Yankılar
Kazan Töreni
Geçen gün odamın kapısı vuruldu. İçeriye elinde hepsi birbirine benzeyen beş on kitapla biri girdi.
– Ulunay siz misiniz ?
– Evet.
Kitaplara kap gibi geçirilmiş kâğıtlardaki isimlere baktı, birini demetten çıkardı, bana uzattı. Aziz Nesin’in mizahi hikâyelerinden mürekkep yeni bir eseri : “Kazan Töreni”. Aziz Nesin genç nesil arasında bugünkü mizah edebiyatımızın en kuvvetli kalemidir, hatta yegâne kuvvetli kalemdir de diyebilirim. Bir göz atmak niyetiyle bir kaç satır okumak için kitabın ilk hikâyesinin yapraklarını kestiğimi hatırlıyorum, ondan sonra baktım, kitabı yarılamışım.
Bu hikâyecikler, zarif mensur hicivlerdir, gıdasını ufak zannedilen fakat günlük hayatın büyük hadiselerinden almıştır. Belki bu mini mini çimdiklere kızanlar da bulunur. Fakat bu hiddet, realizmi, sanatla dokunmuş bir dantel örtüye sardığı için yumuşaktır, güzeldir. Aziz Nesin’in hikâyeleri ilk kadehte neşve lezzeti veren tatlı bir iksire benziyor. O kadehi diğerleri takip ediyor ve nükte ve zarafet şarabının şişesi bitinceye kadar devam ediyor.
Hangi hikâye diğerinden güzeldir ? Bunu tayin etmek mümkün değildir. Hepsi birbirinden güzel. Mesela “Kazan Töreni” başlıklı ilk hikâye bütün açılış törenlerinde hazırlanan büfelerle alay ediyor. Mesela : Tezgâhtarağa Elektrik Santralına dördüncü kazanın konulması münasebetiyle bir tören yapılıyor. Aziz Nesin için bu kazan, çerkeztavukları, börekler, çörekler, pastalar, tatlıları büfeye dizen ve bütün davetlilerin çenelerini oynatan kazandır. Yaşattığı tipler davetli bile değildir, bir elektrik kazanının ne olduğunu bile bilmezler. Küşâd merasimini angaryadan takip ederler, nutukları, izahatı büfeye yanaşacak vakti beklemek için dinlerler ve bir kere o soğuk etlere, o mini mini böreklere kavuşunca o zaman hakiki kazanın töreni yapılmış olur. Yanlış mı ? Böyle toplantılarda yemek iştiyakı ile çenelerini çatırdata çatırdata esneyen ne iştahlar görüyoruz. Her şey bitip de büfeye yanaşıldığı zaman yemeklerin hayali ile ufalan gözler birden açılıyor, parlıyor, garsonlara, “Kuzum evladım. Şu mayonezli levrekten biraz daha kor musunuz ?” gibi nazikane talepler oluyor. Hele meyveliklerde açıkgözlülük yapılmazsa muzun yalnız kabukları seyrediliyor. Aziz Nesin oradaki davetlilerin hüviyetlerini bile belirtmeye lüzum görmüyor. İki hapazan konuşuyor :
– Zatıâlinizi bu kadar zamandır tanırım. Her törende buluşuruz da... Sorması ayıp olmasın ama zatıâlinizin ne iş yaptığını bilmem...
– Bendeniz mi ? Şey... Beyefendi açış nutkuna başlıyor galiba...
Hikâyenin kuvveti buradadır.
Tezgâhtarağa’ya konulan dördüncü kazanın tercüme-i hali de enfestir. Nutukta şöyle deniliyor : “Bu kazan Kabakçı Mustafa İsyanında yeniçerilerin kaldırdığı kazan olup oradan Sadrazam Kırkayak Halil Paşanın konağına gitmiş ve bu konakta uzun zaman aşure kazanı olarak kullanılmış. Sonradan yandan çarklı araba vapurunun kazanı olarak uzun yıllar vazife görmüş. Kazanın dokuz kulpu vardır. Biz ona yeni bir kulp uydurarak fabrikaya koyduk... Bu kazanın...”
Ve kazanın etrafında toplananlar yavaş yavaş dağılıyorlar. Hikâyenin içinde bir de “Dolmuşun Kapısı” var ki müellif bu küçücük mevzuda tabiatını hiç zorlamadan bir şaheser vücuda getirmiştir. Bir dolmuş kapısının ilham edeceği en güldürücü, hem de gözleri yaşarta yaşarta güldüreceği ne kadar vakıa güzelliği varsa hepsi oradadır.
Bir hastane tasvirini de bu kuvvetli hicivlerin en güzellerinden biri olarak zikredebilirim. Aziz Nesin’in muhtelif lehçeleri de otantik bir şekilde nakledebilmek kudretini de unutmuyorum.
Hülasa bize günlük hadiseleri bu kadar tatlı bir kalemle yazılmış hikâyeciklerle veren müellifi hem takdir, hem de tebrik etmekle bir kadirşinaslık borcunu yerine getirmiş oluyorum. Allah hidayet nasip eylesin.
R. Cevat Ulunay, “Milliyet”, 21 Mart 1957
Kazan Töreni
Aziz Nesin’in mizahi hikâyeleri. Düşün Yayınevi, Mizah Serisi
3. Ercan Matbaası, İstanbul-1957. 100 sayfa, 200 kuruş)
Mizah edebiyatımız son yıllarda birden bire şahlandı. İtalya’da yapılan milletlerarası bir müsabakada iki Türk sanatkârının kazandığı yüz ağartıcı başarı, Babıâli’nin gözünü açtı. Mizahi eserler birdenbire ön plana geçti. Çeşitli yayınevleri peş peşine mizahi romanlar, hikâyeler, karikatür albümleri yayınlamaya başladılar. Böyle bir yolun açılmasına da ön ayak oldukları için – milletlerarası sahada göğsümüzü kabarttıkları gibi – Aziz Nesin ve Turhan Selçuk’a ne kadar teşekkür edilse azdır. Bugün artık Babıâli piyasasında sırf mizah yayınları yaparak geçinen yayınevleri türedi. İşte Düşün Yayınevi de bunlardan biri. Aziz Nesin’in “Kazan Töreni” adlı hikâyeler cildi ise bu serinin üçüncü kitabı. Daha önce bu sayfada bahis mevzuu edilen “Gol Kralı Sait Hopsait” Aziz Nesin’in daha ziyade uzun hikâye tipinde bir eseriydi. “Kazan Töreni” ise kısa kısa mizahi hikâyeleri ihtiva ediyor. Kitapta birbirinden güzel, bir birinden daha gülünç 24 hikâye var. Bu hikâyelerin hemen hepsi de sosyal birer hiciv. Çoğu zaman cemiyetimizin bozuklukları, aksaklıkları, yaraları bir cerrah neşterinin insafsızlığı içinde deşilmekte ve kanayan yaralar ortaya konmaktadır. Ama işin güzel tarafı, Aziz Nesin’in kalemiyle deşilen bu yaralar insanı iğrendirmemekte, bilakis bütün acılıklar, bütün iğrençlikler bir kahkaha tufanı arkasında peçelenmektedir.
Kitabın bütününe de adını veren kitabın ilk hikâyesi “Kazan Töreni” bir resmî ziyafeti anlatmaktadır. Son yıllarda pek moda olan temel atma şenliklerini, verilen ıstakozlu, şampanyalı, karidesli, siyah havyarlı ziyafetleri ele alan bu hikâyede, hazır bulunanların haleti ruhiyesini, ne kadar sudan sebeplerle ziyafetler tertip edildiğini alaylı bir dille kaleme alan Aziz Nesin’in sanatkâr yönünü bütün açıklığıyla göreceksiniz.
“Hem Çal Hem Oyna” adlı hikâye, toplantı ve gösteri yürüyüşler kanunundan sonra bir Anadolu kasabasında yapılan siyasi bir mitingi karikatürize etmektedir. Köylü vatandaşların tiyatro ve cambazlara tercih ettikleri bir siyasi kongre ve herhangi bir komedyenden daha çok halkı güldürmesini bilen bir muhalefet lideri. Bir tek seyirci bile çekemeyen tiyatro grubu ve cambazlar karşısında akın akın gidilen muhalefet kongresi...
Kitabın üçüncü hikâyesi bir şaheser... Adı, “Dolmuşun Kapısı”. Bu bir büyük şehirli vatandaşın hemen her gün başına gelmesi mümkün bir hikâyedir...
“Kazan Töreni”nde sıkıntılı günlerde, böyle kahkahalar içinde okuyabileceğiniz tam 24 hikâye var.
