareketine ucundan kıyısından sokulmuş kimi zayıf unsur satın alındı.”
Bu saldırganların hepsinde ortaklaşa bir nitelik görülüyor : Satın alınmak... Parayla satılmak... kendini satmak... İlk akıllarına gelen, para, çıkar, satılmak oluyor. Bunun, bir ruhsal nedeni olsa gerektir. Elde hiçbir belge, kanıt olmadan, düşüncesi kendisininkine uymayan insana ilkten “satılmış” demek, bunu diyenin kendisinin satılmaya hazır olduğundan başka bişey anlatmaz.
Diyor ki :
“Aziz Nesin’in gerçek yüzünün ne olduğu, belli bir süredenberi biliniyordu.”
Şunu öğrenmek istiyorum : Benim gerçek yüzüm, hangi belli bir süredenberi biliniyor ?
Bunu siz bilemezsiniz. Yanıtını ben vereyim : Daha önceleri de var ama, sonuncusu şudur : Sizin bağlı ve bağımlı olduğunuz takıma girmem için yapılan son yağlı öneriyi elimin tersiyle reddettiğimden ve başkanı bulunduğum Türkiye Yazarlar Sendikası’nı o takıma (sizin takıma) bağlamaya karşı geldiğimdenberi...
Hani o sizin “satın alındı” filan diye gevelediğiniz bişeyler var ya, şimdi daha açık söyleyeyim : Sizin takım tarafından satın alınamıyorum diyedir bana düşmanlıkları... Bütün bu açıklamalarımdan, yanıtlarımdan sonra bile, sizin takıma girmeyi ve sendikayı ellerine teslim etmeyi kabul etsem, takımınız beni alkışlar. Geçmişte bunun çok örneklerini gördük.
Örgütün kendisi başka, örgüte egemen olan yöneticiler başkadır diye bir yargı, toplumbilime aykırıdır. Yöneticileriyle örgüt, bir bütündür. Örgütün tabanı – varsa – bütünleşemediği yönetmenleri hemen değiştirir.
Herşey açık : Ben sizin takımın yöneticilerine karşıyım. Çünkü onlar, bireysel tutkularının kölesi olmuşlardır. Kendi bireysel tutkularının gerçekleşmesine, Türkiye işçi sınıfını ve Türkiye halkını basamak yapmak istiyorlar. Onların bu yoldaki davranışlarını ötedenberi eleştirdiğim için (sözlü olarak) bana düşmandırlar. Ama bu düşmanlarını, herzaman aralarına almaya hazırdırlar. Sizler şimdi, bilerek yada bilmeyerek, işte bu düşmanlığın aracı, birer canlı aygıtı oluyorsunuz.
Bütün içtenliğimle dileğim, olup bitenlerin içyüzünü, iş işten geçmeden anlamanızdır.
Nâzım Hikmet’in yaşamı, bütün ayrıntılarıyla, ama gerçeklikle yazılabilse, onda hepimiz için alınacak çok dersler bulunacaktır.
Size bir küçük anımı anlatayım. Nâzım, açlık grevindeyken, Paşakapısı Cezaevi’nden Cerrahpaşa Hastanesi’ne kaldırılmıştı. Ziyaretine gitmiştim. Odasında yalnızdık. Daha önce, Nâzım Hikmet’in yaptığı bir haksızlık, benim de patavatsız tepkimden doğmuş, ama beni çok üzen bir olay geçmişti. Nâzım’a hayranlığım o denli büyüktü ki – bugün de bu hayranlığım artmış, eksilmemiştir – o tatsız olayın anımsanmasını istemiyordum.
Hastane odasındaki o konuşmamızda Nâzım, o olaydan söz etmeden, ama dolaylı olarak o olaya değinerek şöyle demişti :
– Boşuna sinirlenip üzülüyorsun. Senin için çıkarılan söylentiler, hiç olmazsa memleketin içinde kalıyor. Benim hain olduğumu bildiren mektuplarını, bütün partilerin merkez komitelerine göndermişlerdi.
Ben kimdim ki... Elbet dedikoduları Türkiye içinde kalacaktı.
Bilmem ki size bişey anlatıyor mu bu sözler ?
Hepimiz çok düşünmeliyiz ve özellikle biz yazarlar, daha da çok düşünmeliyiz : Niçin Nâzım partisinden çıkarıldı ? Niçin sonradan baş tacı edildi ? Ve niçin sonra yine edilgenliğe itildi ?
Bugün bile hâlâ “Büyük şairdi ama...” deyip, Nâzım’ı haksız bulanlar vardır. Nâzım’ın önünde ders alacağı örnek yoktu. Ama bizim önümüzde bir örnek var : Nâzım Hikmet...
O takımın yönetmenlerinin yıllardanberi yaptıkları şudur : Bireysel tutkularının gerçekleşebilmesi uğrunda hiç acımasızca insanları, özellikle gençleri kullanmak.
İşçi sınıfımızın hedefine bir adım daha ilerlemesine bir basamak olur diye tüm yaşamımı önlerine serdim, yüreğimi ortaya koydum. Ve sizler bana, “işçi sınıfı düşmanı”, “sermaye sınıfına satılmış”, “uşak kalem” derken, ben elbet susamazdım. Vara, yalan ve iftiralarını bu denli alçak boyutlara vardırmasalardı da, beni de bu açıklamaları yapmak zorunda bırakmasalardı.
Elimden gelebilen, yazmak, konuşmak, anlatmaktır. Gerisi size kalmış. Ama karar, elbet işçi sınıfımızındır. Zamanın ve zaman içinde işçi sınıfımızın, halkımızın vereceği karar kabulüm.
20 Aralık 1977 tarihli Politika gazetesinde Aydın Engin şunları yazdı : (......)
İşçi sınıfı düşmanlığı kanıtlanmış, işçi sınıfına ihaneti belgelenmiş, sınıf ve kitle sendikacılığı yerine sınıf uzlaşmacılığını savunduğu defalarca ve defalarca gözlenmiş unsurları tecrit etmek ve sol sosyal demokrasiden bilimsel sosyalizme kadar açılan demokrasi güçleri yelpazesinde yer alan ilerici güçlerin DİSK yönetimine gelmesini sağlamak günümüzde demokrasi savaşımının en önemli sorunudur.
Kemal Sülkerlerin, Yalçın Küçüklerin, Refik Sönmezsoyların, Büyük Ülkü Derneği yayın organının, Aziz Nesinlerin “ortak” çabaları bu savaşımda demokrasi güçlerini zayıf düşürmek değil mi ? Son günlerdeki ağız birlikleri bu özlemlerin kanıtı değil mi ? Sülkerlerle, Nesinlerle, Küçüklerle, Tercüman’ın Sönmezsoy’unu, Büyük Ülkü Derneği’nin yayın organını aynı noktada buluşturan etken başka ne olabilir ?
Yanıtım
Bu demagojiye, değersizliğini herkesin kolayca anlayabileceğine inandığım için, yanıt vermek gereğini duymuyorum. Yalnızca, geleceğe bir belge olması için, bu yazı parçasını da kitabıma almakla yetiniyorum.
Yine Aydın Engin’in 2 Aralık 1977 tarihli Politika gazetesinde çıkan “Cadı Kazanı ve Odunlar” başlıklı, bir espri yaptığını sanarak “MİT’inden İT’ine kadar” diye aşağılamalarını sık sık yinelediği yazısını, kitabıma almak gereğini bile duymadım. Dileyen, tarihini andığım Politika gazetesinden bu sövgüyü de okuyabilir.
25 Aralık 1977 tarihli Vatan gazetesinde şu yazı yayımlandı :
Kim, Ne Adına ?
Seyyit Nezir
İşçi sınıfının savaşım deneyleri büyüyüp geliştikçe, tekellerin saldırı yöntemleri de inceliyor, daha karmaşık, seçilmesi güç kılıflara bürünüyor. Tekellere karşı işçi sınıfı öncülüğünde tüm emekçi sınıf ve katmanların demokratik-ekonomik savaşımı da, bu çetrefil saldırıların her biçimine karşı uyanık olmayı gereksinmekte. Bu savaşımı, – işçi sınıfı eyleminin hem sağ, hem sol kanatları –, genellikle dümdüz tırmanan yalın bir çizgi olarak değerlendirme yanlışına düşebiliyorlar. DGM’ye karşı direniş, 1 Mayıs eylemleri, MESS’i “ezen” Büyük Grev, ya küçümseniyor, dahası büsbütün karalanıyor ; ya da alabildiğine abartılarak, kitleleri aldatma, eylemi güç durumlara sokma pahasına, serüvenci kışkırtma ve yorumlara girişiliyor. Bu kördöğüşü, şimdilik en çok, işçi sınıfı öncülüğünü ve aydının işçileşmesini “uvriyerizm” sananlara yarıyor. Oysa işçi sınıfı sosyalistlerinin görevi, her eylem hazırlığında bütün verileri enine boyuna tartmak ve bir eylem yanlış biçimler, olumsuz eğilimlerle başlamış olsa bile, onu yönlendirmeye katılarak kazanımlarını büyütmektir. Şimdiye dek yaptıkları, yapmaya çalıştıkları da budur.
DİSK’e bağlı Maden-İş’in, 1977 genel seçimleri öncesinde başlattığı genel grev, başladığı ortamdan tutun da, getireceği kazanım ve sonuçlara varınca iyi ölçülmemiş bir eylemdir. Zamanlama yönünden sosyal demokrasiye yaranmayı, seçim sonrasında iktidar olmasına mutlak gözüyle bakılan CHP’yi güç durumda bırakmamayı da amaçladığı için, “ileri demokrasi”ye doğru, bir aşama olarak, bu iktidar sağlanamayınca, Büyük Grev, umulan kazanımların birçoğunu başaramadı. UDC serüveninde olduğu gibi, ülkemizdeki demokrasi güçlerini, sosyalist birliğe giden yolu, “her soydan ve boydan tutarsızlıklar, yanlışlar”la değerlendiren, DİSK yönetimine makyavelizmle yuvalanan sendikalist partizanlık, Büyük Grev’i sosyalistlerden, emekçilerden, demokratlardan tecrit etmeyi iyi başardı ama... Hemen, “şu kadar milyon ekonomik yardım” diyecekler ama, böyle bir kanıt, onların ekonomizmlerini bir daha açığa vurmaktan başka neye yarar ?
