Aziz Nesin ve Halk Masalları
Tahir Alangu
Ünlü yazar Aziz Nesin, bir süredir mizah hikâyelerinde olduğu kadar oyunlarında da masal motiflerini, anlatım tekniğini kullanıyor. Çok yazmak zorunda oluşu, onu, sürekli olarak yeni temalara götürünce, elbette eski halk masallarının ve hikâyelerinin gür kaynağını da yoklamadan edemeyecekti. Kendi mizah ölçüleri ile dil anlayışı kadar “toplumcu öğreti” amaçları da onu “masal ve halk hikâyeleri”ndeki uygun anlatıma iteliyordu. Bundan dolayıdır ki, 1958 yılından sonra “büyükler için masallar” yolunu denedi. Halk masallarını henüz gerekli ölçüde derlememiş, yeteri kadar araştırıp tanımlamasını yapmamış bir ülkede, onun, masalı yenileyerek, gittikçe daralan kendi hikâyecilik yolunu açabilecek bir denemeye girişmesi, ilgi çeken bir yenilik olarak beliriyordu. Bizde masallar, bölgelerde aldıkları düzenle, motif sıraları, biçimleri iyice bozulmuş söyleyişler halinde not ediliyor, radyolarda ise eski profesyonel masalcılara has tekerlemelere boğularak karıştırılıyor, motif sıraları, temel biçimlerindeki yalın anlatım güzelliğinin farkına bile varılmadan, çocukları oyalayan bir gevezelik seviyesine indiriliyordu. Aynı şey çocuklar için çıkartılan dergi ve kitaplarda da yürüyüp gidiyordu. Varyantların karşılaştırılmasıyla, temel düzendeki anlatım ve motif sırasının yeniden kurulmasına giden Grimm Kardeşler’in “Urform-Temel düzen” anlayışına gidilmiyor ; Andersen’in ise masallarını çocukları için yazdığı sanılıyor, çok zarif bir anlatımın altına sakladığı o belli belirsiz “ironi ve toplum eleştirisinin” farkına bile varılmıyordu. Aziz Nesin, geçim derdiyle çalakalem yazmak zorunda kaldığı mizah hikâyeleri çıkmazından, bu sefer de ağzı kalabalık, çenesi düşük “masalcı baba” tekerlemelerinin çıkmazına düşebilirdi. Ama düşmedi. Halk masalları, fıkraları, meddah hikâyelerinin temaları kadar, anlatım tekniklerini de, çözümleyici bir dikkatle yapılarından iyice ayırarak, kendi kurduğu bu yeni anlatım düzeninde kullanmaya yöneldi. Masalı şiirde kullanınca, ne motiflerinde, ne temalarında aslındaki masal şiirinden kopmak mümkün olamadığı halde, Aziz Nesin, bu masallarına aldığı unsurları asılları tanınmayacak ölçüde yeniden işleyerek kullanmış.
Aziz Nesin, 38 kitabına dağılmış olan mizah hikâyeleri ve romanlarında, yer yer, “masal ve halk hikâyeleri” temaları, motifleri, anlatım teknikleri, formüllü deyiş ve tekerlemeleri geniş ölçüde kullanmış, kendi hikâye anlatım dilinde, halk hikâyeciliğinden geniş ölçüde yararlanmıştı. Bu konuşmada onun yalnız son iki kitabına derlediği masallar üzerinde durulacaktır.
Memleketin Birinde (1958) adındaki ilk mizah masalları kitabında başlıca iki anlatım tekniği kullandı. Bunlardan ilki, kitabının büyük bir bölümünü kaplayan, masal düzeninde anlatılmış, hepsi de günümüzün toplum ve politika sorunlarına, bildik kişilere değinen hikâyelerinde görülür. Amaçları ve alegorileri iyice belirlenmiş olan bu hikâyelerine, aslında masaldan çok “meddah anlatımı” demek gerekiyor. Üstelik yazarın hikâyeciliğinde, oldum olası, sözlü halk hikâyeciliğindeki anlatım şekillerinin büyük etkisi olduğundan, bu yeni hikâyelerinde “meddah anlatımına” iyice kayması onu yadırgatmamış. Giriş, geçiş ve bitiriş formüllerinde, masaldan iyice uzaklaşan, üstü iyice açılmış ironili taşlamalarla sert bir toplumcu gerçekçiliğe bağlanan bu hikâyelerinde, bizdeki eski meddahların, dinleyicilerine göre zaman zaman kullandıkları, o kesin, hızlı ve sert anlatımla vurucu bir etkilemeye ulaşmak istediği görülüyor. Aziz Nesin, “faydacı sezgisi”yle, masallardaki hayal unsurları ve motif sıralamaları, formüllü deyişlerin altında saklanmış kapalı düşüncelerin çıkmazına düşmemiş, halk hikâyeciliğinin gerçekçiliğe en yakın bir koluna aşılanmaya çalışmış, yer yer kullandığı masal unsurlarının üstlerini, halkın anlaması için, iyice açarak belirlemiş “toplumcu öğreti” amacını daha etkili hale getirmiş.