“Akis”, 20 Nisan 1957
Türk Mizah Edebiyatının Büyük Başarısı
Aziz Nesin Milletlerarası Mizah Yarışmasında
Bu Sene de 1. Oldu
Bordighera (İtalya-Hususi) — Mizah yazarları arasında 10 seneden beri tertip edilmekte olan “Beynelmilel Hikâye Müsabakası”nı bu sene, geçen yılın birinciliğini de kazanmış olan ünlü Türk mizahçısı Aziz Nesin kazanmıştır. Yüzlerce dünya çapında şöhreti haiz yazarın katıldığı böyle bir yarışmada iki sene üst üste aynı şahsın kazanması bütün sanat çevrelerinde büyük bir takdir toplamakta ve günün mevzuu olmakta devam etmektedirler.
Geçen seneki yarışmayı “Fil Hamdi” adlı eseriyle kazanmış olan Aziz Nesin, bu defa “Damda Deli Var”, “Ben Karışmam”, “Adamı Zorla Deli Ederler”, “Kazan Töreni” adlı dört kitabıyla katılmış, fakat bunlardan hangisinin kazandığı henüz ilan edilmemiştir. Bundan önceki yarışmada hikâye kolunda Aziz Nesin ve karikatür kolunda da Turhan Selçuk’un kazanmış olmasından cesaret alan birçok amatör Türk yazarı müsabakaya katılmışsa da, neticede birinciliği yine Aziz Nesin kazanmıştır.
NOT : Beynelmilel bir müsabakada iki sene üst üste birincilik almak gibi son derece kıymetli bir muvaffakiyet kazanmış olan ve gazetemiz yazı ailesinde bulunan arkadaşımız Aziz Nesin’i candan tebrik eder, gelecek yılların da kendisine başarılar getirmesini temenni ederiz.
“Yeni Gazete”, 5 Ağustos 1957 (Yukarıda okuduğunuz Yeni Gazete’nin 5 Ağustos 1957 tarihli bu haberi, aynı tarihli Tercüman, Cumhuriyet, Demokrat İzmir, Vatan, Akşam, Dünya, Yeni Sabah, Milliyet, Ulus, Son Posta ve daha başka gazetelerde değişik biçimlerde yayımlandı.)
Dünya Birinciliğini Kazanan Aziz Nesin Diyor ki :
“Mizah Benim İçin Çok Ciddi, Tek Alaya
Almadığım Konudur”
Dün gazetedeki masamın üzerinde duran gazeteleri açınca her Türke övünç verecek bir haberle karşılaştım. Zamanımızın eşsiz Türk mizahçısı Aziz Nesin mizah yazarları arasında yapılan yarışmayı kazanmıştı. Türk mizah edebiyatının gelişmesini belirten bir yazı yazmayı ya da değerli mizahçımızla konuşma yapmayı düşünüyordum. Daktiloyu önüme çektim. Kâğıt çıkarırken “Günaydın Şef” sesini işittim. Ses, elinde şişkin bir çanta taşıyan, ufak boylu, toparlak birine aitti ve bu biri Aziz Nesin’di. Kutladım ve hemen sıcağı sıcağına sorularımı sormaya başladım :
1- Kazandığınızı öğrenince neler hissettiniz ?
1- Hiç heyecanlanmadım ama çok sevindim. Sevinince bir, üzülünce iki, volta vurmak huyumdur. Bu huyun bende nerden yer ettiğini bilenler bilir.
Bu yıl daha çok sevindim. Bakın neden ? Batılı yazarlar dünya çapında bir yarışma kazandılar mı, başarıya erişmiş olurlar. Kitapları başka dillere çevrilir, hikâyelerinden senaryolar yapılır. Bu yüzden de bu yarışmaya ikinci defa girip ünlerini tehlikeye atmazlar. Benim kazandığım Altın Palmiye yarışmasını 1952’de Don Kamillo yazarı, İtalyan mizahçısı Guareschi kazanmıştı. Bu yüzden dünya çapında bir üne kavuştu. Benim 1956 yarışmasını kazanmamın hemen hiç bir etkisi olmadı. Milletlerarası Mizahçılar Derneği Başkanı Dr. Merani, kitaplarımın Avrupa’da basılması için çok uğraştı, yazılarımı beğendiğini bildiren mektupları bir dosya tutar. Ama bir türlü yazılarım Batı dillerinde yayınlanmadı. Hep telif hakkı yüzünden. Onlar yabancı mizah eserlerinin Türkiye’de basılıp telif hakkını benim almamı, buna karşılık da benim kitaplarımı çevirmek istiyorlar. Bizde yabancı eserler çevrilirken, yazarlarına telif hakkı verilmediğini, yabancılara nasıl anlatırsınız ? Aman alın bedava basın deseniz, bunu hiç akılları almıyor. İşte bu yüzden ikinci defa yarışmaya girdim. Kazanınca da sevindim. Beni seven arkadaşlarım, haklı olarak, ikinci defa yarışmaya girmemi istemediler. İkinci defa yarışmaya girişim bence de doğru değildir. Ama ben bunu, açıkçası, iki defa üst üste kazanarak, yabancıların dikkatini Türk mizahı üzerine çekmek için yaptım.
2- İkinci defa kazandığınızda aynı heyecanı duyabildiniz mi ? Yoksa olağan bir iş gibi mi geldi size ?
2- Her iki yarışmada da birinci geleceğime inanıyordum. Yarışmayı kazanmadan önce, bunu bütün arkadaşlarıma söyledim. Bu kadar güvenle konuştuğum için beni ayıplarsınız belki... Ama doğrusu bu.
3- Gelecek yıl da katılmayı düşünüyor musunuz ?
3- Gelecek yıl bu yarışmaya katılmayacağım. Çünkü üç defa yarışmayı kazanırsam, bu işin çok kolay olduğunu söyleyenler çıkar. Şimdi çok kitap yayınladığım için, şöyle böyle diyenler var. Oysa daha ne kadar yaşayacağımızı kim bilebilir ?.. Zamanımız az. Şimdi çıkardığım kitaplar, on beş yıldır durmamacasına imzasız yazdığım yazılardan ortaya çıkıyor. İlerki yıllarda girmeyi düşünüyorum.
4- Gelecek yıl siz katılmayacağınıza göre bizden katılacakların kazanma şansları var mı ?
4- Gelecek yıl yarışmaya katılırsa Rıfat Ilgaz’ın kazanma şansı vardır, sanırım.
5- Memleketimizdeki armağanlara niçin katılmıyorsunuz ?
5- Memleketimizdeki edebiyat yarışmalarına benim bildiğim, edebiyatçılar kendiliklerinden katılmıyor. Düzenleyenler eserleri alıyorlar. Benim kitaplarımı bu yarışmalara almadıklarına göre, ya mizahı edebiyattan saymıyorlar, ya da beni mizahçı saymıyorlar. Buna gücenmiş değilim. Kendi bilecekleri iş...
6- Memleketimizdeki armağanların dağıtılma şeklini nasıl buluyorsunuz ?
6- Bu çeşit bir tartışmaya girmek istemiyorum.
7- Mizah edebiyatımızda yeni bir çığır açtığınız kabul ediliyor. Mizah anlayışınız nedir ?
7- Mizah benim için çok ciddi, tek alaya almadığım konudur. O yüzden bu sorunuzu kısaca cevaplandıramayacağım.
8- Eserlerinizde güldürme unsuru olduğu halde yayınevinize niçin Düşün adı koydunuz ?
8- Güldürme payı kadar düşünmeye de yer veren mizahı benimsediğim için, gerçekten büyük Türk romancısı arkadaşım Kemal Tahir’le kurduğumuz yayınevine “Düşün Yayınevi” adını koyduk. Belki de sonu “Düşün düşün...” olur, kimbilir.
9- Yabancı mizahçılardan kimleri beğenirsiniz ?
9- Haşek, Mark Twain, Marcel Aymé, Jerome K. Jerome, Zoşçenko.
10- Ya bizimkilerden...
10- Bizde beğendiğim mizahçılar, Rıfat Ilgaz, Adnan Veli, Bülent Oran... Bunların üçü de ayrı türde mizah yapan yazarlarımızdır. Mizah fıkra yazarı olarak, ikinci defa Babıâli’ye dönmeme sebep olan Yusuf Ziya Ortaç, biçimde kişiliği olan, değer verdiğim mizahçımızdır. Kırk yıllık mizahçı oluşundan, bu büyük direnmesinden de belli...
11- Bir mizah dergisi çıkarmayı düşünüyor musunuz ?
11- Şimdilik düşünmüyorum.
Röportaj : Tahir Kutsi Makal, “Yeni Gazete”, 6 Ağustos 1957
.....
Mizah muharrirlerimizden genç bir arkadaşımızın İtalya’da yapılan milletlerarası müsabakada birinciliği kazanışına asıl şunun için sevindim ki artık bu sanat müsabakaları bizim ölçülerimizin dışına çıkmağa başlıyor !