Bununla birlikte yedinci ayını yaşayan grevin, “işçi sınıfı için okul olma işlevi”ni belirli ölçülerde yerine getirdiği söylenmelidir. İşçi sınıfı sosyalistleri, grevden en geniş demokratik kazanımlarla çıkılması için elden geleni yapıyor. Ama bu dayanışma, “işçilere siyasal bilinç götürmenin ön aşamasındaki zorunluluk nedeniyle dışardan sağlanan bir destek olmayı aşmış sayılamaz. Grevin daha oldukça uzun bir süre süreceği güçlü bir olasılık olduğuna göre ; işçilerin nicel ve nitel kazanımlarının en çoğa ulaşması, helesi bir yenilgiye kesinlikle göz yumulmaması için, işçilere verilebilecek hiçbir şey esirgenmemelidir. Grevin önderleri ( !) bunun önüne geçmeye, bu dayanışmayı yasaklamaya, dahası saklamaya çalışsalar da !.. Çünkü bu grev, maden işçilerindeki özveriyi ve bu özverinin – gerekli siyasal bilinci edindiğinde – sınıf savaşımını yanlış mecralara akıtanları da altedeceğini, evet, bu gerçeği de gösteriyor.
Sınıf savaşımına ve sosyalizme ilişkin temel gerçekleri görmemekte üstün yetenekleri ( !) olanlar, DİSK içindeki yıkıcılıklarını TÖB- DER’e ve en son olarak Türkiye Yazarlar Sendikası’na bulaştırmak için yoğun çaba gösteriyorlar. TYS Genel Başkanı Aziz Nesin’e, “BÜYÜK GREV” öyküsü bahane edilerek sürdürülen saldırı, Büyük Grev’den parsa toplamak isteyenlerin, sanatsal eleştiriyi de kaldıramadıklarını kanıtladı. Daha önce, “Tüm Sanatçılar Birliği’nin örgütlenmesinde Maoculara ödün verme adına sanatla ilgisi bulunmayan onlarca derneğin üyeliğe alınmasını” kınama gerekçesiyle, TYS’ye küfürlerle veryansın edildiği unutulmadı. İşçi sınıfı yazarından geçtik, genel anlamda yazara yakışmayan tavırları, eleştiri adına kendilerine yaraştıranlara denecek şey olamazdı. Ne var ki, yaptıkları işlere dokunulmazlık verenler, dokunanı afaroz ediyorlar ve bu aforozla, onları eleştiren her kim olursa olsun, “dejenere” oluveriyor. Baylar, tarihi elbette insanlar yapar, ama, onu bilen insanlar ! Sayıyla kendinize gelin, tarih içindeki yerinize !
Nedir Aziz Nesin’i dejenere eden ? demeyin, grevci işçilere sövmüş ( !) ki, yenilir yutulur cinsten değil ! 3 Aralık 1977 günü VATAN gazetesinde, grevin, tekelci burjuvaziye, ardiyesinde birikmiş artı ürünü, pazara sürme olanağı kazandırdığını öne sürüyor Aziz Nesin, BÜYÜK GREV öyküsünde. Ülkemizde grev yasası, genel olarak bütün işverenlere bu olanağı tanıyor. Bu nedenle işverenin dört dörtlük bir açmazda yakalanması zaten olanaksız. Böyle diye, işçiler, zorunlu grevlerinden, “aman, işveren elindeki malı tüketir” diye cayacak değiller. Ne var ki, bu büyük direnişin süresi, zamanlanması yeterince düşünülmemiştir. Nesin, öncelikle bunu vurgulamak istemiştir. Öyküde işçilerle alay edilmesi de söz konusu olamaz. Yazar, işçilerdeki potansiyelin, sendikal olanakların, beceriksiz yöneticilerce nasıl çarçur edildiğini, gerçek gücünü bilmeksizin işçileri bir serüvene itişini öne alıyor. Ancak grevi yönetenlere daha bir çok noktada eleştiri yöneltme gereği varken, ayrıca eylemin getirdiği olumlulukları ve eylemin başarılması için sosyalistlerin, demokratların görevleri de önerilmek gerekirken, yazar, öyküsünde bu noktalara değinmiyor. Bu eksiklere eleştiri getirmek başka şey, bütün bir öyküyü ve dünyaca benimsenmiş bir yazarı bu öyküye dayanarak yadsımak başka şey ! Aslında bu yadsımanın özünde, uzun bir zamandır dört gözle fırsat kollama tutkusu var. Amaç, sosyalist ve demokrat yazarın ilerici kitle örgütü olan TYS’yi yıpratmak, bir İGD, bir İKD durumuna getirmek. Ne adına, kimin adına ? Gerçek dışı haberlerle kitlelere mal edilen, yada öyle oluşunun düşleriyle yüceltilen, şu “savaşkan ve utkan örgüt” adına ! UDC’nin tuzla buz oluşundan, büyük kitle eylemlerini yönetme yeteneksizliğinden ders alması gerekenler, hangi savaşkanlık, hangi utkanlıkla bunu hak görüyorlar ? Onların yanıtı, çiğnene çiğnene çürümüş sakıza döndürdükleri 56 yıllık gelenek ya, acaba TYS’nin yanıtı ne ?
“Bazı genç şair ve yazarların kınaması”na gelince... VATAN gazetesinin tirajını bir kalemde “üç haneli sayılara” indiren, oysa kendisi, bırakın işçi gazetesi olmayı, doğru dürüst demokrat gazete olmanın gereğini bile yerine getiremeyen, işçi sınıfının savaşım geleneğini ve günlük haberleri kuşa döndürerek basın görevi yaptığını sanan, işçilerin ödentilerini çarçur eden bu gazete, iftiharla sunduğu yazar ve şairlerden Büyük Grev için dişe dokunur birkaç şiir, birkaç öykü de sunsun iftiharla, ki dünya âlem hüner görsün, kıvanç duysun !
20 Aralık 1977 tarihli Politika gazetesinde şu yazı çıktı :
Eleştiriden İhanete
Oya Baydar
Eleştiri, her hareketin, özellikle işçi sınıfı hareketinin gelişmesi, ilerlemesi, doğru çizgisinden sapmaması için zorunlu ve gereklidir. Bir düşüncenin, bir çizginin, bir eylemin, bir örgütün, bir kararın eleştirisi, kuşkusuz önce o çizginin, o eylemi kotaranların, o örgütün, o kararı verenlerin ve uygulayanların işidir. Ancak, söz konusu olan işçi sınıfı hareketi, demokratik hareket olduğundan ; örgüte, karara, eyleme dışardan eleştiriler, öneriler gelmesi de doğaldır, kaçınılmazdır, zamanında yararlıdır da.
Ancak eleştiriden düşmanlığa, düşmanlıktan ihanete doğru giden ve zaman zaman oldukça karışık, oldukça dolambaçlı bir yol vardır. Bu yüzden de iyi niyetli olsa da biraz şaşkın, biraz ikircikli, işçi sınıfına güvenmeyen, kişisel hastalıklar taşıyanların, eleştiri derken düşmanlığa, düşmanlık derken de ihanete kadar gittikleri görülür bazen. Bazıları bu dolambaçlı yolda kendilerini kaybeder, yuvarlanır giderler.
Önce Maden-İş grevleri vesilesiyle, sonra da, DİSK Genel Kurulu’na kısa bir süre kala, eleştirinin düşmanlığa, düşmanlığın yer yer ihanete dönüşmesini yakından izleme imkânımız oldu. Sağ ve “sol” gazete sütunlarında, dergilerde, sıcak odaların içkili rehavetine gömülü sohbetlerde, yerli yersiz her yerde, DİSK konuşulmaya, DİSK yazılmaya başlandığında, eleştirinin sınırlarının nasıl bir anda düşmanlığa ve – burada da kalmayıp – ihanete dönüştüğünü açıkça gözledik. Maden-İş’in yiğit ve kararlı grevleri, onbinlerce işçinin
– öyle yansıtılmak istendiği gibi zorlanarak değil – geçen cuma günü Spor-Sergi Sarayı’ndaki o görkemli, heyecanlı, inançlı toplantıda gözlendiği gibi, ne kadar bilinçli, ne kadar kararlı olduklarını açıkça gösterirken, bazıları ve de o bazılarının yarısı kadar bile etmeyenler, “eleştiri” adı ve perdesi altında düşmanlığı giderek ihanete dönüştürmekte yarışa girdiler.
Maden-İş grevleri ve önümüzdeki DİSK Genel Kurulu, son derece açık ve net bir ayraç oldu işçi sınıfının dostlarını ve düşmanlarını ortaya koymak için. DİSK Genel Kurulu ve bu genel kurulun gelişmeleri ve sonucu da, aynı açıklıkta, aynı nitelikte bir başka ayraç olacak. “Sınıf sendikacılığı mı ; işçi sınıfına güven, işçi sınıfı çizgisini geliştirme mi ; yoksa sınıf uzlaşmacılığı mı, işçi sınıfını satma, işçi sınıfına ihanet mi ?” sorusunun cevabı verilecek kongrede. Daha doğrusu, her kişi, her yönetici, her delege, her kanat bu soruların cevabını, Türkiye işçi sınıfının gözleri önünde ve saklısı gizlisi olmadan verecek.
Önümüzdeki günlerde, hem DİSK çerçevesinde hem de Türkiye işçi sınıfı hareketi ve Türkiye demokrat hareketi çerçevesinde, bugüne kadar saklı kalan pekçok şey ve de en önemlisi kişilerin gerçek niteliği ; kimlerin işçi sınıfının gerçek dostu, kimlerin sahte ve paye kapıcı, kimlerin düşman, kimlerin dost, kimlerin kararlı, kimlerin inançlı oldukları çıkacak ortaya. Sınıf mücadelesi hızlanıp sınıflaşma derinleştikçe, eskiden saklanabilen yüzleri saklayabilmek mümkün olmayacak artık. DİSK Genel Kurulu’nda gelişmeler, tıpkı Maden-İş grevlerine tavır gibi, inanılmaz derecede açık bir ayraç olacak.
Şu yaşadığımız günlerde, ister DİSK içinde, yer alalım ; ister Türkiye işçi sınıfı hareketinin bir parçası olalım ; ister demokrat, ilerici aydın olalım ; tek tek kişilere, hepimize düşen görev, acı örneklerini gördüğümüz gibi, eleştiriden düşmanlığa, oradan da ihanet çizgisine yuvarlanmamaktır ; yuvarlanmakta olanları ikaz edebilmek, çekip çıkarabilmektir. Yargıç, işçi sınıfıdır ve affetmeyecektir ihaneti.
Oya Baydar’a Mektup
Oya Baydar’ın bu yazısına bir okurun verdiği yanıt Vatan gazetesinde çıktığı için, bu yanıtı kitabıma alıyor, ayrıca yanıtlamak gereğini duymuyorum.