Bu kitabında denediği ikinci yol da eski hayvan hikâyelerini (fable) yenileştirerek yazmasıdır. Yazar, bu hayvan hikâyelerini yazarken, eski toplumlardaki kullanılış düzeninin de farkına varmış görünüyor. Bunlardaki “saldırı ve satir” gücünün yanında “politik öğreti” gücünün de, iç içe oluşunu iyi anlamış. Eski toplumlar, çeşitli kaynaklardan gelen karmaşık baskılar altında, halka ulaşan politika tartışmasının yoksunluğunu, bu soy hayvan hikâyeleriyle kapatmak yolunu tutmuşlardı. Eski toplumlarda olduğu kadar, bugünkü köylüler arasında da, hayvan hikâyeleri, toplum çatışmalarını ifade etmede kullanılıyor. Aziz Nesin, bu türün etkileyici gücünü henüz yeteri ölçüde hikâyelerinde kullanmadığı halde, tek perdelik bir komedisinde başarıyla denedi : Bu yıl içinde Sermet Çağan’ın sahneye koyduğu Ah Biz Eşekler, Kastamonu’dan derlenmiş bir hayvan hikâyesine dayanıyordu.
Bu kitabın ikinci bölümünde, ilk bölümde yaptığı gibi, çağımızın şartlarına uygun yeni meddah hikâyeleri kurma yoluna girmiyor. Burada eski halk hikâyelerini, gerçekçi özlerinden yararlanarak, yeniden işleme yoluna gidiyor. “Merhumun Vasiyeti”, “Tamburanın Teli”, “Pırtlı Masal” gibi örneklere bakılınca, bunların masallardan çok, eski halk hikâyelerine bağlanabileceği görülüyor. Bütün bunlar, Aziz Nesin’in, kendi anlatım yoluna yatkın temleri araştırırken, rasgele bir beğeninin peşine takılmadığını göstermektedir.
Bu alanda ikinci kitabı Hoptirinam (1960) ile, masal anlatımı yoluna yerleşeceği, eski halk hikâyeleri malzemesini keyfince kullanacağı artık iyice anlaşılmaktadır. Aziz Nesin, bu örneklerde, aslında “formüllü ve kalıplı” bir anlatım düzeni olan halk hikâyeciliğinin yerleşmiş kural ve ölçülerini hayli aşıyor, masal ve halk hikâyelerinden aktardığı unsurları kendi anlatımında baştan başa değiştirerek özgürce kullanıyor. Ünlü bir masal giriş formülünü şöyle değiştiriyor : “Bir varmış, iki yokmuş... Eski günlerde yeryüzünün bir ülkesinde hiçbişey yokmuş. Hiçbişeyi olmayan bu ülkenin bir padişahı varmış”, “bir varmış, bir yokmuş... Kiminde az olan, kiminde çokmuş. Karnı tok olanın gözü aç, gözü aç olanın karnı tokmuş. Vur vuranın, kır kıranın, alikıran başkesenin çok olduğu biyerde, bir zamanda bir ülke varmış”. Burada hem formül düzenini, hem de özü ve kullanış şeklini değiştiriyor. Masalın başında giriş olarak kullanılan bu çeşit formüller, dinleyiciyi hazırlar, gündelik ilgilerden uzaklaştırır, oyunlu bir başka dünyanın gerçekdışı havasına götürür, masalcının gerekli gördüğü “büyülenme”yi sağlardı. Burada ise, uzak bir teknik yansımayla, giriş formülü, uyarıcı, düşündürücü bir yönde kullanılıyor. Formülün masaldaki özünde, anlatılanın “yalan” olduğunu, “belli olmayan bir zamanda, bilinmeyen bir ülkede” geçtiğini anlatma, temel ilke olduğu halde, Aziz Nesin, bu işlerin çağımızda, hem de aramızda olup bittiğini daha işe girişirken haber veriyor. Masal anlatım tekniğinden aldığı bu unsuru kullanıştaki özgürlüğü, Aziz Nesin’in masallardan, öze, yapıya bağlı kalmadan, yalnız anlatım tekniklerindeki ve dillerindeki güçlü anlam zenginliklerinden yararlanmaktan ileri geçmek istemediğini gösteriyor. Bundan dolayıdır ki, onun masallarını, halk ve hayvan hikâyelerini, doğrudan doğruya belirli örneklere bağlamanın imkânı yoktur. Varsa da, bunların sayıları pekazdır. Bu yeni hikâyelerinin bir iki yerine serpiştirilmiş bir iki motif, masallık deyimler, yeniden biçime sokulmuş tekerleme ve formülleri kullandıktan sonra, Aziz Nesin, alabildiğine hızlı tempolu bir anlatıma geçiyor, ama arada sırada da masal yazdığını ansıyor, meddahlığa girişiyor. Bu düzende, onun, kendi eski mizah hikâyesiyle halk hikâyesi anlatım düzenlerini karıştırarak aşılamaya, yeni bir bileşim yapmaya giriştiği görülmektedir.