Bu değerli genci, yazılarıyla epey zamandanberi tanırdım. İtalya’da birinciliği kazanan hikâyesinden çok daha güzellerini yazmıştır. Bunları yayınlamak imkânını da buldu. Ama edebiyat büyüklerimizden kimse kendisine iltifat etmediği için bir türlü dikkati çekemedi.
Bizde bütün eserleriyle edebiyat müsabakasına girse kazanamazdı, sanırım. Çünkü, bunun için birtakım şartlar lazımdır. Bir defa, o sırada itibarda bulunan bir edebi kliğe mensup olmalı : Adı beğenilen gençler arasında yoksa, zahmeti nafiledir.
(.....)
Hikâyede daha geniş tesirler hüküm sürer. O gün için hoşa giden mevzulardan bahsetmeli : Bilinmez, bazen köyden, bazen şehirden, bazen işçiden, bazen inkılaptan, bazen da Türkçülükten bahsetmek hoşa gider.
Edebiyatta otoritelerin o devre ait keyfini ve mizacını bilmeden muvaffak olmak imkânsızdır. Zavallı Osman Cemal otuz sene Babıâli caddesinde değerini anlatamadan sürttü, ölümüne yakın tenkitçilerimiz kendisini lütfen beğenmeğe başlamışlardı. Ondan sonra da unutuldu.
Hele güzel bir eser meydana getirmek, hem de zamanın edebi politikasına uymak, bundan başka sanatta otorite sayılan bazı zatların teveccühünü kazanmak, bunların eserini tesadüfen okumuş olması bahtiyarlığına nail olmak lazımdır.
Bu maniaları atlamadan sadece güzel bir eserle muvaffak olmak o kadar güçtü ki... Tenkitçilerin etrafını çeviren bu surları ilk defa rahmetli Sait Faik Abasıyanık, milletlerarası bir başarıyla aşmıştı. Şimdi de değerli genç mizahçımız Aziz Nesin’i tanıyoruz.
Bundan sonra gerçek bir şöhrete ulaşmanın yolu budur. Sanat eserleri küçük mahalleli rekabetler ve dostluklardan kurtulmağa başlıyor. Milletlerarası bir başarı kazanarak Türkçenin sınırını aşmak gerek !
Edebiyatta Avrupalı bir tenkide ihtiyacımız vardı. Onu da böylece buluyoruz demektir.
Orhan Seyfi Orhon, “Havadis”, 8 Ağustos 1957 .....
(.....) Müteakiben İnönü, beraberinde gazeteciler İzmir İl Başkanı, İstanbul il idare heyetinden Fehmi Atanç olduğu halde İstanbul’a inmiştir. Vapurda bir partili tarafından kendisine anlatılan Aziz Nesin’in “Kazan Töreni” adlı hikâyesi İnönü’yü bir hayli güldürmüştür.
“Cumhuriyet”, 8 Ağustos 1957
Aziz Nesin İçin Ne Düşünüyorlar ?
Gazetemiz fıkra muharriri arkadaşımız Aziz Nesin’in ikinci defa olarak beynelmilel mizahi hikâye müsabakasını kazanması üzerine sanat ve fikir adamlarımıza, gazetecilere bu hususta ne düşündüklerini sorduk. Verdikleri cevaplar aşağıdadır :
– Kendi hesabıma, Türk edebiyatı hesabına sevindim. Bu genç arkadaşımla her Türk aydını gibi ben de iftihar ediyorum.
Cevat Fehmi Başkut (Tiyatro yazarı)
– Aziz Nesin güldürücü türünün en usta yazarlarındandır. Haklı başarısı, uluslararası bir çizgiye ulaşması hepimizi sevindirmiştir. Candan kutlarım.
Orhan Hançerlioğlu (Romancı)
– Aziz Nesin’in uluslararası bir armağan kazanmasına çok sevindim. Edebiyatımızın sınır dışında ilgi ve değer görmeye başlaması hepimize gurur verir. Aziz Nesin’i 1945 yılından beri severek okurum. Onu, fıkraları, hikâyeleriyle mizah edebiyatımızın en kuvvetli bir temsilcisi sayıyorum. Yalnız bir diyeceğim var : Aziz Nesin son zamanlarda kazanç düşüncesiyle olacak, gereğinden fazla çalışıyor, eser veriyor. Bu verimli yazılarının değeri başa baş gidebilecek mi ? Onun, daha az, ama her defasında biraz daha kendini aşan eserler vermesini dilerim.
Oktay Akbal (Romancı, gazeteci)
– Aman, yine mi anket ? Aziz Nesin için de yapılır mı bu ? Kıbrıs için yapın. Ben böyle şeylere cevap vermem.
Peyami Safa (Romancı, fıkra muharriri)
– Aziz Nesin Türk mizahını Yahudi fıkralarının gıdıklamalarından kurtarmış, siyasi mizahı Türk edebiyatına getirmiş, kısaca ; mizah edebiyatımızda inkılap yapmıştır. Birincilikler gayet tabii hakkıdır. Kendisini samimi olarak kutlamak da vazifemizdir.
M. Uykusuz (Karikatürist)
– Aziz Nesin’in ikinci büyük başarısını gazetede okuduğum vakit, ilk işim telefona sarılıp haberi sağa sola ulaştırmak oldu. Yalnız pehlivanlıkta değil, fikir ve sanat alanında da dünya çapında değerlere sahip olduğumuzu göstermek, hepimize hudutsuz öğünç veriyor.
O cıvıl cıvıl, o haşarı esprisinden fışkıran hikâyeleri, fıkraları okurken, her seferinde bir başka türlü dolduğumu hissederim.
Yalnız bu arada bir üzüntüm var. Aziz Nesin çok sigara içiyor. Sıhhatini, adeta rendeler gibi harcıyor. Ne hakkı var buna ? Bütün dünya önünde bize büyük öğünçler sağlayan bir insanın, sırf kendisine ait olmayan hayatını bu kadar israf etmesine göz yummamalı bence... Bunu da yakınları, dostları, karısı önlemeli...
Adnan Veli (Mizah muharriri)
– Akbaba’nın doğum tarihi 1923’tür. Demek otuz dört yıldır bir mizah gazetesi çıkarıyorum. Bu yarım yüzyıla yakınlaşan zaman içinde yetişen bütün mizah yazarları bizim ailemiz içinde toplandılar : Ercüment Ekrem Talû, Reşat Nuri Güntekin, Osman Cemal, Mahmut Yesarî, Halit Nihat, İbrahim Alâettin Gövsa gibi ünlü yazarlar... Her birinin ayrı ayrı üstünlükleri, erişilmez değerleri vardır. Ama hiç düşünmeden, değerler arasında hiç kıyaslama yapmadan söyleyeyim ki, Aziz Nesin, topunu birden aşan bir yaradılış, bir mucize çocuktur... Bu üç çocuk babası insana çocuk deyişime şaşmayınız. Aziz Nesin, galiba kırkını bulan yaşına rağmen, sevinci, neşesi, gülüşü ve öfkesiyle zaman zaman çocuktur hâlâ...
O milletlerarası yarışmada, Akbaba’da çıkmış olan “Fil Hamdi Nasıl Yakalandı” isimli hikâyesiyle 1956 dünya birincisi olmuştu. Bu sefer de galiba yine Akbaba’da çıkmış olan “Damda Deli Var” hikâyesiyle 1957 birinciliğini kazandı.
Ben size bir haber vereyim mi ?.. Eğer başka milletlere acıyıp da yarışa girmekten vazgeçmezse, gelecek seneler de bu birinciliği tereddütsüz bekleyiniz. Analar böyle evlat doğurmakta o kadar cömert değil !
Bu başarı bizim için millî varlığı değerlendiren bir zafer, hem de büyük bir zaferdir.
Mizah, bir milletin zekâ ve ruh inceliğini gösterir. Nasreddin Hoca’nın torunu Aziz Nesin’imizle iftihar ederiz.
Yusuf Ziya Ortaç (Akbaba mecmuası sahibi)
– Böylece Aziz’in mizahı beynelmilel ölçülerle bir daha değerlendirilmiş bulunuyor. Başarısı büyüktür. Yazarlarımız arasında bu başarıya ulaşmış bir ikincisini hatırlamıyorum. Bunda Aziz’in şahsi kabiliyeti kadar Türklerin mizaha yatkınlıklarının da tesiri olduğunu zannediyorum. Bu imkânlara seneler süren zorlu bir çalışma ve azim ilave edilirse Aziz Nesin’in beynelmilel mizah piyasasında bugünkü mevkie nasıl ulaştığı anlaşılır. Bordighera’da toplanan jüride Avrupa’nın sayılı yayın organlarının başında bulunan şöhretler var. Bunların vereceği hüküm de tabii o nisbette değerleniyor.