Aziz Nesin’in gazetemizde yayınlanan “Büyük Grev” öyküsünün yankıları hâlâ sürüyor. Bir çok yerde hâlâ bu öykü üzerinde konuşuluyor, tartışılıyor. Bu arada bir gazetede bu öykü nedeniyle Aziz Nesin’e yöneltilen çirkin ve haksız yazılar, gerçekleri çarpıtıp saptırmak isteyen yayınlar karşısında, bizzat Politika gazetesi okurlarından, DİSK tabanındaki işçilerden ve çıkarsız gerçek devrimcilerden tepkiler geliyor.
Bir Politika okuru tarafından, Politika yazarı Oya Baydar’a gönderilen bir mektubun örneğini aşağıda sunuyoruz :
20 Aralık 1977 günü Politika gazetesinde yayınlanan yorum başlıklı yazınızda “ELEŞTİRİDEN İHANETE” diye başlayarak bir yazarın DİSK içindeki gelişmeler ve son büyük grevler hakkındaki değerlendirmelerini konu ederek sıralıyordunuz.
Yazmış olduğunuz bu yazının tek yönlü ve meselelerin asıl özünü gizleyerek kaleme alındığı gözden kaçmıyordu. On yılı aşkın bir zamandan beri Türkiye’de çalışan işçilerin belli bir kesimini bünyesinde toplayan DİSK’in bu düzeye nasıl ve hangi şartlarla geldiğini, bugün ise neden bu duruma düşüldüğünün sebeplerine hiç de değinmeden “alabildiğine tek yönlü ve tarafgir davranarak” birtakım kişilerin saltanatlarının devamını sağlamaya yönelik bir girişim içinde olduğunuz gözlerden kaçmıyor.
Günümüz Türkiye’sinde İşçi Sınıfının Devrimci Sınıf sendikacılığı ilkelerinin alabildiğine tahrip edildiği gerçeği apaçık görülürken, namuslu kalemlerin bu gerçekleri derinlemesine vurgulayıp ve gözler önüne sermeleri gereğine son derece ihtiyaç varken, sizin hiç de devrimci dürüstlüğe yakışmayacak bir biçimde meselelerin özünü tahrip etmeye yönelik eğilimleriniz İşçi Sınıfı için ihanet belgesi olmuyor mu ?
Yıllardan beri açlık, işkence, ölümümüz pahasına bu duruma getirdiğimiz DİSK’te yuvalanmış bazı gangster şebekelerinin ellerinden kurtarma çabalarımız sürerken, bu ihanetçilere yardımcı olan birtakım yazar bozuntularının ihanetlerini de unutacak değiliz. DİSK ve DİSK’e bağlı bazı sendikaların üst yönetim kesimlerinin nasıl bir icraat içinde olduklarını ve tabanın söz hakkını nasıl ve hangi yöntemlerle yok ettiklerini, bu yapılanları da devrimcilik adı altında yaptıklarını en sıradan bir işçi dahi bugün anlamıştır.
Türkiye işçi sınıfımızın devrimcilik adı altında paramparça edildiği ve Türkiye gençlik hareketinin buna bağlı olarak işçi sınıfı hareketinden koparılarak, dışlanıp parçalara bölündüğünü ve devrimci hareketin burjuvaziye yem edilme noktasına getirildiğini görüp bilmeyen kalmamıştır.
Ülkemizde her gün yurtseverler kahpece öldürülüyor. İşçilerimiz her gün sermayedarlarla gırtlak gırtlağa boğuşuyor ve devrimci özlemleri her gün biraz daha gaspedilirken “menfaat şebekesi birtakım devrimci müsvetteleri” sanki bu yetmiyormuş gibi bizleri kendi çıkarları uğruna parçalayıp yönetme çabalarını sürdürüyorlar. Tabanın doğru ve devrimci gelişimi farkedilince sendikalar içinde sendikalar oluşturup, devrimci meslek örgütleri karşısında sahte meslek örgütleri çıkararak ve devrimci gençlik örgütleri karşısına sahte gençlik örgütleri oluşturarak saltanatlarının devamını sağlamaya çalışıyorlar.
Diğer yandan bu örgütler içinde var olan gerçek sosyalistleri tıpkı işveren yöntemleriyle işten atıyor ve attırıyorlar.
İşte bu gerçekler gözler önünde serili iken devrimci yazarların asıl üzerinde duracakları konu bu olmalı ve bu girişimleri sürdüren devrimci eskilerinin gerçek yüzleri gözler önüne sergilenmelidir.
Ya siz, ya sizin gibileri...
Ya biz, ya bizim gibileri...
Ne yapacağınızı - ne yapacağımızı çok iyi biliyoruz.
Ganim Gülebi, Hatay
Ocak 1978 tarihli Güney dergisinin ilk sayısında şu yazı çıktı :
Aziz Nesin’in “Büyük Grev”i
Geçtiğimiz ayın en çok tartışma yaratan sanat olaylarından biri Aziz Nesin’in 3 Aralık tarihli VATAN gazetesinde yayınlanan “Büyük Grev” öyküsü oldu. Ad belirtilmeden, geçtiğimiz yılın Haziran ayından beri devam eden MESS grevinin konu alındığı öyküsünden ötürü Nesin, Politika gazetesi yazarları tarafından salvo atışına tutuldu. “İşçi sınıfına düşmanlığı” ilan edildi. Bu gelişmenin nedeni, yazarın öyküsünün son bölümünde yine dolaylı biçimde Maden-İş yöneticilerini suçlaması. Aziz Nesin’e göre adı geçen sendikacılar, MESS grevini başlatmakla üretimin durmasından yarar uman işverenlerin amaçlarına alet olmuş ve kendi çıkarları ve politik ihtirasları uğruna grevdeki maden işçilerini büyük bir sefalete sürüklemişlerdir.
Öykünün yayınlanması ile birlikte suçlamaya hedef olan Maden- İş yönetiminin sahibi bulunduğu Politika gazetesinde “Aziz Nesin ?”, “Aziz sen nesin ?” başlıklarını taşıyan ve Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanını işçi sınıfına düşmanlıkla suçlayan bir dizi makale yayınlandı. Bu arada aynı gazetede, bazı ozanların ünlü mizah yazarına aynı biçimde çatan bir açıklaması yer aldı. Bazıları ise öyküyü “büyük bir ekonomi politik” dersi olarak niteledi.
Kendisine yöneltilen suçlamaları haftalık Yankı dergisinde yanıtlayan Aziz Nesin “Amacım işçilerimizin kıyıcı işverenle çıkarcı yöneticileri arasında nasıl amansızca sıkıştırıldığını göstermekti. Bunu açıklamak, işçimizi uyarmak, gerçeği ortaya koymak benim baş görevimdir.” dedi. Yankı dergisindeki yanıtının son bölümünde ise Aziz Nesin kendisini işçi düşmanı ilan edenlere hak ettikleri yanıtı daha sonra vereceğini, bunun için karşı tarafın bütün diyeceklerini demesini, içlerini iyice boşaltmalarını beklediğini söylemektedir. Ünlü yazarı yakından tanıyanlar kendisinin Maden-İş’in üst kademe yöneticilerine ve günlük yayın organına karşı tutumunu daha da sertleştirebileceğini iddia etmektedirler.
22 Ocak 1978 tarihli Politika gazetesinde şu yazı yayımlandı :
Gerçeği Söylemek
Ali Taygun
Sanatçının görevi gerçeği söylemektir herzaman. Bütün dünyaya karşı bir başına kalsa da gerçeği söylemekte direnmektir. Gerçeği söylemek için gerçeği görmek, gerçeği görebilmek için dünyaya, olaylara “kuşku” ile bakmasını öğrenmek, sanatçının görevidir. Değil yalnız gördüğüne inanmak, gözlerine bile inanmamalıdır kimi zaman.
Ve bir öykü yayınlandı geçenlerde. Gerçekleri göstermekle ; hayatın gerçekliği ile insanları uyuşturmak için kullanılan bu düzenin ahlak, namus, adalet gibi kurumları arasındaki çelişkiye işaret etmekle ün salmış bir mizah ustasının bir öyküsü. Önemli bir gerçeğe işaret ediyor olmalıydı bu öykü.
Kuşku–suz
Öykünün konusu : Uzun zamandan beri süregelmekte olan bir grevin kimin işine yaradığı anlatılıyor, grevdeki işçilerin, sendika yöneticilerinin işveren çıkarlarıyla aynı çizgiye düştükleri ima ediliyor.
Yazar kuşkuyla bakmış bir grev olayına. Her grevin işçisinin çıkarına olmayabileceği gerçeğini sergiliyor mu ? Sergilenen gerçek mi ? Hangi gerçekler ?
“Alt Tarafı Bir Hikâye” Denilemez
“Alt tarafı bir hikâye, canım !” deyip sıyrılamıyor insan işin içinden. Sarsıyor öykü ortalığı. “Bana ne, suçlanan ben değilim ki !” demek de var. “Oyunu bozan, kötü borazan !” diye hırçın hırçın seslenmek de. Bir de elini şakağına koyup düşünmek... “N’oluyo yahu ?” diyerek. Çok güvenilen bir kişinin fahiş bir hatası mı bu, yoksa temeldeki bir hatayı gösteren yiğidine bir çıkışı mı ?
Somut gerçek nedir ? Onbinlerce işçi aylardan beri grevdedir, lokavt karşısındadır. Karda, soğukta grevdedir. Sermayenin bütün baskılarına karşın grevdedir. Sabah ayazında grev gözcülüğü yaparken ne düşünür bu adamlar ? Evde aileleriyle ne konuşurlar ? Onlar da sormazlar mı, “N’oluyor ?” diyerek ?.. Onların bu sorularına cevap sunmak değilse görevimiz, nedir ?
Somut olan budur : Onca insanın, karısıyla, kocasıyla, çoluğuyla, çocuğuyla tümünün açısından bakmaktır duruma. Gerçekliği bu açıdan yansıtmaktır sanatçının görevi.
Gerçeği Yansıtmada “Masalsı Biçim”
Gerçekliği yansıtmanın türlü sanatsal araçlarından ‘masalsı’ diyebileceğimiz bir biçim seçilmiş söz konusu yapıt için. Gerçekten de, bu tür, özellikle mizahı güçlü ustaların elinde, çok etkili bir aracı olabilir gerçeği aktarmanın.