Onun mizah hikâyeciliği ile halka yönelişindeki amaçla, eski hikâyecilerin hem teknikleri, hem de amaçları bakımından uygunluk derecesine varan bir yakınlık bulunduğu anlaşılıyor. Eski hikâyeciler de, tıpkı onun yaptığı gibi, fırsat buldukça halk karşısında, hem de uygun yerlerde, çağlarının yüze çıkan sorunlarını, göze batan kişilikleri, azgın tutkuları “lisan-ı münasiple” yerdikleri ve taşladıkları, becerebildikleri ve dinleyicilerinin anlayışlarının mümkün kıldığı ölçüde de, sert taşlamalardan toplum eleştirmelerine kadar uzandıkları oluyordu. Halk diline ve geniş okuyucu kitlelerine bağlanma zorunluluğu, Aziz Nesin’i, bu işe yarar ve etkili yolu bulmaya götürmüştür kanısındayım.
Yazımın bundan sonrası, Aziz Nesin’le, 13 Mart 1966 pazar günü yaptığım bir konuşmaya ayrılmıştır. Burada onunla, masalı nasıl, neden kullandığı üzerinde konuştuk. Bu konuşmaların yukarıdaki görüşleri desteklediği görülecektir.
T. ALANGU – Çocukluğunuzda çok masal dinlediniz miydi ?
AZİZ NESİN – Bizim kuşaktan bir Türk yazarı masal dinlememiş olsun ?.. Bu mümkün müdür acaba ? Ben “masal-edebiyat” ilişkileri üzerinde şöyle düşünüyorum : Masaldan esinlenerek masal yazılmalıdır. Benim için olumlu ve yararlı etki, masalın bir yazarı, dolaylı yoldan etkilemesidir. Okuduğumuz yazarı ya da masalı ele alarak yazarsak bu taklit olur. Bize Batı etkisi hep bu taklit yolunda gelmiştir, hâlâ da sürüp gidiyor. Biz Batı’da yaşamadığımız için aslında taklit de mümkün değil. O zaman ezici ve kişiliği yitirici “baskı-etkilenme” altında kalıyoruz. Oysa biz hâlâ dil ve hikâye anlayışımızla “masal ve meddah” geleneğinin sürekli “havası içinde” yaşıyoruz, bu ortamdan çıkmadık hâlâ. Bir Türk yazarı masal dinlememiş ve okumamış da olsa, yine de bu ortamın dolaylı etkileri altında eserlerini meydana getirir. Oysa bir Batı yazarından, ancak “taklit” yolu ile yararlanmak mümkündür. Onun ortamında değiliz ki, olumlu etkisi olsun. Etki aslında dolaylı yoldan olmalıdır. Bundan dolayıdır ki, bütün Türk yazarları, az veya çok, masalın etkisindedirler. Bizim bütün masallarımız birçok bakımlardan Batı’dakilerine benzemez. Bundan dolayı gerçeğe dayanır. Masal yaratan kafa gerçekleri gereksiniyorsa, fantezi yapamaz. Dışarıdan nakletse bile gerçeğe indirgemek zorundadır. Masal bu anlamda, bir fantezi olarak, ucu ekmeğe dayanan politika sorunları içinde çalkalanan, bunların baskısı altında bulunan insanlar için mümkün değildir. Halk başkaldırmıyorsa, hakkını gerektiği kadar arayamıyorsa, bu durumuna ancak bir edebi kılık veriyor, bu anlamda, biz de masalı kullanırken gerçekçi kalıyoruz, bununla çağımızı anlatıyoruz.
(Burada açıkça, Aziz Nesin’in kendi masal anlayışını görüyoruz. Bu anlayış bütün masalları içine alan, türlerine göre belirlemelere yönelen, bilimsel bir anlayış değil elbette. Örneğin Türk masallarındaki fantezi unsurunu reddedişi yanlış bir belirleme. Ama onun masal anlayışını, kendi anlamında kullandığı masal unsurları açısından alırsak, söyledikleri ile yaptıkları arasında tam bir uygunluk olduğu görülüyor. O, masalı, kendi işine yarayan yanı ile alıyor, işe yarar oluşları bakımından değerlendiriyor.)