Turhan Selçuk (Karikatürist)
– Aziz Nesin bizim öteden beri beğendiğimiz, takdir ettiğimiz mizah yazarımızdır. Milletlerarası şöhretini sağlamadan önce kendini memlekette tanıtmış, sevdirmiştir. Türkiye’de çok sevilmiş bir sanatkârın milletlerarası bir müsabakada ikinci defa birinci olması halkımızın takdir ölçülerindeki isabeti gösterir.
Hıfzı Topuz (Akşam muharriri)
– Bizleri en fazla sevindiren ve iftihar etmemize vesile olan nokta Aziz Nesin’in bu müsabakayı ikinci defa olarak kazanmasıdır. Aziz Nesin bütün yazılarıyla bu neticeye layık olduğunu gösterir. Gerçekten Aziz’in sanatı, Batı yazarlarıyla mukayese edilirse onlardan kat be kat üstün olduğu anlaşılır. Aziz Nesin memleketimizdeki bu konu bolluğu ve üstün kabiliyetiyle ilerdeki müsabakaları da kazanmaya namzettir. Ayrıca bizim pek şakaya gelir insanlar olmadığımız hakikati yanında, içimizden dünya çapında şöhretiyle Aziz Nesin’in yetişmiş olması iftihar verici bir hadisedir.
Emil Galip Sandalcı (Fıkra muharriri)
– Bir edebiyatçımızın dışarda başarı kazanmasına hepimiz sevindik.
Hikmet Çağlayan (Dünya Gazetesi Yazı İş. Md.)
– Aziz Nesin’in milletlerarası mizahi hikâyeler müsabakasında kazandığı ikinci başarı, bir Türk meslektaşı için ancak iftihar vesilesi olur. Kanaatimce Aziz Nesin, son devrin en canlı realist birkaç yazarından birisidir. Babıâli’nin ismini milletlerarası sahaya ulaştıran ve yayan meslektaşımı tebrik eder, başarılar dilerim.
İzzet S. Sedes (Muharrir)
Aziz Nesin’le Bir Konuşma
S. Bordighera’da ikinci defa birincilik mükâfatını kazandınız. Bu sonucu tahmin ediyor muydunuz ?
C. Birinci olacağımı biliyordum. Bunu evvelden söylemiştim. Her girdiğimde mutlaka kazanırım.
S. Fakat bu kendini beğenmişlik olmuyor mu ?
C. Katiyyen. Asıl kendini beğenmişlik lüzumsuz tevazu göstermektir. Ben bulunduğum sınıfta ikinci olmam. Kavga edersem dayak yemem. Güreşirsem mutlaka galip gelirim. Ben kendimi değil, çalışmamı beğeniyorum. Çalışmamda birinciliği kimseye veremem. Çok çalışıyorum. Senede en aşağı yüz tane iyi hikâye yazıyorum. Bu hikâyelerden seçilen biri elbet kazanacaktır. Başka şeye inanmıyorum : Esas çalışmaktır. Yalnız başka yarışmalarda, mesela karikatür veya resim yarışmasında bu kadar güvenle konuşulmaz. Çünkü mizah yazısının ölçüsü daha kesin ve belirlidir.
S. Mizahçı olarak politika hakkındaki düşünceleriniz ?
C. Mizahçının iktidarla anlaştığı hiç görülmemiştir. Bunun istisnası var : O kendisini mizahçı sayar, hatta edebiyat tarihlerimizde “mizahçı” olduğu bile yazılmıştır. Fakat bu sıfata layık değildir. İktidarların benimsediği mizahçı hatırlamıyorum. Hatta mizah yazarı çevresi ile anlaşamaz. Onlar için çalıştığı, didindiği halde farkında olmayan çevresi kendisine düşman olur.
S. En sevdiğiniz üç şey ?
C. O kadar çok seviyorum ki üçünü söylesem öbürlerinin hatırı kalır.
S. Tanzimat’tan sonrakiler arasında en beğendiğiniz üç mizah yazarı ?
C. Hüseyin Rahmi, Orhan Kemal, hicivci ve mizah yazarı Eşref.
S. Yabancılardan ?
C. Haşek, Zoşçenko, Mark Twain, Bernard Shaw.
S. İlerde yapmak istediğiniz bir şey var mı ?
C. On yaşından beri tiyatro eseri yazmak isterim. Buna hayatımı bağladım. Bazı piyeslerin konuları, planları, ilk çizgileri tamam. Fakat oynamazlar ve oynayamazlar diye cesaret edemiyorum.
S. Mizah anlayışınızı tarif eder misiniz ?
C. Mizah anlayışımı yazılarımda gösteriyorum.
S. Çocuklarınızın ne olmasını istersiniz ?
C. Adam !.. Ya bilim ya sanat kollarından birinde başarı kazanmalarını isterim. Her zaman söylerim : “Sakın milyoner olmayın, sakın tüccar olmayın. Ama kafanızı işletin. Bir çizgiyi tanıyın. Bir renkten anlayın kâfi.”
S. Mizah sanatımıza bir yenilik getirdiğinizi söylüyorlar. Ne dersiniz ?
C. “Diyojen” mecmuası sahibi Teodor Kasap benim yaptığımı vaktiyle yapmış. Mizaha düşünceyi sokmuş. Türk mizahı zaten değerlidir. Batı etkisi de karışınca büyük kuvvet olur.
S. Gelecek sene yarışmaya bizden girenler olursa kazanma şansı olabilir mi ?
C. Rıfat Ilgaz kazanabilir.
S. Bugünkü mizah muharrirlerimiz arasında en beğendikleriniz ?
C. Rıfat Ilgaz, Adnan Veli ve Bülent Oran.
S. En beğendiğiniz fıkra muharriri ?
C Bülent Ecevit. Dili de düşüncesi de güzel.
Aziz Nesin’e sorduklarımız burada bitiyor. Aziz Nesin ateşli bir hastanın başucundaki inişli çıkışlı grafiğe benzeyen bir hayat yolunun bugünkü noktasında büyük bir başarıya ulaşmış bulunuyor. Bu söylediği gibi zorlu bir çalışma ve enerji ile mümkün oldu. Aziz, Babıâli’den uzaklaşacak kadar büyük darbeler yedi. Fizik yapısından da belli olan sonsuz bir enerji ve irade kuvvetiyle hadiselerin üzerine çıkmasını bildi.
Okuyucularımıza söylenmesini istemediği bir iki noktayı da fısıldayalım. Bir zamanlar güreşte büyük kabiliyetti ve galiba 56 kilo İstanbul şampiyonu oldu. Hâlâ da “Dolmuş” ailesinde bileğini benden başka yatıran yoktur.
İlhan Selçuk, “Dolmuş”, 15 Ağustos 1957
K. Gülek Aziz Nesin’i Tebrik Etti
Gazetemiz fıkra muharriri, arkadaşımız Aziz Nesin’e kazandığı beynelmilel müsabaka dolayısıyla C.H.P. Genel Sekreteri Kasım Gülek tarafından bir tebrik telgrafı gönderilmiştir.
Sayın Aziz Nesin,
İtalya’daki müsabakada kazandığınız Dünya hikâye birinciliğiniz dolayısıyla başarınızı tebrik ederim.
Saygılarımla.
Sayın Kasım Gülek,
Teşekkürler. Bana büyük çalışma gücü verdiniz. İktidara geldiğinizde de muhalefetteki gibi tebriklerinizi beklerim.
Saygılarımla.
Aziz Nesin
“Yeni Gazete”, 15 Ağustos 1957
Aziz Nesin’le Bir Konuşma
– Bu kadar değişik, değişik olduğu oranda gerçek tipleriniz belli ki görgülerinize dayanıyor. Siz bütün bu insanlarla daimi olarak temas halinde misiniz ?
– Konularımın hepsi hayattan alınmıştır. Ya münasebette bulunduğum insanlardan veya gazete olaylarından faydalanıyorum. Tabii, çoğunlukla da görgüye dayanıyor. Hayatım çok çeşitli yerlerde geçti. Sekiz sene askerlik yaptım. Beş sene de hapis yattım. Bütün bu seneler görgülerimi ilerletmek bakımından doğrusu faydalı oldu.
– Kitaplarınızın çok okunduğunu, gerçek, asıl bünyemize uyan ; daima bir problemi açıklayan, açığa vuran espri ve yazılarınızın geniş halk tabakaları tarafından okunduğunu biliyor musunuz ? Buna memnun musunuz ?
– Biliyorum ve buna çok memnunum. Bu gaye için yazı yazıyorum. Halk için yazı yazıyorum, yoksa belli bir tabaka için yazmıyorum. Bu arada herkes kendine göre bir şeyler bulup çıkarıyor.