Bu soy çalışmaların bir bölümü, Uzakdoğu yazınından kopup gelen, Mevlâna’nın Fih-i Mafih’inden geçen, günümüzde de işçi sınıfının düşünürlerinden Brecht’te en güzel örneklerini gördüğümüz ‘parabol/kıssa’ türüdür. Bu türde, bir genel ilişkiyi kavratabilmek için fantastik ya da tarihsel bir perspektif içinde, aynı ilişkinin özünden kaynaklanan bir görünüş biçimi sunulur okuyucuya. Fazlalıklarından arındırılmış bu öykü aracılığıyla okuyucu, kendi içinde bulunduğu bir ilişkiyi, durumu ; kendi zihin çabasıyla, bazen benzetmeler yoluyla, daha iyi kavrar. Tiyatro alanında, Brecht’in, Sezuan’ın İyi İnsanı, Kafkas Tebeşir Dairesi, giderek, belki, Cesaret Ana’sı bu üsluba örnek sayabileceğimiz yapıtlardır. Kısacası, hayattan somut, tekil, özgül bir olayı aktarmak değil ; daha genel, daha öze ilişkin, ancak maddi bir ilişkiyi algılanabilir kılmak, okuyucuyu kendi yaşamında karşılaşabileceği tekil olguları çözümleyebilmek için bilgilendirmektir bu soy yapıtların amacı.
Yazımızın konusu olan öykünün yazarı çalışmasının böyle bir amacı güttüğü savında, bir soruşturmaya verdiği cevaplarında. Ben sonuçtan o kanıya varamadım.
‘Masalsı’ diyebileceğimiz türün bir başka biçimi, daha çok ‘koşut-kurgu’ yönteminin uygulanmasından ortaya çıkan bir biçimdir. ‘Parodi’ tarzını da kapsam içine alan bu türde hayattan somut, tekil, özgül bir olgu, başka bir olay içinde yeniden sunulur okuyucuya. Gerçekteki olay ile öyküdeki olay arasında teke tek, karşılıklar vardır. Amaç, hayattaki olayın doğasına yeniden işaret etmektir. Olayı başka örneklerle açıklamaktır bir bakıma. Genel sonuçlara ulaşmak, öze ilişkin bağları kavratmak birinci türdeki gibi asli bir yer tutmaz bu türden yapıtların yazılış amaçları arasında.
Yazı Somut Bir Olayı Anlatıyor
Yazımızın konusu olan öykü, hayattan, hepimizin yaşadığı, içinde olduğumuz, somut, tekil bir olayı yeniden anlatmak savında. Bir ‘gerçek’ var ve yazar onu bize aktarıyor. Kendi savına göre, bu anlatım yukarıda örneğini gösterdiğimiz türde bir sanatsal araçtır ve o bize gerçeği, bir üst düzeyde kavratmak istemektedir. Doğrusu bu mu, yoksa yazar, örneğin, Cumhuriyet gazetesinde, “Hayali Mobilya İhracatı”, konusunda olduğu gibi, doğrudan doğruya olayların ardındaki gerçeği aktarmak istemekte, ancak, herhangibir sebepten dolayı, bir hikâye tarzını, bir ‘masalsı’ üslubu mu kullanmaktadır ? Sanatsal bir çaba mıdır bu öykü, yoksa, özel bir dille, tekil olay mı anlatılmak istenmektedir ?
Brecht’in dilimizde yayınlanan son kitabında (Me-Ti), şöyle bir benzetme var : “İnsan iki yol izleyebilir genellemelere yükselirken :
Karşılaştığı tehlikelerden kaçmak amacıyla havalanan bir kuş gibi yapabilir, ya da yakalayacağı tavşanı iyi görebilmek için yükseklere çıkan atmacayı örnek alabilir.”
Kapitalist üretim ilişkilerinin egemen oldukları düzenlerde, hele bu düzenler geri bıraktırılmış ülkelerdeyse, hukuk kurumu bu ilişkilerin açıktan açığa eleştirisinde ortam tanımaz. Baskıyla, zorbalıkla ve yasalarıyla engel olmaya çalışır düzenin çelişkin doğasına yönelik eleştirilere. İlerici yazarlar yılmazlar bu sakıncalardan, ancak seslerini duyurabilmek için yasal boşluklardan yararlanırlar ; teki eleştirmek için geneli kullanırlar. Okuyucunun rahatça anlayabileceği ancak mahkeme karşısında yazarın kendini savunmasına elverecek genellemelerden yararlanırlar. “... Karşılaştığı tehlikelerden kaçmak için havalanan kuş...” örneği, (Brecht bu anlamda kullanmıyor ama) bu konumda geçerlidir. Burada genelleme, ya da soyutlaştırma, bir üst düzeyde kavratma aracı değil, yazarın kendini savunma aracıdır. Dünya görüşüne karşıt, hiçbir zaman özünü kabul etmediği bir adalet anlayışına, bir hukuka karşı bir siper, bir kalkandır soyutlama. Bir olguyu anlatması gerekmektedir yazarın. Karşı olduğu düzen bunu engellemektedir. Yazar ‘ima’ yolunu seçer. Hem anlatır anlatmak istediğini hem de, göreli olarak, özgürlüğünü korur. Sanatsal sonuçlar verse de, esasta sanatsal değil hukuksal bir seçimdir biçimini seçerken yaptığı.
İşçi sınıfından yana yazarların burjuva düzeninde bu tekniği kullanışlarına örnek çoktur. Günümüzde de başvurulmak zorunluğu vardır bu yola. Öte yandan, sosyalist düzenlerde geri dönüşü savunanların arasından çıkar aynı yöntemi kullananlar. Ancak, bir yazarın kendi savunduğu dünya görüşünden yana olanlara karşı bu dili kullanması ciddi konularda abestir.
Çok geniş boyutlu bir grevin ardında bir sendika yöneticisi-patron uzlaşmasının olabilirliği, bunun hangi ilişkilerden, hangi temel çelişkiden, nasıl hareket ettiği sergileniyorsa öyküde, bu sanatsal bir işlev taşıyabilir. Ancak özgül bir grev ve bir grev hakkında özgül savlar ‘ima’ ediliyorsa, ve genellemeler hukuksal nedenlere dayandırılıyorsa bu daha çok habercilik kapsamına giren bir yazı olur. Yazının sunuluş biçimi, zorunlu olarak, sanatsal işlev taşıdığının kanıtı değildir. Ben, söz konusu öykünün bu ikinci türden bir yazı olduğu kanısındayım.
Gerçek Olan Nedir ?
Gerçek olan nedir ? Yazı bir gerçekliği mi aktarmaktadır ? Bilemem. Olayın içinde değilim kendim. Ancak yazıyı kaleme alanın böyle bir sav ileri sürmesi için nesnel kanıtlara dayanması gerekirdi. Her gün bu çapta bir grev olmuyor ülkemizde. Böyle bir grevin altında bir ‘çapanoğlu’nun yatması oldukça şaşırtıcı. Sağlam gerekçeleri olmadan böyle şeyler söyleyemez insan.
İki olasılık var yazıyı okuyanlar için. Dediği doğrudur yazarın, ya da değildir. Doğru ise ; o zaman yazar neden sanatsal bir anlatım yolunu hukuksal bir siper olarak almıştır kendine ? İşte ben bunu anlamadım. Söylenilenler doğruysa, yaşanmaktadır bu gerçek ve bir süre daha yaşanmaya devam edecektir. Yani grevdeki işçiler, aylardır olduğu gibi, soğukta beklemeye devam edecekler, evlerinde aileleri onlara sorular soracak ve sabaha karşı bizim gözcü, “N’oluyo ?” diyecektir. Ve yazarın, bütün bunların boşuna olduğuna, daha beteri, bekleyenlerin aleyhine olduğuna dair bilgisi vardır. Ve bunu dosdoğru açıklayacağına, ya da en azından, açıklanmasını sağlayacağına, bir öykü konusu yaparak müphem bir biçimde, ima yoluyla değinmektedir inandığı gerçeğe : Neden ? Kime karşı korumaktadır kendini ?
Böyle bir durumda aslolanın işçi olması, onun sorularının olması gerekir. Oysa yapılan ağır suçlamada kanıt, belge gösterilmemiş, grev yerindeki işçi ikircikli bir duruma itilmiştir. Neden ? Açık seçik söylenilmelidir işçiye söylenen. Yiğit davranış, doğru tutum budur. Yoksa konuşanın kendi töhmet altında kalır, kuşkular ona döner, çapanoğlu başka yerlerde aranmaya başlanır.
Yanıtım
Bay Ali Taygun,
Yazarına sövülmeden de bir yazının eleştirilebileceğini gösteriyorsunuz takım arkadaşlarınıza. Teşekkür ederim. Bu çok doğal davranışınız bile, bu çirkin ortamda önem kazanıyor.
Yazınızda şu iki şey merakımı çekti :
1– Elbet herkes her konuda yazabilir. Ancak siz bir tiyatrocu olarak, bu türlü konulara bugüne dek hiç değinmez, bu konularda gazetelerde yazmazken, birdenbire size nasıl ve nerden bu esin geldi de, hangi neden ve itkiyle öyküm için eleştiri yazmayı gereksindiniz ? Sanırım, bu ilginiz meraka değer.
2– Uzun eleştirinizde, benim adımı da, öykümün adını da bikez olsun anmak gereğini duymamışsınız. “Bir öykü yayınlandı geçenlerde”, “yazımızın konusu olan öykünün yazarı”, “... ün salmış bir mizah ustasının bir öyküsü” filan diyorsunuz da, öykünün ve yazarının adını anmak lûtfunda bulunmuyorsunuz. İlk kez, yazının ve yazarının adı anılmadan yapılmış bir eleştiri okuyorum. Yoksa, öyküme ve bana reklam olur diye mi ad anmıyorsunuz ? Bu da meraka değer doğrusu. Oysa bakınız ben, adınızı da anarak, eleştirinizi ve yanıtımı kitabıma alıyorum.
Eleştirinizden anlaşıldığına göre, rehbersiz yürüyemeyenlerdensiniz. Bu kez rehberiniz Brecht. Brecht söyleyince akar sular durur. Eskiden yobazlar, Kur’an’dan âyet, peygamberden hadis, evliyalardan kibar-ı kelam söyleyerek akar suları durdururlardı. Epiycedir, Amerika’ya, Avrupa’ya öğrenim için giden gençlerimiz, suları durduracak başka adlar öğrendiler. Ya Brecht öyle söylememiş olsaydı, kendinizce haklı çıkmanız için ölülerden kimi tanık gösterecektiniz ?
Brecht’in sözünü ettiğiniz neden genelleme yapıldığı konusundaki iki yöntemine de tümüyle katılıyorum.
1– Egemen sınıf temsilcilerinin koyduğu yasalardan, kovuşturmalardan korunmak için yazarın, bir olayı, kişiyi anlatırken yapmak zorunda kaldığı genellemeler. Örneğin, Sçedrin’in “Büyüklere Masallar”ı, Sabahattin Ali’nin “Sırça Köşk”ü böyledir.