– Nasıl yazıyorsunuz ? Kitap ve yazılarınıza bakılırsa, siz gece gündüz yazı yazan bir insansınız. Peki, elemanları ne zaman, nasıl temin ediyorsunuz ? Çünkü çoğunluk konularınız günün olay ve akışına uyuyor.
– Ben aşağı yukarı 4-5 saat uyuyorum. Hayatımdaki fazlalıkları atmıştım. Hatta, haftada bir veya iki defa tıraş olurum. Dışarı çıkınca, etrafı bir laboratuvarmış gibi tetkik ederim. Bütün bunlardan bir şeyler çıkarmağa çalışırım. Sevmediğim insanlarla alakamı keseli çok oldu. Sinema, tiyatro da benim için bir tetkik konusudur. Sinemayı yapan insanlar üzerinde ayrı ayrı dururum. Yazar bu eseri, mesela niçin yazmış, ne demek istemiş... Rejisör ne yapmak istemiş, aktör bunu nasıl anlamış, nasıl oynamış. Söyledim ya, dış âlem benim için bir laboratuvardır. Bir bakıma böylesi de, hayatın tadını ortadan kaldırıyor.
Buna rağmen yine zamanımızın çoğu boşa geçiyor. Düşünün, benim Göztepe’den Babıâli’ye çıkmak için kaybettiğim zaman... Bu bile fazlalık.
Çalışmak bana çok zevk verdiği için, yazmaktan, çalışmaktan hiç şikâyet etmem. Öyle ki, Akbaba’nın hemen bütün yazılarını ben yazarım. Dolmuş mecmuasına haftada üç yazı veririm. İzmir’de çıkan “Demokrat İzmir” isimli günlük gazeteye yazı yazarım. Yeni Gazeteye her gün bir yazı yazıyorum. Diğer bazı mecmualara da yazıyorum. Bütün bunları çalışmanın bana verdiği zevkle izah ederim.
– Çok okuyor musunuz ? Çok seyahat ediyor musunuz ?
– Hiç seyahat etmiyorum. Mümkün olduğu kadar okumaya çalışırım.
– Neler okuyorsunuz ?
– Kitap, gazete, mecmua okuyorum. Bizde çıkan sanat dergilerini takip ederim. Ben zor okuyorum. Kelimesine, cümlesine varana kadar üstünde dura dura okuyorum. Mesela, bakın şu Orhan Kemal’in kitabıdır. Bazı kelimelerin altını çizdim. Bunların köklerini sonradan araştıracağım. Deyimler beni düşündürür. Kitabın niçin, nasıl yazıldığını düşünürüm, bazıları çok kitap okuduklarını söylerler. Ama okudukları hiçbir zaman bini bulmaz. Ayda iki kitap okusa, yirmi yaşından sonra okumaya başlasa, bini zor bulur.
– İkinci defadır ki, dünya mizah edebiyatında birincilik kazanıyorsunuz ? Diğer katılanlar hakkında bir bilginiz var mı ? Bu başarı size bir şeyler söyledi mi ?
– Diğer katılanlar hakkında bir bilgim yok. Geçen sene 18 millet, bu sene 20 millet iştirak etti. Kazanacağımı gayet iyi biliyordum. Bu başarı beni çok memnun etti. Kazanacağımı gayet iyi biliyordum. Geçen sene altın plaka geldi, bunun için benden 250 lira vergi istediler. Bunun üzerine ben de bir açık mektup yazdım. Basın Yayın Genel Müdürlüğü’ne, “Ben bunu almıyorum, siz geri gönderin, ama bu yarışmalar oldukça ben her sene kazanacağım,” dedim. Nitekim de kazandım.
Bu başarı bana daha çok çalışma azmi verdi. Önümüzdeki sene yarışmaya girmeyeceğim. Avrupalılar, Amerikalılar bir Türk birincilik kazandı diye hiç aldırmadılar. Ama kendilerinden biri kazanınca kitaplarını basıyorlar, eserlerinden senaryolar yapıyorlar. Aslına bakarsanız, ben memleketimde hiçbir armağan v.s. kazanmadım. On senedir yazı yazıyorum, fazla bir ilgi görmedim. Ancak yarışmalardan sonradır ki, biraz, ne var ne yok diye bakınmaya başladılar.
– Siz iyi gören ve gördüğünü detayına kadar alabilen, nakledebilen bir insansınız. Böylece, değiştirmek istediğiniz bazı şeyler, önemli şeyler var mı ?
– Bütün sanatçılarda değiştirme arzusu mevcuttur. Düzende bir tedirginlik vardır. Bunu sanatçı duyduğu kadar her vatandaş da duyar. Sanatçı, şair olsun, hikâyeci olsun, romancı olsun, kendine tesir eden şeyleri duyurmak ister. Düzenin, toplumun daha ileri gitmesini arzular. Bu, mizahi yazılarda daha çok hissedilir. Mizah, bir kızgınlık eseridir. Başkası gülüyorsa, mizahçı kızıyor demektir, sinirlidir, tedirgindir. Mesela Eşref, Bernard Shaw, Şarlo sinirli, titiz kişilerdir.
– Nasıl oluyor da bu kadar bol ve rahat yazıyorsunuz ?
– Söylediğim gibi, her şeyden faydalanmaya çalışıyorum. Ben yazıyı yolda, uyurken yazıyorum. Düşünce daha evvel kafamda hazırdır. Oturunca çok kolay yazarım. Müsvedde kullanmam. Şimdi bile kafamda iki yıldır hazır hikâyeler vardır. Mesela uzun zamandır düşündüğüm bir piyesim var.
– Piyes denemiyor musunuz ?
– Zamanım yok. Piyes yazmak zor iş. Paranız olacak, bol zamanınız olacak ki ; kafanızda geliştirdiğiniz konuyu iki ayda hazırlayabilesiniz. Sonra ortaya problemler çıkar... Piyesiniz oynanır mı ? Seçecek adamların kişiliklerini hesap etmek lazım. Oynanması bakımından içinizde bir ümit olmaz. Beni tatmin eden piyesin de oynanmasını isterim doğrusu.
– Sizce, bir mizah yazarı bilhassa en çok neye dikkat etmelidir ?
– Bir mizah yazarı, her şeyden evvel öbür çeşit yazıları yazabilmelidir. Bir röportajı, hikâyeyi, romanı yazabilmeli. Ondan sonra o yazılardan mizaha geçebilmelidir. Mizah yazarının, diğer yazarlarda olduğu kadar dünya görüşü olmalıdır. Yazar bir tarafı tutmalıdır.
– Bu tükenmezliğinizi neye borçlusunuz ?
– Bir şeyle ayıp olurcasına övünürüm. Ben çocukluğumdan beri çalışırım ve bunu ciddiye alırım. Eğlenceyi, dalga geçmeyi, meyhaneleri, bohem hayatını inkâr ediyorum. Bütün bunların hiçbir şeyi halletmeyeceğine inanıyorum. Esasen yirminci yüzyıl insanı devamlı çalışmak zorundadır.
Hakkımda yazılan bir eleştirme var. Yazar, peşin hükümle altı ayda dokuz kitap yayınladığımı göz önüne alarak, yazılarımda tekrarlar olduğunu ileri sürüyor. Tekrardan daima ve titizlikle kaçınmışımdır. Mesela Zola’nın birinci, ikinci eseri neyse, üçüncü eseri de odur. Çünkü bu, onun üslubudur, kişiliğidir.
Ama ben 15 seneden beri yalnız kalemimle geçiniyorum. Ben eskiden piyasanın en az para alan yazarıydım.
– Şimdi mali durumunuz oldukça düzeldi galiba ?..
– Mali durumum daima düzelmiştir. Ne iş olursa olsun, çalışma imkânı bulduğum zaman daima mali durumum iyidir. Ucuza da çalışırım, her iş yaparım. Vaktiyle gazete bile sattım.
– “Yeni Gazete”deki günlük yazılarınızda esas gaye olarak neyi, neleri alıyorsunuz ?
– “Yeni Gazete”deki günlük yazılarımda, kendi düşüncelerimi elimden geldiği kadar yumuşatmaya çalışıyorum. Bir fıkra yazarı yalnız fıkra yazmalıdır. Üstelik bizim bir de geçimimiz bu yüzdendir.
– En çok hangi hikâyelerinizi beğeniyorsunuz ?
– “Damda Deli Var”, “İt kuyruğu”, “Kiralık Ev” hikâyelerini beğenirim.
– İtiyatlarınız var mıdır ?
– Sigara ile çayı eksik etmem. Sandalye üstünde bağdaş kurarak çalışırım. Bizim babamızın evinde iskemle yoktu. Yerlerde, minderlerde otururduk. İşte bu yüzden, bu alışkanlıkla küçük bir sandalye üzerinde bağdaş kurarak çalışırım. Ben, Türk evlerinde çatalın lüks olduğu, çatalla yemek yemenin günah sayıldığı zamanları bilirim.