2– Yazacağı olayı daha iyi görebilmek, olayın içine girip ayrıntılarda kendini yitirmeden, olayın dışına ve üstüne çıkarak kuşbakışı bakmak, bu da bir genellemedir. Kelile Dimne Masalları, Mevlânâ’nın nükteli öyküleri, Ezop, Lafonten masalları böyledir.
Bir de Marcel Aymé’nin, genç Sovyet yazarı Fazıl İskender’in fantastik genellemeleri var ki, yukardaki iki genellemeye de uymaz. Ne yasa korkusundan, ne de kuşbakışı bakmak için bu genellemeler yapılmıştır. Benim “Büyük Grev” adlı masal-öyküm de böyledir.
Peki, buna ne diyeceksiniz Bay Ali Taygun ? Yazık ki, Brecht de ölmüş olduğuna göre kopya veremez.
Bu genelleme yöntemini, verdiğim ilk yanıtta da açıklamıştım : Benzer olaylardaki ortaklaşa nitelikler, o olaylardan soyutlanarak, bir genel kavrama, bir genel kurala, bir genel yargıya varılır. Bu genelleme, gerçeği daha iyi görmek, gerçeğin çıplak gözle görülmeyen özünü de görüp göstermek için yapılır.
“Büyük Grev” masal-öyküsünde uygulanan işte bu genelleme yöntemidir. Yoksa sizin Brecht’ten öğrenerek sandığınız gibi, kimseye karşı kendimi korumak için bu genellemeye başvurmuş değilim. Buyüzden sizin, yazarın “bunu dosdoğru açıklayacağına, yada enazından, açıklanmasını sağlayacağına, bir öykü konusu yaparak müphem bir biçimde, ima yoluyla değinmektedir inandığı gerçeğe : Neden ? Kime karşı korumaktadır kendini ?” sorunuz boşunadır. Sizi bu yanılgıya düşüren de daha baştaki şu yanılgınızdır : “Yazımızın konusu olan öykü, hayattan, hepimizin yaşadığı, içinde olduğumuz, somut, tekil bir olayı yeniden anlatmak savında.”
Hayır. O masal-öyküyü ben yazdımsa, hiç de tekil bir olayı belirtmek savında olmadım. O somut son grevden esinlenerek, kaynaklanarak yazdım ama, tekil olayı yazmadım, bu greve benzer biçok grevin ortaklaşa niteliklerini, yazdığım bu masal-öyküde topladım. Tekil bir grev olayını anlatmak isteseydim, ne diye masal biçimine başvuracaktım ?
Şöyle yazmışsınız :
“Ancak, bir yazarın kendi savunduğu dünya görüşünden yana olanlara karşı bu dili kullanması ciddi konularda abestir.”
Sizin bu yazınız Politika gazetesinde 22 Ocak 1978 tarihinde yayımlandı. Daha önceki günlerde yine Politika gazetesinde, bu konuya ilişkin olarak bana çok sövüldü, çok saldırıldı. Onlarla aynı dünya görüşünde olduğumuzu yine siz söylediğinize göre, peki, o masal-öyküdeki dili benim kullanmam size göre abes, yani saçma oluyor da, onların bana sövmeleri, saldırmaları, size göre çok mu mantıklı oluyor ki, onların saçmalamalarına ses çıkarmıyorsunuz ?
Son söz, zamanındır Ali Taygun.
17 Şubat 1978 tarihli Vatan gazetesinde şu yazı yayımlandı :
“Büyük Grev” ve Aziz Nesin
Faruk Aydın (İmam Hatip Lisesi Türkçe Öğretmeni)
Sanırım, iki buçuk yıl kadar önceydi. Birinci derse yeni girmiştik. Öğrencilerimden birisi söz isteyerek,
– Hocam, siz bize Aziz Nesin’in kitaplarını da okuyabilirsiniz demiştiniz. Oysa bir başka öğretmenimiz onun Kuran’a karşı geldiğini, dinsiz olduğunu ve kitaplarına el sürmememiz gerektiğini söyledi. Siz ne dersiniz, dedi.
Çocuklara bu sözleri söyleyen kişinin adını sordum. Söylediler. Tutucu bir öğretmendi. Aynı zamanda müdür yardımcılığı görevini yürütüyordu. Öğrencilere, Bursa sürgününün ünlü AZİZ HOCA’sını kısaca tanıtıp, gerekli açıklamaları yaptıktan sonra, yukardaki sözlerin sahibi olan kişiyi bularak, neden böyle konuşmak gereği duyduğunu sordum.
– Biz o adama karşıyız, kitaplarının okula girmesine izin veremeyiz yanıtını verdi.
– Okumalarına nasıl engel olacaksınız, evlerini de basacak mısınız ? deyince,
– Yatılı öğrencilerin okumasını engelleriz, ötekilere bir şey yapamayız, dedi.
Sonraları başka tutucu öğretmen, avukat, esnaf vb. ile de konuştum. Büyük bir çoğunluğu Aziz Nesin adını duyar duymaz suratlarını buruşturuyor, O’nun ne denli kötü, ne denli uğursuz bir adam olduğunu anlatmaya başlıyorlardı. Beni tanıyanlar, kişiliğimi bilenler, yalnızca solculuğundan söz ederek işi hakarete dek vardırmıyorlar ama, davranışları ve sözleriyle hoşnutsuzluklarını belli etmek için özel çabalar gösteriyorlardı.
Aziz Nesin’in bir tek öyküsünü bile okumadıklarını sandığım bu kişileri, böylesine saldırgan yapan şey nedir ? diye uzun uzun düşündüm. Hakkında “çok kötü adam” olduğundan başka hiçbir bilgim olmadığı halde, Nâzım Hikmet’in adı geçince tüylerimin diken diken olduğu ilk gençlik yıllarım aklıma geldi. Burjuvazi, bu iki büyük adın çevresinde öyle bir terör, baskı ve karalama yumağı dolandırmıştı ki, değil içine girmek, yanına yaklaşmak bile çok kişiyi ürpertiyordu.
Ülkemizde, işi öğretmenlik olan hemen herkes, benim tanık olduğum olayın bir benzerini ya yaşamış, ya da en azından söylentisini duymuştur. Yine Türkiye’de bu iki büyük sanatçının adını gerektiği zaman edebilen öğretmenlerin sayısı parmakla gösterilecek kadar azdır. Kitapçı vitrinlerini dolduran kitaplarını seyretmek serbest ama okumalarını istemek en azından cezalandırılmayı gerektirecek kadar suçtur.
Yersiz midir, egemen güçlerin bu korkusu, bu baskısı. Sanmıyorum. Kendi açılarından en doğal olanı yaptıklarından, saltanatlarını sürdürebilmek için bütün güçleriyle çırpındıklarından kuşkum yok.
Ülkemizde ilerici, yurtsever, demokrat, devrimci kişilerin çoğu ilk eğitimlerini bu iki büyük insana borçludurlar. Özellikle benim ve yakından tanıdığım bir çok arkadaşımın İLK ÖğRETMENİ Aziz Nesin’dir. Bize okumayı sevdiren, gülerken bile düşünmeyi, düşünerek gülmeyi öğreten odur. “Camgöz ile Sardalya” adlı masalının kahramanı olan balıkçı, sosyalizme balıklardan geldiğini söyler. Bizlerse sosyalizme onun kitaplarından geldik.
Uyusana Tosunum, adlı kitabında kendi hikâyesini anlatırken, “Kapitalist ülkelerde tüccarların, sosyalist ülkelerde de yazarların durumları çok iyidir. Yani işini bilen bir insan, sosyalist ülkedeyse yazar, kapitalist ülkedeyse tüccar olmalıdır ; benim ne kadar ters bir insan olacağım daha çocukluğumdan anlaşılmış, çünkü daha on yaşımdayken, Türkiye gibi kapitalist bozuntusu bir ülkede, yazar olacağım diye tutturmuşum” der.
Söyleniş amacı, anlatılmak istenen şey başka da olsa, “BÜYÜK GREV” adlı masal-öyküsünün ardından Politika’da yayımlanan saldırıları okuyunca bu sözleri bir kez daha anımsadım. Kapitalist bozuntusu bir ülkede, işlerin iyice birbirine karıştırıldığı bir dönemde, yazar, devrimci bir yazar olmanın güçlüklerini, insanın nelerle karşılaşabileceğini çok daha iyi anladım.
O günden beri Aziz Nesin’i, kralın çıplak olduğunu söyleyen, söyleyebilen ünlü masal kahramanına benzetirim. Saldıranları da, işlerinin gerçekten ustası olan terzilere. Bir hata işledikleri zaman var güçleriyle bağırarak suçlarını örtmeye çalışan çocuklar vardır.
Bazıları da bu kurnazlığı ömür boyu sürdürebileceklerini sanırlar. Yanıldıklarını er ya da geç ama bir gün mutlak anlayacaklardır.
Uğur Mumcu, çok sevdiğim yazılarından birinde, Ali Elverdi için, “senin yaşamanı, çok yaşamanı istiyoruz biz...
Öylesine yaşa ki, hakkındaki hükmü bizler değil, senin öz torunların versin. Boynuna tarihin hükmünü torunların taksın. Bütün istediğimiz bu,” der.
Aziz Nesin’e ajan, işçi sınıfı düşmanı, grev kırıcı, hain diyenler, biz, sizin de, çok, hem de pekçok yaşamanızı istiyoruz. O denli uzun yaşayın ki, gerçek hesaplaşma günü geldiğinde, hesap sorma hakkı olanların karşısındaki yerlerinizi aldığınız zaman, şimdi kızarmayan yüzlerinizin ne hale geldiğini görme şansını kaçırmamış olalım.
Politika’da köşeyi dönenler, yarın sizlerden geriye ne kalır bilemem, ama adım gibi bildiğim bir şey var. Dünya üzerinde insan var olduğu sürece, Aziz Nesin adı da yaşayacaktır. “Sorunlara çözüm getirmez” diye küçümsemeye kalktığınız kitapları ellerde dolaşacak, anısı gönüllerdeki, dürüst, namuslu insanların gönüllerindeki yerini sonsuza dek koruyacaktır.
AZİZ NESİN POLİSTE adlı kitabı okuyup okumadığınızı bilmiyorum ama bir gün, AZİZ NESİN POLİTİKA’da adlı bir kitap yayımlanırsa mutlaka okuyun. Aynaya bakmış gibi olacaksınız.
“Büyük Grev” Kitabı Çıktıktan Sonra Tepkiler ve Yanıtlarım
İlk basımının yayımlanmasından sonra gazete ve dergilerde Büyük Grev için, destekleyici, eleştirici, yerici yazılar çıkmıştır. Kitabın oylumunu büyütmemek için bu yazıları kitaba alamıyorum. Ancak yayın yerlerini, tarihlerini ve yazarlarını sunuyorum :
Politika, 22 Şubat 1978 Aydın Engin.
Vatan, 28 Şubat 1978 Önder Şenyapılı, Bağımsız Türkiye, 1 Mart 1978.
Dünya, 1, 2, 3, 4 Mart 1978 Attilâ İlhan.
Politika, 29 Mart, 5 Nisan 1978 Asım Bezirci, Türkiye Yazıları, Mayıs 1978 Ahmet Ada.
Bu yazılardan Asım Bezirci’nin yazısı, hem “Büyük Grev” adlı hikâyeye, hem de Nâzım Hikmet üzerine yazmış olduğum dizi yazılara ilişkindir. Nâzım Hikmet’e ilişkin olan bölümüne, yine Nâzım Hikmet’e değgin yazacağım zaman yanıt vereceğim. “Büyük Grev” için yazdıklarıysa, MESS grevi sırasında madeni eşya endüstrisinde artı-üretim olmadığı iddiasını taşıyor. Bu iddia yanlıştır. Bu yanlışlığı ispat için Asım Bezirci’nin söz konusu yazısının o bölümünü buraya aktarıyorum.
29 Mart 1978 tarihli Politika gazetesinde Asım Bezirci’nin yazısı :
Aziz Nesin, Mess Grevi, Nâzım Hikmet (I)
Aziz Nesin’in “Büyük Grev” masal-öyküsü geniş ve değişik yankılar yarattı toplumda. Ünlü gülmece yazarı kendisine yöneltilen eleştiriler ile onlara verdiği karşılıkları ve aldığı övgüleri kocaman bir kitapta toplamış. Bunları daha önce Vatan’da da okumuştum. Bütün ustalığına karşın, yazdıklarının çoğuna katılamadım. Nedenlerini anlatmak uzun sürer. Yine de kısaca şunu söyleyebilirim : Gerçi “Büyük Grev”de Aziz Nesin yalnızca MESS Grevi’ni değil, işverenin çıkarına olan tüm grevleri amaçladığını öne sürüyor ama bu, bir savunma taktiği olmaktan öteye geçmiyor. Nitekim, sonradan yapılan tartışmalar ve açıklamalar da söz konusu masalın temelde Maden-İş Sendikası’yla yöneticilerini hedef aldığını iyice ortaya çıkarıyor. O kadar ki, öykünün yazılış tarihi bile buna göre ayarlanmış : Yaklaşan DİSK kongresinde adı geçen sendikacıları yenik düşürmek için...
Olaya bu açıdan bakınca, “Büyük Grev”in gerçekliğine inanmak güçleşiyor. Söz konusu işkolunda (yani maden sanayiinde) artı üretim varmış, bu yüzden işverenler sendika yöneticileriyle anlaşarak grevi başlatmışlar ! Oysa, sözü geçen sanayi dalında üretim artığı değil, üretim eksiği olduğu biliniyor. Üstelik, amaç üretimi durdurmaksa, grev çıkarmaya da ihtiyaç yok. İşverenler isterlerse, lokavt ilan edebilirler. (Nitekim, bazı işyerlerinde ettiler de.)
Aziz Nesin çürük bir gerekçeyle işçi sınıfının kimi önderlerini (dolaylı olarak Maden-İş Sendikası’nın devrimci yöneticilerini) karalamaya girişiyor. Hem de bunu grev sürerken, işçiler canlarını dişlerine takarak direnirken yapıyor. Bu davranışın olumsuzluğu ortada...
Aziz Nesin’in yerdiği grevin sonucundan hiç söz etmemesi de anlamlı.
Yanıtım
Asım Bezirci, maden sanayii işkolunda artı-üretim olmadığını, iddia ediyor. Bu iddiası baştan sona kesinlikle yanlıştır. Bezirci’nin bu iddiasının yanlışlığını bir belgeyle, hem de resmî bir belgeyle ispatlarsam Bezirci ne diyecek ? Yanıldığını açıklayıp af dilemek yiğitliğini gösterecek mi, yoksa kötü yönetici oldukları bugün iyice anlaşılmış bulunan o grevi başlatmış kimi sendikacıları körükörüne savunmayı yine de kendine bir görev mi sayacak ?
Dinle Asım Bezirci, dinle ve öğren :
Madeni eşya endüstrisi, çok geniş bir endüstri dalıdır. Çok değişik cins eşya üretir. İşte bu çok değişik kalem madeni eşya ürünlerinden kimilerinde artı-üretim vardı, kimilerinde de üretim eksiği vardı.
Sen “Oysa sözü geçen sanayi dalında üretim artığı değil, üretim eksiği olduğu biliniyor.” diyorsun. Nerden biliniyor ? Nerde belgesi ? Ben de tersini söylüyorum : Madeni eşya endüstrisinde, kimi ürünlerde artı-üretim vardı. Ve aşağıda göreceksin, bunun belgesini de sunuyorum.
Hiçbir işveren, hiçbir patron, hiçbir fabrika sahibi, işçilerinin greve gitmeleri kendi çıkarına uygunsa “Fabrikamda, nasıl olsa artı-üretim var. Greve gitmeniz hiç umurumda değil. Grev yaparsanız ekmeğime yağ sürersiniz. Benim için daha iyi, birikmiş kalmış mallarımı pahalı pahalı fabrikaya sürerim !” demez. Çünkü hiçbir kapitalist bu denli saf değildir. Ya ne der ? “Elde zaten mal yok ! Greve giderseniz, halk bu malların sıkıntısını çekecek, pahalılık olacak !” der ve böylece halkı da kendi yanına almaya çalışır. Nitekim Türkiye’de biçok grevlerde halk, işçiden yana kamuoyu oluşturulamadığı için, grevcilere karşı duyarlık içine itilmişlerdir.
MESS grevi başladığında madeni eşya endüstrisinin biçok dalında artı-üretim vardı. Grev başlayınca, işverenler grevi fırsat bilip, birikmiş mallarını, birdenbire değil, özellikle azar azar piyasaya sürdüler. Mal fiyatlarını da yükselttiler. Çok kez bu mallar isteyerek karaborsaya sürüldü. Böylece fabrika sahipleri, birikmiş ve depolarda yığılmış mallarını, hem de yüksek fiyatla sürüp tüketerek, üstelik grevdeki işçileri de ezerek, bu grevden kazançlı çıktılar.
Madeni eşya mallarının iç pazardaki en büyük sürüm pazarlarından biri, simgesi OYAK olan Ordu Yardımlaşma Kurumu’nun satış yerleridir. Bu Kurum “OYAK Haber Bülteni” adlı bir bülten yayımlar. Bu bültende, Kurumun satış yerleri ve satış mallarıyla ilgili haberler bulunur. “OYAK Haber Bülteni”nin Kasım 1977 tarihli sayısında, dördüncü sayfasındaki bir haberi aynen buraya aktarıyorum :
Ordu Pazarları Mağazalarına Tv ve Buzdolabı Gelmeye Başladı
Enerji darlığı nedeniyle ve bazı fabrikalarda uygulanan grevler sonucu olarak düne kadar piyasalarda bulunamayan TV cihazlarından bir parti sağlanmış ve bazı Ordu Pazarları mağazalarına dağıtılmıştır. Bu kez yeni parti TV cihazı, yılbaşına kadar tüm mağazalara dağıtılmış olacaktır.
Öteyandan, sağlanmış bulunan yeni bir parti buzdolabı daha O.P. Mağazalarına gönderilmiştir. Aralık ayında yeni bir parti buzdolabının daha mağazalara dağıtımı yapılacaktır.
Ne diyorsun bu belgeye Asım Bezirci ? Hâlâ söyleyecek bir sözün var mı ?
TV cihazları ve buzdolapları, madeni eşyadan sayılmıyor mu ve grev olan fabrikaların ürünleri değil mi ? Hangi tarihte bu mallar Ordu Pazarı mağazalarına gönderiliyor ve hangi tarihte bu bülten yayımlanıyor ? Kasım-Ocak 1977’de. Yani grevin en civcivli günlerinde. Bu malların üretim eksiği vardı da, bu mallar ambarlarda birikmiş yığılı değildi de, nerden alınıp, nerden bulunup Ordu Pazarı mağazalarına gönderiliyor ? Ve bu mallar birden verilmiyor mağazalara, parti parti veriliyor. Çünkü,
1– Bir malın fiyatını ve satış sürümünü artırmanın en kurnazca yolu, o malın az olduğunu yaymaktır.
2– Grevin ne kadar süreceği kesin olarak bilinemeyeceğinden, yığılmış artı-üretimin satış süresini dengelemek gerekir.
İyi ki “OYAK Haber Bülteni” yayımlanıyor da, ben de senin asılsız iddianı çürütecek bu belgeyi ileri sürmek fırsatını bulabildim. Ordu Pazarı mağazalarından başka, bu türlü malların satışlarını yapan serbest piyasa mağazalarının da böyle haber bültenleri olsaydı, o bültenlerde de “grev yüzünden sıkıntısı çekilen bu malların parti parti satışa sunulduğu” haberlerini okuyacaktık.
Asım Bezirci ! İşçiyi yanlış ve zararlı bir greve sürükleyenleri devrimci sanarak, onların avukatlığını yaparken ortaya koyduğun bu bilgisizlik yetmezmiş gibi, bir de şöyle diyorsun :
“Üstelik, amaç üretimi durdurmaksa, grev çıkarmaya da ihtiyaç yok. İşverenler isterlerse, lokavt ilan edebilirler.”
İşçileri greve sürüklemekle, işverenin lokavt yapması arasındaki ayrımı anlamamak için ancak Asım Bezirci olmak gerekir.
“Aziz Nesin’in yerdiği grevin sonucundan hiç söz etmemesi de anlamlı” diyorsun.
Evet, söz etmedim. Çünkü şu nedenlerle gerek yoktu :
1– Bu yazıların sonuncusunun bile yazıldığında daha grev sonuçlanmamıştı.
2– Bu grev sonuçlandığında, ancak başlangıç noktasına dönüldüğü ve işçiden çok işverenin işine yaradığını anlatan o denli çok yazılar yazıldı ki, artık olayın üstüne varmak bana düşmezdi.
Ben sana başka ne diyeyim Asım Bezirci ; senin bana yaptığın kötülüğü ben sana yapmak istemem ki...
Nâzım Hikmet konusunda bekle ; alacaksın alman gereken yanıtı.
“Aziz Nesin, Sen Nesin ?”