– Kaç yaşındasınız, kaş yıllık evlisiniz ?
– Kırk iki yaşındayım. Meral ikinci hanımımdır. İki yıldır evliyiz. Çok çalışmamda en büyük pay hanımımındır. Her şeyimi tam ve kusursuz olarak hazırlar, temin eder. Kendi de hikâye yazar, kitap okur, evi idare eder. Bir yaşındaki oğlumuzla öteki hanımımdan olan iki çocuğumun bakım ve idaresi de Meral’e aittir.
– Bizdeki son edebi cereyanları nasıl buluyorsunuz ?
– Edebi cereyanları birtakım zorunluluklar ortaya çıkarır. Klasizm, romantizm hep bu zorunluluklarla meydana çıkmıştır. Değişmelerin sonucudur. Bizde hiçbir değişim olmadı. Ama Fransa’daki ekolleri olduğu gibi alıp ikinci kuşak, üçüncü kuşak diye ortaya atıyorlar. Belki aktarmak fena olmuyor ama her sene de bir ikinci baskı gibi, ekoller ortaya çıkmaz ki !
– Bugünkü Türk yazarlarından kimleri beğeniyorsunuz ?
– Kemal Tahir’i beğeniyorum. Yaşar Kemal’in dört başı mamur bir romana gideceğini sanıyorum. Hikâyecilerden Haldun Taner’i beğeniyorum.
– Sizi Türkiye’de edebi alanda bir yazar sayıp yarışmalara dahil ediyorlar mı ?
– Beni, Türk edebiyatı yarışmalara dahil etmiyor. Bu da beni hikâyeci tanımadıklarını gösterir. Demek ki onlar mizahı, edebiyatın bir dalı saymıyorlar ve beni mizahçı saymıyorlar. Ne yapalım öyleyse... Mizah elle tutulur bir şey. Bizde edebiyatçılar daima mizahı denemişlerdir.
Biz, aslında Nasreddin Hoca’nın bile farkında değiliz. Türk mizahı hürriyet için mücadele etmiştir. Mizah mücadelesinin kuvveti çok büyüktür. Yaygındır. Eşref’in, Tevfik Fikret’in bir hicvi derhal ve çok yayılmıştır. Rahat insan da, öteki insan da gülmek istiyor. Mizahta düşüncenin çok yeri vardır.
Röportaj : Selma Yazoğlu, “Yirminci Asır” 15 Ağustos 1957
Müsabakalar
İkinci “Altın Palmiye”
Postacının uzattığı zarfı alan kısa boylu son derece sempatik tipli esmer adam, içlerinde pırıl pırıl zekâ parlayan gözleriyle kaygısızca zarfın damgasını gözden geçirdi. Zarf Bordighera damgasını taşıyordu. Bordighera İtalya’da ufacık bir şehrin adıydı. Gazetelerin dikkatli okuyucuları için Bordighera adı pek de yabancı olmayan bir addı. Zira iki yıl var ki gazetelerin iç sayfalarında da olsa, ufacık başlıklarla da kaydedilse, Bordighera mahreçli iki satırlık bir ajans haberi gazetelerde yer alıyordu. Hem de, yad ellerdeki bu ufacık şehirden gelen haber, bizimle ilgili bir haber oluyordu. İşte postacının elinden zarfı aldıktan sonra yavaşça açan adam da bu Bordighera mahreçli haberlerin adından bahsettikleri mizah yazarı Aziz Nesin idi. Zarfın içinden İtalyanca yazılmış bir mektup çıkmıştı. Mektupta 1957 yılı dünya mizah yazarları beynelmilel hikâye yarışmasını kazandığından dolayı Aziz Nesin tebrik ediliyor ve gelecek yılki yarışmaya da katılması temennisi ile mektuba son veriliyordu. Mektubun altında beynelmilel mizah hikâyeleri yarışması jürisi başkanı Raymont Peynet imzası vardı. Aziz Nesin, hafifçe gülümsedi ve mektubu zarfıyla beraber yanı başındaki masaya koydu.
Güreşçilerimizin ve futbolcularımızın en ufak yabancı temaslarına velev ki neticede mağlup bile olmuş olsalar çarşaf çarşaf yer ayırmakta birbiriyle adeta yarış eden, bu işte atlamayı ve atlatmayı meslek haysiyeti yapan gazetelerimiz nedense sanat, fikir, ilim, sahasında kırk yılda bir vukua gelen başarılarımıza eskiden beri öyle uzun boylu yer vermezler. Ya bir kaç satırla geçiştiriverirler, ya da hiç duymazdan gelirler, olur biter. Nitekim bu yıl da Aziz Nesin’in Bordighera’da yapılan beynelmilel mizahi hikâye yarışmasında 36 mizah yazarı arasında dünya birincisi seçilmesi haberini bermutat bir iki satırla geçiştirmişlerdi. Halbuki bu başarı en azından yüz millî maçı kazanmak kadar önemliydi. Zira her şeyden ve her şeyden evvel dünya mizah yazarları arasında zafer kazanan şey Türk zekâsı, Türk mizahı, Türk esprisi idi. Bacaklar yahut kalın ense ve pazularla kazanılan galibiyetler gün gelir unutulur giderdi ama sanat dünyasında, fikir dünyasında kazanılan bir zafer için böyle bir hükme varmak mümkün müydü ?
Aziz Nesin’in başarısı gerçekten büyük bir başarıydı. Son birkaç yıl hariç, dünya sanat çevrelerinde bir türlü duyulmayan Türk adı ancak müzisyenlerimizin ve son iki yıldır da Aziz Nesin’in sayesinde duyuluyor ve bu çevrelerde Türk sanatı hakkında tomurcuk halinde de olsa bir fikir doğmaya başlıyordu. Bordighera yarışması, sanat dünyasının gerçekten üzerinde dikkatle durduğu bir müsabakaydı. Zira bu müsabakanın jürisi de, müsabaka da, tam manasıyla beynelmilel bir mahiyet arz ediyordu. Jüriyi teşkil eden isimler dünya mizahının ve sanat dünyasının en kalbur üstü otoriteleri idi. Bu jüride başkanlığı meşhur Raymont Peynet yapıyordu. Üyeler de en az onun kadar meşhurdular : Jeane Bheleuse, Filips Darberus, Dr. Guavanni, Prof. Kigi Vidris, Gianni İsidori, Julyano Mistu, Sezar Parfetto ve Dr. Merani.
Müsabakaya bu yıl Türk yazarlarından beş kişinin birden katılmasına sebep Aziz Nesin’in geçen yıl aynı yarışmada bir birincilik daha kazanarak bu müsabakadan Türk yazarlarını haberdar etmesi idi. 36 müsabık arasında yapılan seçme sonunda müsabakayı bu yıl da bir kere daha Aziz Nesin kazanıyordu.
Aziz Nesin bu yıl müsabakaya “Kazan Töreni” adlı hikâyesi ile katılmıştı. Geçen yıl “Fil Hamdi” adlı hikâyesi ile sosyal hicvin bir şaheserini vererek Altın Palmiye’yi almaya hak kazanan muharririn bu yıl müsabakayı kazanan eseri “Kazan Töreni” de gene sosyal bir hiciv olup yazarının bütün hususiyetlerini ortaya koyuyordu.
Bordighera’daki jüri heyeti başkanı Aziz Nesin’e gönderdiği mektupta, “Biz sizin eserlerinizi basalım, burada yayalım, sizin editörleriniz de bizim hikâyecilerimizin kitaplarını bassınlar, böylece telif hakları hususunda ödeşelim,” diye yazıyordu. Ama jüri başkanı bilmiyordu ki Türkiye’de telif hakları diye bir şey mevcut değildir. Ve burada ancak mütercime cüzi bir ücret ödenir. Hepsi o kadar. Aziz Nesin teklif edilen bu hal çaresinin çıkar yol olmadığını bildiği için, hiçbir karşılık istemeden de basılmalarına razı oluyordu ama bunu da Bordighera’daki jürinin aklı bir türlü almıyordu. Nasıl olur da bir muharrir, eserinin telifini almadan basılmasına razı olurdu ?
“Akis”, 24 Ağustos 1957
Aziz Nesin İçin...
İtalya’da yapılan uluslararası mizahi hikâye yarışmasında iki yıldır kazandığı birinciliklerle göğsümüzü kabartan kıymetli mizahçımız Aziz Nesin için çoktandır, bu sütunlarda bir şeyler yazmak istiyordum. Nihayet bugün, bu fırsatı bulabildim.
Bilindiği üzere Aziz Nesin, geçen seneki yarışmayı “Fil Hamdi” adlı hikâyesiyle kazanmıştı. Bu sene de “Kazan Töreni”, “Damda Deli Var”, “Ben Karışmam” ve “Adamı Zorla Deli Ederler” adındaki dört hikâyesiyle katılıp yeniden birincilik ve dolayısıyla “Altın Palmiye”yi kazanınca dünya sanat çevrelerinde haklı olarak “Günün Adamı” oldu. Nasıl olmazdı ki, Bordighera’da toplanan ve dünyanın ünlü sanatçılarından teşekkül etmiş olan jüri, birinciliği iki yıldır bir Türk eserine hem de aynı yazarın eserine veriyordu. İşte, Aziz Nesin, böylece geçen seneki başarısının bir tesadüf eseri olmadığını ve su götürmez bir mizahçı olduğunu, bütün dünyaya ispat ediyordu.
Evet, Aziz Nesin, Yusuf Ziya’nın da dediği gibi, şimdiye kadar gelip geçmiş mizahçılarımızla kıyaslanmayacak, bambaşka bir yazardır.
Yazılarında, kupkuru bir mizahla yetinmiyor. Güldürücü unsurunun yanında bir de düşünme payı veriyor okuyucusuna. Zaten, Kemâl Tahir’le beraber kurduğu yayınevine “Düşün Yayınevi” adını, bunun için vermiş.
Aziz Nesin’in dikkati çeken diğer bir tarafı da çok çalışmasıdır. Günlük gazetelerde, haftalık dergilerde yazdığı fıkra ve hikâyeleri, hemen her ay çıkardığı bir hikâye kitabı takip ediyor. Ayrıca, Aziz Nesin’in çok okuyan bir yazar olduğunu da hesaba katarsak, bu işleri küçücük bir güne nasıl sığdırdığına hayret ediyoruz. Doğrusu, insan gücünün üstünde bir şey bu !
Aziz Nesin’in bu büyük zaferini kutlarken, gelecek yılların da kendisine başarılar getirmesini dileriz.
Atillâ Aşut, “Hakimiyet” (Trabzon) 26 Ağustos 1957
Aziz Nesin Hakkında Dava Açılıyor
Milletlerarası hikâye müsabakasında 1’inciliği kazanan eser savcılıkça kasıtlı görüldü
Tanınmış mizah yazarlarımızdan Aziz Nesin, bundan bir müddet evvel İtalya’daki Milletlerarası Mizah Yazarları Birliği’ nin tertip ettiği hikâye müsabakasında ikinci defa birincilik kazanan hikâyesinin adını taşıyan “Kazan Töreni” isimli kitabındaki bir yazı kasıtlı görüldüğünden hakkında dava açılmaktadır.
Sorgu hâkimliği, Aziz Nesin hakkında açılan amme davası ile ilgili olarak eseri tamamen tetkik etmiştir. Yazar hakkındaki tahkikat devam etmekte olup, yakında duruşmaya başlanacaktır.
“Cumhuriyet”, 7 Eylül 1957
Aziz Nesin Hakkında Savcılık Dava Açıyor
Gazetemiz yazı ailesinden olan ve son iki sene İtalya’da yapılan “Dünya Mizah Hikâyeleri Yarışması”nda üst üste birincilik kazanarak dünya çapında bir şöhret yapan memleketimizin tanınmış ve müstesna mizah yazarı Aziz Nesin’in “Kazan Töreni” adlı kitabı “maksad-ı mahsusa müsteniden” yazıldığı iddiasıyla arkadaşımız hakkında Savcılık tarafından bir amme davası açılmıştır. Aziz Nesin “Kazan Töreni” isimli hikâyesiyle Dünya Mizah Yarışması birinciliğini kazanmıştı.
Not : Arkadaşımız Aziz Nesin’in yazılarını her gün ikinci sahifemizde “Az Gittik, Uz Gittik” başlığı altında takip edebilirsiniz.
“Yeni Gazete”, 8 Eylül 1957
Kazan mı Kaldırıyorlar ?
Bir haber, bütün gazetelerin birinci sayfalarında yer aldı : “Dünya Mizah Hikâyeleri Yarışması’nda hikâyecimiz Aziz Nesin ikinci defa olarak birincilik kazandı.”
Dış görünüş itibariyle bu olay her Türkün göğsünü kabartacak cinstendir. Bir Türk yazarının dünya çapında bir yarışmada birinci gelmesi küçümsenecek, sevinilmeyecek şey değildir.
Fakaaat...
Haberi okur okumaz işin his cephesinden biraz olsun sıyrılan veyahut da uyanık ve dikkatli olan kimselerin kafasında istifhamlar belirmesi için sebepler vardı.
Bu Aziz Nesin kimdi ?
Birincilik kazanan hikâye nasıl bir şeydi ?
Yarışma nerede yapılmıştı ?
Jüride hangi renk insanlar vardı ?
Nihayet kimler iştirak etmişti ?..
Biz Aziz Nesin’i tanımamış olsak bile maksatlı jürilerin maksatlı eserlere birincilik verdiğine, siyasi şirinlikler için mükâfatlar dağıttığına, tek müsabıklı yarışmalarda alınan birinciliklere, son zamanlarda sık sık rastlanıldığını bildiğimiz için ilk ağızda ne göğsümüz kabardı ne de bu birinciliği gözümüzde büyüttük.
Aziz Nesin kimdir ?
Bu zatın kim olduğunu ve mazide bu milletin menfaatleri ( !) için nasıl canla başla çalışan bir idealist ( !) olduğunu, neler yaptığını anlatmaya bu sayfaların yüzlercesi kâfi gelmez, şu kadarını söylersek de kâfidir sanırım.
Kadrosunda Esat Adil, Mim Uykusuz, Abidin Nesimi, Kerim Sadi, Yusuf Ahıskalı, Orhan Kemal gibi komünistlik suçundan sabıkalıları toplayan “Başdan” dergisini gazetemiz sayfalarında “Babıâli Komünistleri No : 9” altında teşhir ettiğimiz Rıfat Ilgaz’la beraber çıkarmıştır.
Aziz Nesin defalarca kapatılan kızıl (Ses) mecmuasının kızıl “Zincirli Hürriyet”in ve daha birçok solcu dergilerin kadrolarında arz-ı endam etmiş, birkaç kere de mahkûm olmuştur.
Şimdi ise malum Tan gazetesinin külleri üzerinde Rıfat Ilgaz’la bir müddet önce komünizm propagandası yaptığı için toplatılan bir kitabın sahibi Şükran Kurdakul ile birlikte bir sacayağı gibi kurulmuşlar ne yaptıkları belli değildir.
Yarışma nerede yapıldı ?
Yarışmanın İtalya’da yapılmış olması da mühimdir. İtalya bugün için komünizm fikirlerinin ve komünist sanat rüzgârlarının en sık estiği bir memlekettir.
Bu iki noktaya kısaca dokunduktan sonra hikâyenin kendisine geçelim.
Hikâye mizah maskesi altında tamamen siyasi ve yıkıcı maksatlara hizmet ediyor.
Bunları birkaç noktada hülasa edebiliriz.
1- İktisadi ve sanayi kalkınmamızla alay ediyor.
2- Mevki sahibi kimseler ve idarecilerimizi tamamen cahil kimselermiş gibi göstererek iğneliyor.
3- Türk sanayii ve işçisini acz içinde beceriksiz tanıtarak tiye alıyor.
Bu maksatları ihtiva eden bir hikâye mizah cephesi ne kadar kuvvetli olursa olsun siyasi olmaktan kendini kurtaramaz.
Şimdi akla şöyle bir sual geliyor :
Kimlerden teşekkül ettiğini bilmediğimiz jüri acaba hikâyenin mizah cephesine mi yoksa siyasi cephesine mi oy verdi ?..
Bunu zaman gösterecek ve biz ileride bu mevzua tafsilatlı olarak tekrar döneceğiz.
“Ocak”, 20 Eylül 1927
Ulunay Ağabeyimizin Kulakları Çınlıya
Milliyet’in muhterem yazarlarından Ulunay’a hürmetimiz eski ve içtendir. Yazıları çoğu zaman hoştur. Maneviyata hürmet telkin eden ve bazı millî meselelerde hassasiyet gösteren bir kalemi vardır... Hürmetimiz kaleminin bu vasıflarından ileri gelmektedir.
Neyliyelim ki, işte o bizim meşhur Ulunay da günlerden bir gün olmuş, yapmadığı bir işi yapmış, potlar kırmış, çamlar devirmiştir. (Halbuki kendisi çam devirenlerin bir numaralı düşmanıdır. Hele bu deviriş yılbaşı zirzoplukları için olursa...)