DİSK’ten bir çağrılık almıştım ; DİSK’in Spor ve Sergi Sarayı’nda yapılacak 11. Kuruluş Yıldönümü şölenine çağrılıyordum.
Bu kitapta, önceki sayfalarda yer alan tartışmalardan sonra bu törene gitmemem olmazdı. DİSK örgütüne hiçbir zaman karşı olmadım. Aramızdaki sorun, DİSK örgütüyle değil, bu yanlış grevi başlatan kimi sendika yöneticileriyleydi. Spor ve Sergi Sarayı’ndaki toplantıya gittim. O gece orada olanları – ki hepsi çok önemlidir – ancak anılarımda uzun uzun yazabilirim. Ama şimdi yazmak istediğim şudur : Sol yanımda tribünlerde oturan kalabalıktan kimileri “Aziz Nesin, sen nesin ?” diye tempo tutarak bağırmaya başladılar. Bu olay üzerine, DİSK yöneticilerinden adlarını bilmediğim iki kişi ayrı ayrı yanıma gelip, olaydan duydukları üzüntüyü bildirerek özür dilediler.
Ertesi gün, TYS’nin bir işi için, ilk uçakla Ankara’ya gitmem, ilk uçağa yetişmem için de evimden sabah dörtte çıkmam gerekiyordu. Bu nedenle, evim uzakta olduğundan, saat 23’te törenden ayrıldım. Bu ayrılışımı, aleyhime tempoyla bağırmaları protesto için sananlar olmuş. Olayı, 15 Şubat 1978 günlü Cumhuriyet gazetesi şöyle yazdı :
Bir başka olay ve sanırız çoğu kimsenin üzülerek izlediği bir olay da Aziz Nesin’e “Aziz Nesin, sen nesin ?” şeklinde slogan atılması ve Aziz Nesin’in bu sloganlar karşısında üzgün bir şekilde salonu terk etmesiydi.
Bu olaydan sonra, DİSK Genel Sekreterinin imzası bulunan 17 Şubat 1978 tarihli şu mektubu aldım :
Disk’in Mektubu
Konfederasyonumuzun 11 nci Kuruluş Yıldönümü şöleninde sayısı 1-2’yi geçmeyen bazı kişilerin şahsınıza karşı göstermiş olduğu yanlış davranışı üzüntüyle karşılıyoruz.
Sizin de takdir edeceğiniz gibi bu kişilerin, “Aziz Nesin Sen Nesin” görüşleri işçi sınıfımızın görüşleriyle asla bağdaşmamaktadır.
Bugüne kadar işçi sınıfımız ve emekçi halkımız yanlısı olarak yazdığınız yazıların ve bu yönde yaptığınız hizmetlerin bundan böyle de süreceğine olan inancımızı belirtir, başarılarınızın devamını dileriz.
Dostça selamlarla,
Fehmi IŞIKLAR Genel Sekreter
Bu değerbilir ve incelikli davranışından dolayı DİSK yöneticilerine teşekkürlerimi sunarım.
Bu konuda başka bişey söylemek de istemiyorum.
Aziz Nesin
Sonuç
Bütün yaşamımda kalem kavgasına ilk atılan, kavgayı çıkaran ben olmadım. Hiçbir kalem kavgasına da isteyerek girmedim, hep itilmişimdir. Bu kez de öyle oldu. Ama saldırılmışsam, ama üstüme üstüme gelinmişse, kavgadan kaçamam. Kalem kavgasında ille de yengin gelmeyi düşünmem. Yanılgım gösterilmişse, teşekkür ederek özür dilemenin kavga etmekten daha büyük yiğitlik olduğunu bilirim.
“Büyük Grev” adlı masal-öyküm dolayısıyla yapılan saldırılara yanıtlarım, takım tutan saldırganlar için değildir. Çünkü onlar, kendilerine her ne anlatılırsa anlatılsın, önceden neyi ve nasıl anlamak istiyorlarsa ancak onu anlayacaklardır. Önyargılıdırlar. Bu yanıtlarımı, bu sevimsiz kalem kavgasında önyargılı olmayanları uyarmak için yazdım.
Gerçekte olay, işçi sınıfımız ve geleceğimiz açısından çok önemlidir. Bu konuda başka yazarların susmalarını doğru bulmuyorum. Onların susmaları da anlam taşır, (hangi yan haksızsa, onlar yada ben) susmaları, haksızdan yana olmaları demektir. Konu önemlidir, çünkü amacımız, geleceğimiz için kamuoyunu yaratmaktır.
İlerici aydınlar kesimindeki bir gözlemimi, yararlı olur düşüncesiyle, açıklamak istiyorum. Günümüzde, Türkiye’deki devrimci güçler, tarihimizde görülmemiş oranda parçalanmış, bölünmüştür. Bu gidişle bu bölünmeler daha da artacak gibi görünmektedir. Gerçekte, bu parçalanıp bölünmelerden, her ilerici aydın bir oranda sorumludur. Bu bölünmelerde, egemen sınıfların iç ve dış örgütsel güçleri elbet etkendir. Ama başka bir etken daha var : Bireysel politik tutkular... Bireysel tutkulu bu kişiler, toplumsal koşulların elverişli düzeye dek gelişmesini bekleyemeyecek denli çabukçudurlar. Amaçları, gelişmeyi hızlandırmak, çabuklaştırmak değil, sonuna yaklaşmakta oldukları kendi yaşamları içinde, bireysel tutkularını gerçekleştirmektir. Her toplumsal gelişme aşaması, onların iştahlarını kabartmaktadır. Bireysel tutkularının gerçekleşmesi için, akıl almayacak denli acımasızdırlar ; ne insana, ne gence, ne örgüte acırlar... Her yıkılış, onlar için, yükselecekleri hedefe çıkan merdivenin bir basamağıdır.
Devrimci aydınların bu sorunu bilerek yürekli davranması gerekir. Oysa kimi aydınlar, bölünmelerden hangisinden yana olurlarsa olsunlar, egemen sınıfa ve o sınıfın kurumlarına karşı gösterdikleri yüreklice eleştiri ve eylemleri, haksız buldukları soldaki bölünmelere karşı gösteremiyorlar. Bunun gerçek nedeni, sol bölünmelerin birbirleriyle çatışmasının doğru olmayacağı düşüncesinden daha çok, “Ne olur ne olmaz” çekingenliğidir. Çünkü konuşurlarken çok ağır eleştirilerde bulunuyorlar, ama iş yazıya çiziye, eyleme gelince susmayı yeğliyorlar.
“Büyük Grev” adlı masal-öyküm gazetede yayımlandıktan sonra, yapılan eleştirilere ve saldırılara yanıt vermek için uzun zaman bekledim ki, bana karşı yazılabilecek herşey yazılsın da, toptan hepsine yanıt vereyim ve bu iş burda kapansın. Herkes söyleyeceğini söylemiştir. Bundan sonra yazılacaklara yanıt vermek istemiyorum. Bununla birlikte, yeni saldırılara uğrarsam ve bunlara yanıt vermeyi gerekli görürsem, saldırılara aynı şiddetle karşılık vermek zorunda kalacağımı da bildiririm.
İstemeden girmek zorunda kaldığım bu kalem kavgasının, yine de iki yararı olduğuna inanıyorum.
Birincisi, hatta bana karşı olsalar bile, bu yanıtlarım, genç şair ve yazarları, görünenin ve gösterilmek istenenin altındaki gerçeği aramaya yöneltebilir ve konulara, takım tutmadan, önyargısız yanaşmalarını sağlayabilir, diye düşünüyorum.
İkinci yararı daha da önemli. Bundan sonra kimi sendika yönetmenleri, “Nasıl olsa sağcıların işine yarayacak ve işçi birliği bozulacak.” diye hiç eleştirilemeyecekleri umursamazlığına kapılamayacaklardır. Bana karşı da olsalar, hatta düşman da olsalar, kendileri için ortalığın bomboş olmadığını görmüşlerdir. Adımlarını daha düşüne danışa, hesaplayarak atmak zorundadırlar.
İşçilerimizin bu zor deneyimlerden yararlanmış olması ve işçi örgütlerinde merkezci demokrasinin kurulması en büyük dileğimdir.
Aziz Nesin, Feneryolu, 5 Şubat 1978
(.....)
Geçen yılın son ayı, 3 Aralık 1977 günü Vatan gazetesinde yayımlanan Aziz Nesin’in “Büyük Grev” adlı hikâyesinin yarattığı tepki ve eleştirilerle yankılandı. “Zamana Dilekçe” veren Aziz Nesin, “Bunca yılın yazarıyım – kırk yıl – bir öykünün daha kitaba bile girmeden, bu denli geniş tepkiyle karşılandığına ilk tanık oluyorum” diyordu. Masal-öykü diye sunduğu ve meddah geleneğine uyarak anlattığı olay, işçiden çok işverenin çıkarlarına denk düşen, gereğinden çok uzatılmış, zamansız bir grevdi. Bu nitelikleri taşıyan bütün grevleri eleştirme amacı güden ve doğal bir genellemeyle masalsı biçimde, güçlü bir mizah ölçüsüyle sunulan hikâye, sürdürülmekte olan MESS grevinin yöneticilerince kendilerini suçlayan bir yazı olarak kabul edildi. Şimdi Büyük Grev kitabının sonuna eklenmiş yazı ve cevapların çokluğuna bakarken Türk solunun daha ne kadar bölünebileceğini düşünüyorum. Kitapta Aziz Nesin’in hepimizde hüzünler ve düşünceler yaratmış o nefis yazısı “Son Konuğuma Mektup” da var. Ayrıca başka masal-öyküler. Büyük Grev, inanılması güç ama gerçek bir toplamın, Aziz Nesin’in hikâye kitapları dizisinin otuzdördüncü cildi. Yarattığı olumlu-olumsuz tepkiler ve Nesin’in cevaplarıyla gerçekten güçlü bir belgeler birikimi ; “zamandan korkmayan bir yazarın”, kendisini böyle nitelemekte haklı olan Aziz Nesin’in, işçilerin zarara uğramasına neden olan kötü sendika yöneticilerine vakitli bir uyarısıydı ; onun için bu kadar tepki yarattı.
Rauf Mutluay Varlık Yıllığı 1979
(......)
Aziz Nesin’in, kitaba adını veren BÜYÜK GREV hikâyesi, 1977’de Vatan gazetesinde yayımlandığında, edebiyat dışı çevrelerce yakışıksız ve edebiyat dışı eleştirilere uğradı. Aziz Nesin, masal-öykülerini topladığı Büyük Grev kitabına, bu eleştirilerle birlikte bunlara teker teker verdiği yanıtları da aldı. Bu yanıtlarda, doğrudan edebiyatla ilgili olarak özetle şöyle söylüyordu :
“Büyük Grev türündeki masal-öyküler, belli bir olaydan esinlenerek, somut bir olaydan kalkılarak yazılır. Kalkış noktası somut bir olaydır ama, salt gözlemlenen bu somut olayı anlatmakla kalmaz. Bu somut olay ve onun benzeri olan bütün olaylardaki ortaklaşa nitelikleri soyutlayarak, o tek somut olayın sınırlarını çok aşan bir genelleme yapar. (....) Yapılan soyutlama yoluyla genellemedir, ama bu tür masal-öykülerin amacı, gerçeği belirgin olarak ortaya koymaktır. Masalların ve masal-öykülerin dünyadaki bütün ustalarının böyle yapmış olduklarını, onların yapıtlarını inceleyerek anlamaktayız.”
Mehmet H. Doğan, Milliyet Sanat Dergisi, 1 Ocak 1979
Sonuç’tan Sonra Çok Önemli Bir Belge
Sonuç yazısıyla Büyük Grev tartışmasını kapatmıştım. Ancak, özyaşam öyküm olan “Böyle Gelmiş Böyle Gitmez” adlı anılarımın üçüncü cildini yazmak için eski anılar dosyalarımı karıştırırken (7 Ocak 1994 gecesi) Büyük Grev’e ilişkin çok önemli bir belge buldum. Bu belgeyi de kitabıma eklemezsem Büyük Grev eksik kalacak. İşte bu nedenle, bu çok önemli belgeyi, Büyük Grev kitabımın 10. basımına ekliyorum.
Bu çok önemli belgede, Büyük Grev dolayısıyla bana saldıranların başında TKP’nin (Türkiye Komünist Partisi) olduğunu göreceksiniz. Açıkça söyleyeyim ki, bu partiyle oldum olasıya uzlaşamamışımdır. Onlar da beni Türkiye’ye ve dünyaya, antimarksist, bir işçi sınıfı düşmanı olarak göstermeye çalışmışlardır.
Bu anlaşmazlığı, bu çatışmayı, hatta bu düşmanlığı ve kimin asıl işçi sınıfı düşmanı olduğunu “Böyle Gelmiş Böyle Gitmez” adlı dizi anılarımda anlatacağım.
Sunacağım belge, bir dergi kesiğinin fotokopisidir. İyi ki zamanında bu fotokopiyi çekmişim. Çünkü bu derginin aslı, kitaplığımdaki bütün sol dergiler gibi, 12 Eylül 1980 faşizminin en saldırgan olduğu ilk günlerinde, Çatalca’daki Nesin Vakfı’nı sarıp kuşatan askerlerce alınmış ve sonradan dilekçeyle istememe karşın geri verilmemiştir.
Bendeki kesikte derginin adı “İşçinin Sesi”, tarihi 6 Ocak 1978, sayı 83, sayfa 5.
Kesiği olduğu gibi aktarıyorum :
AZİZ NESİN ?
Politika gazetesi, Aziz Nesin’in bu tutumunu eleştirdi. Aziz Nesin, küplere bindi. “Vatan” gazetesinde yayımlanan yazısında Politika’ya zehir kustu. Kendisini işçi sınıfının savunucusuymuş gibi satmaya kalkıştı.
Bu karanlık adamın ne mal olduğunu en iyi TKP’nin Sesi Radyosu, 30 Aralık günlü yayınında açığa vurdu :
“Aziz Nesin’in işçi sınıfının savaşına nasıl ‘katkıda’ bulunduğuna kısaca bir göz atalım. Sıkıyönetim devrinde İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesindeyiz. Bir kısım aydın yurttaş sözde Komünist Partisi kurmaktan yargılanıyor. Bunların arasında tanınmış aydınlarımızdan Sabahattin Eyuboğlu da var. Savcı, Eyuboğlu’na karşı bir sürü delil ortaya sürer. Onun komünist olduğunu ispatlamak için. Bu deliller arasında Eyuboğlu’nun Aziz Nesin’le arkadaşlığı da var. Eyuboğlu ifadesinde şu gerçeği açığa vurur. ‘Savcı Aziz Nesin’le arkadaşlığımı bana karşı kullanıyor. Ama hayretle görüyorum ki Aziz Nesin tutuklanmış değildir.’ Eyuboğlu’nun sergilediği bu gerçeğin ne anlama geldiğini, Aziz Nesin’in hangi öbeklerin hizmetinde olduğunu anlamayı ve onu nitelemeyi dinleyicilerimize bırakıyoruz. Sıkıyönetim döneminde solcu diye tanınanlar bile yığınla tutsak edilirken, işkence odalarında generallere bile işkence yapılırken, işçi sınıfının savaşımını yürütenlere karşı amansız bir terör yürütülürken Aziz Nesin bu aşamayı burnu bile kanamadan geçirmiştir.
“Biraz daha gerilere gidelim. Soğuk harp yıllarındayız. Aziz Nesin Levent’te bir kırtasiyeci dükkânı işletiyor. Dükkânın arkasında bir oda var. Bu oda karanlık kişilerin toplantı yeri. Bu odada nelerin, ne gibi provokasyonların mayalandığı pek bilinmiyor. Ama bir provokasyonun planlandığı açıkça biliniyor. Bu, sonradan basına ‘Kadıköy İskelesi Olayı’ adıyla geçen Sovyetler Birliği’ne karşı tertiplenmiş provokasyondur.
“Nesin’in Levent’teki kırtasiyeci dükkânının arkasındaki karanlık odaya gelenler arasında Yüzbaşı Muzaffer adlı bir subay da vardır. Bu subay namuslu bir insandır. Hayalcidir. Bişeyler yapmak istemiyle yanıp tutuşur. Nesin, bu durumdan yararlanır. Onu, Kadıköy İskelesinde sahte bazı belgelerle MİT ajanlarına yakalatır. Ve ağır bir hapis cezasına çarptırılmasına neden olur. O sıralarda Yüzbaşının durumundan istifade ederek, MİT’le Nesin, Yüzbaşı etrafında ördükleri sahte casusluk masalıyla anti-Sovyetik bir kampanyanın başlatılmasına zemin hazırlarlar. Daha sonra Ali Sait olayı var. Bu adam Yusuf Yıldırım adıyla gerici basında TKP’ye ve Sovyetler Birliği’ne karşı tefrikalar yayımlanmıştır. Ali Sait Yıldırım’ı MİT’e bağlayan da Aziz Nesin’dir. Mustafa Fahri, namı diğer Veli Gündüz de yine Nesin tarafından MİT’e bağlanmıştır. Bu kişiler MİT’in TKP sıralarına sokmak istediği ajan-provokatörlerdir. Demaske olmuşlardır. Aziz Nesin’in işçi sınıfına hizmetleri işte bunlardır. Biz bunları biliyorduk. Ama bu kişi belki bu yollardan vazgeçer, diye düşünüyorduk. Ama Maden-İş grevine onun burjuvaziden yana tam cephe alması bu tereddütlerimizin yersiz olduğunu gösterdi.
“Aziz Nesin’in işçi sınıfına geçmişte ne gibi ‘hizmetler’ yaptığı, örneğin 1940’larda ve daha sonraları ne karanlık öbeklere hizmet ettiği de kendi itiraflarıyla biliniyor. Bunları daha sonraya bırakıyoruz.”
Burjuvazinin, CIA, MİT, faşistler, sosyal-demokrat ve “sosyalist” ajanları eliyle giriştiği çok yönlü saldırılar, işçi sınıfının disiplinli, kararlı savaşıyla boşa çıkarılacaktır. Hainlere, burjuva ajanlarına, sınıf uzlaşmacılarına, oportünistlere karşı savaş verileceği, utkunun kazanılacağı yer işçi sınıfının saflarıdır. Sınıf savaşı alanlarıdır.
Kesikteki yazı bu.
Bu yazıyı yazanın kim olduğunu bilmiyorum, ama yazıdaki düşüncenin TKP Genel Sekreteri Laz İsmail denilen adamın ve o zamanki DİSK genel Başkanı Kemal Türkler’in düşünceleri doğrultusunda olduğu kesin. Bunlara burda yanıt vermeyeceğim, çünkü yanıtım, bu kitabın oylumunu çok aşar. Yanıtını, “Böyle Gelmiş Böyle Gitmezlerin, olayın tarihi uygun düşen bölümünde verilecektir. Ancak şuncasını söyleyeyim ki, yazıda söylenilenlerin biri değil, hepsi yalandır ve alçakça yalanlardır.
Yukarıya aktardığım kesiğin fotokopisinin kenarına kendi elyazımla bir adres yazmışım. Bu adresin, kimin olduğunu şimdi anımsamıyorum. Ancak adresi yazılı kişinin adı Erdem. Erdem, Laz İsmail diye bilinen adamın pekçok takma adlarından biridir. Bendeki, onun adresiyse, ona mektupla yanıt vermek için, birisinden bu adresi almış olmalıyım. Ama yanıt vermedim.
Son yıllarda sayıları onbeş yirmiye varan kişi, politik yanlışlarından ve bir zamanlar bana saldırmış olmalarından dolayı bağışlamam dileğinde bulundu. Örneğin bunlardan biri, Kuruçeşme’deki Mülkiyeliler Birliği lokalinde, gözleri de sulanarak şöyle dedi :
“Size, spor-sergi salonunda ‘Aziz Nesin sen nesin ?’ diye bağıranlardan biri de bendim. Büyük Grev olayında sizin ne denli haklı olduğunuzu, size iftiralar yağdırdığımızı sonradan anladım. Size çok haksızlık ettik. Ben, beş yıl yattığım cezaevinden yeni çıktım. Size yaptığımız haksızlık için bizi bağışlayın.”
Bu bölümün ana başlığı “Zamana Dilekçe”dir. Zaman, dilekçeme yanıt vermek için beni çok bekletmedi. Çok iyi biliyorum ki, Büyük Grev masal-öyküm dolayısıyla bana ağır biçimde saldıranların hepsi, şimdi o yanlılıklarından ve haksızlıklarından dolayı pişmandırlar.
Yukarıya aldığım kesikteki alçakça yalanların, iftiraların yanıtını, üçüncü cildini yazmakta olduğum “Böyle Gelmiş Böyle Gitmez” adlı dizi anılarımda sırası geldiğinde vereceğim. Çünkü bu benim yaşamımdır ve ben TKP’nin bu alçakça iftiralarının acısını yaşamımca çektim.
Nesin Vakfı, 8 Ocak 1994
Bu bölüm 1996’da yapılan basıma eklenmiştir.

















