Devrilen çamın cinsini merak ediyorsunuzdur. Biz onun vasfını vermeden evvel bir başka bahse geçelim. Meselâ bir gazete haberine... Hem çok yakın taze bir haberine : “Bilmem nerede beynelmilel mizah müsabakasında birincilik kazanan Aziz Nesin’in ‘Kazan Töreni’ aleyhine savcılıkça takibata geçildi...” Haber mealen böyle...
Aziz Nesin malum... Yahut çok malum ? !.. Hatta pek malum... Kazan Töreni O da daha açıldığı andan, hatta kapağından mahut’luğunu ilan eden, sırıtan, yılışan ; her haliyle sahibine tam uymuş, yakıştırılıp tıkıştırılmış bir eser ? !.. Meydanı pek boş bulduğunu uman Aziz Nesin’in mizah perdesi arkasında yaylım ateşine geçtiği, mevzie girdiği şu günlerin, seri imalatından biri... İşte o Kazan Töreni var ya, o Kazan Töreni... Buraya dikkat. Zira Sayın Ulunay’ın perdesi de tam burada açılıyor. Yani dram yahut komedi buradan başlıyor... Sayın Ulunay’ın baltası çamın boynunun köküne inmek üzere işte tam burada havaya kalkıyor. O mahut Kazan bir bütün gün Ulunay’ın köşesinde de kaynadı... Evet, o günkü Milliyet gazetesini okumayan ve Ulunay’ı eskiden beri sevip hürmet edenler, hayret ediyordur değil mi ? Ne demek istediğimi anlamıyor veya anlamak istemiyordur. Ama neyliyelim ki, denilen gayet açık : Muhterem Ulunay o Aziz Nesin’in bu meşhur kitabının umulmayacak derecede bir şişirişle Milliyet’te methini yaptı... Güzelim sütuna Kazan Töreni başlığını atarak, bir bütün gün kendini de Aziz Nesin’in kazanında kaynattı. Hayret ettik, üzüldük, inanmak istemedik ama gerçek buydu... Evet evet açıkça Aziz Nesin Ulunay’ın kaleminde reklam görmüştü. Hem de ne reklam ?..
Ve nihayet bugün aleyhinde – biraz da gecikilmiş olarak – kanuni takibata geçildiğini gazetelerde okuduğumuz eser de, Ulunay’ın parasız reklamını ettiği o eserdi.
Olan olmuş diyeceksiniz... Hepimiz insanız ; Ulunay da hatadan münezzeh değil diyeceksiniz... Hassas ruh ve yapı, ona kâfi ezayı vermiştir de diyeceksiniz... Siz ne derseniz deyin, biz o haber üzerine bu acı gerçeği bir defa daha hatırladık işte...
Yalnız bu vesileyle yalvarırız, rica ederiz : Babıâli’nin bu birkaç millî hüviyetli kalemi, mahutlarla ilgili bazı çiziştirme mecburiyetiyle karşılaşırlarsa ; ne olur, ihtiyatlı olsunlar, daha ağır olsunlar ve bunca hürmetkârlarını kırmaktan, yeni yeni hayal sukutları yaratmaktan biraz olsun sakınsınlar, çekinsinler... Bilmem talep haksız mı ?
Yaman Avcı, “Ocak”, 20 Eylül 1957
İtalya’da Bir Türk
Roma’daki bazı açık hava kahveleri her gün bir bayram şenliği içindedir. Yalnız dolar hovardası Amerikalılar, mark kalantoru Almanlar değil, Bulgarlar, Yunanlılar, Suriyeliler ve Mısırlılar bile, cadde boyunca sıralanmış masalarda kendi bayraklarını bulabilirler.
Bunun bir tek istisnası var : Türk bayrağı !
Bir akşam çayı içmek için Doney’de oturduğum koltuktan, hasret dolu gözlerle boş yere onu aradım durdum : İşte, bir gece laciverdinde yıldız yıldız Amerikan bayrağı... İşte sırtında güneşi, elinde kılıcıyla komşumuz İran... İşte kibar çizgileriyle İngiliz ve işte Fransız, İspanyol, İsveç bayrakları... Yalnız bir şafak kızıllığında parlayan benim ayyıldızım yok !
Bütün İtalya’nın hafızasını kazıyınız, bir tek Türk çıkar : Barbaros Hayrettin !
Dört asrın gerisinden hâlâ onun hayali, Roma’nın yüreğini oynatıyor desem hiç şaşmayınız !
Güzel sanatlar vatanı İtalya ile alışverişimiz yalnız moda mağazalarıyla devam ediyor : Kadınlarımızı meşhur kunduracı Samos’un, erkeklerimizi meşhur gömlekçi Gucci’nin camekânları önünde bulabilirsiniz.
Size şaşacak bir şey söyleyeyim mi ? Roma’daki Türk elçiliğinde bizim bir basın ataşemiz bile yok. Ama, olsa ne yapacak diyeceksiniz, değil mi ?.. Maaş almak için ay başlarını beklemekten başka !
Bereket versin yine mizah edebiyatımıza : Son iki yılda, bize dünya birincilikleri kazandıran Aziz Nesin gibi bir sanat elçisi gönderdi Roma’ya !
Biliyorsunuz değil mi ? Ondan da verilen armağan için iki yüz lira gümrük resmi istediler !.
Bu gurbet akşamında, tek başıma çayımın son yudumunu içerken, hıçkırığa benzer bir kahkaha ile gülmeğe başladım... Ağlıyor muydum yoksa ?
Yusuf Ziya Ortaç, “Akbaba”, 17 Ekim 1957
Sülün Osman Aziz Nesin’i Dava Ediyor
Dolandırıcılık iddiasıyla yargılanmakta olan ve Sultanahmet cezaevinde tutuklu bulunan “Sülün Osman” dün basın savcılığına bir dilekçe göndermiş, aleyhinde yazı yazan Aziz Nesin hakkında takibat yapılmasını istemiştir.
Sülün Osman bu dilekçesinde, Aziz Nesin’in “Kazan Töreni” adlı kitabında (Sülün Osman Pırrr !..) başlıklı bir yazı yazarak, manevi şahsiyetinin tahkir edildiğini bildirmiş “Haberim olmadan aleyhimde yazı yazan bu muharrirle, kitabı basan matbaa hakkında maddi ve manevi tazminat davası açılmasını istiyorum,” demiştir.
Sülün Osman’ın, cezaevinden gönderdiği dilekçe incelenmektedir.
“Cumhuriyet”, 7 Ocak 1958
.....
Biraz insaf !
Biraz insaf yahu !
Bugün bayi vitrinlerini istila etmiş olan ve yekûnu birkaç ay içinde 15’i bulan Aziz Nesin’in bu kitaplarını neşreden Düşün Yayınevi, 14 yıla mahkûm tanınmış komünist Kemal Tahir’le Aziz Nesin’in ortaklaşa kurduğu bir müessesedir.
Gafil gazetelerimizin bu kitapları bedava reklamları ise, iki komünistin daha çok tahrik yapmalarına fırsat hazırlamak olacaktır.
Söyleyeceklerimiz henüz bitmiş değildir. İlk fırsatta hesaplaşmak için yeniden bu mevzuya döneceğiz.
Darendelioğlu, “Ocak”, 22 Kasım 1957
.....
Mizaha gelince... Hüseyin Rahmi ve Ahmet Rasim gibi, söz götürmeyen üstatlardan sonra Refik Halid’i ve Aydede’sini, Yusuf Ziya ve Akbaba’sını, Orhan Seyfi’nin hicivlerini, Osman Cemal’in birçok mecmualardaki yazılarından başka (Çingeneler)ini hatırlamamak imkânsızdır. Bugün Aziz Nesin, bütün Türk mizahının rekorunu kırmıştır. Bize azılı mahutlardan olduğunu unutturacak kadar mizahçıdır ve öfkemizi kahkahalarımızla tadil etmeye muvaffak olmaktadır. Onu çok uzaktan ve çok yüksekten takip eder gibi görünen Haldun Taner’in hikâyeden uzaklaşmamasını temenni ederim.
Peyami Safa, “Yelpaze”, 5 Mart 1958
.....
“Sait Faik ve Aziz Nesin. Evet, evet bilhassa yazın, Türk edebiyatında, yerli veya yabancı bir başka muharririn tesirinde kalmayıp nev’i şahsına münhasır, yani sırf kendilerine mahsus bir tarzda yazan ancak bu iki sanatkârdır. Hikâye ve mizah sahasında çok salahiyetli olarak konuşabilecek bir muharrir sıfatıyla söyleyebilirim, ikisi de memleket değil, dünya ölçüsünde rakipsizdir.”
Refik Halit Karay, “Yelpaze”, 26 Şubat 1958
























