T. ALANGU – Mizah hikâyelerinizin ve başka yapıtlarınızın hangilerinde masalın motif, tem ve unsurlarını kullandınız ?
AZİZ NESİN – Özellikle iki kitabımda, biri Memleketin Birinde, öteki de Hoptirinam adındaki kitaplarımda kullandım. Öteki kitaplarımda ise dağınık olarak var. Bazısında masalı yalnız biçim olarak aldım. Bazılarında ise motif olarak aldım. Yeşil Renkli Namus Gazı’ndaki (1965) “Bizim Köyün Delileri Balladı” parçası, muhtelif masallardan derlenmiş motiflere dayanır. Memleketin Birinde kitabının sonunda motif olarak aldıklarımdan birkaç tane var. Biraz Gelir misiniz ? (1958) adındaki oyunda “ölümsüzlük ülkelerine kaçma” motifini kullandım. Bunu nereden aldığımı bilmiyorum.
Edebiyatımızda o kadar yaygın bir motif ki... Birkaç masalın bende kalmış tortusu olarak kabul ediyorum. “Ölümsüz ülke”yi, insanoğlunun yaratıcılığında, işe koşulurken eline verilen zamanın sınırlı oluşu ile çatışmasını ifade etmede kullandım. Rus yazarlarından S. Sçedrin’in Bakanlık Klasikleri arasında çıkan modern masalları beni çok etkilemişti.
T. ALANGU – Çocukluğunuzda aile ya da yakın çevrenizde masal anlatılır mıydı, bunlar sizin üzerinizde nasıl bir etki bıraktı ?
AZİZ NESİN – Bunu ben kendi otobiyografyamda yazdımdı : Böyle Gelmiş Böyle Gitmez (1966). Aradan uzun yıllar geçtikten sonra, şimdi anlıyorum ki, on yaşına kadar dinlediğim masallar, bana “hayal etme” olanağını vermiş. Bunu ancak yeni yeni anlıyorum. Annemin anlattığı bir “Topal Leylek” masalı vardı, hâlâ ansırım. Süleymaniye’de Şeyhülislamlığın arkasındaki dar sokakta otururduk. Mezarlığın bitişiğindeydi. Her odasında bir kiracı aile vardı. Büyük bir ahşap evdi. Karşı odada Şıracı Recep Ağanın karısı Emine Hanım vardı. O durmadan, fakirliğin artırdığı özlemli bir tutku içinde, hazineler, yarılan duvarlar, dökülen altınları anlatırdı. Evin altındaki boş odaların duvarlarından altınların dökülmesini beklerdim. Babam define peşinde sık sık ortalıktan kaybolur giderdi. Yoksa, bu kadın bana, babamın işini mi dokunduruyordu dersin ? Yahu, şimdi aklıma geldi, bu kadın definecinin oğluna, en uygun düşecek şey define masallarıdır diye mi bana bunları anlatmıştı !.. Ben de bunları, sonradan kendi çocuklarıma masallar uydururken anlattım, öyle ya, onlar da definecinin torunlarıydı. Bak sen hele, nereden nereye !.. On yaşından sonra masalla doğrudan doğruya karşılaşmadım. Okullarda da masal okumadım. Ama hapisanelerde, ayrı ayrı, parayla masal anlatanlara rastladım. Bunlar romanları bile masallaştırarak anlatırlardı.
T. ALANGU – Bir yazar olarak masallara yönelmenin gereğini neden duydunuz ?
AZİZ NESİN – Ben halk masallarında ve hikâyelerinde, fıkralarında, “baskıya karşı direnme” eğilimi gördüm. Bu masal alışkanlığından yararlanarak kanunlu ya da kanunsuz baskıya karşı “bilinçli” olarak, o iki kitabımı yazdım. Onları o günlerde halkın bildiği masal biçiminde vermek gereğini duydum. Aslında onlar hikâyeydi. Oysa masalda “öğretici bir yorumlama” var. Halk, masalı dinleyince ya da okuyunca, “Lafı ne demeye getirmiş ?” diye düşünüyor. Sözün açıkça, dobra dobra kullanılmadığını kendi alışkanlığından biliyor. Her yerde bu, “Ne demeye getirmiş ?” sorusunu sorma gereğini duyuyor. Bizde söz ve yazının doğrudan bişey demek için değil, erbabına malum olacak şekilde anlamın üstünü örtmekte kullanıldığını çok iyi biliyor halk. Ama hikâyede böyle bir temsile gitme yoktur. “Kargaların Seçtiği Padişah” bir masal esinlemesidir, ama, benim söylemek istediğim başkadır. Masalın, mizah hikâyelerinden daha çok düşündürdüğünü anladım.
Ben, bir tarihlerde “Karagöz” dergisini çıkardım. Ramiz de resimlerini yapardı. Ben, o zaman bakkal dükkânı işletiyordum. Halk bunu okur, Ramiz’in resimlerini uzun uzadıya seyreder, ayrıntılarından yorum yoluyla anlamlar çıkarırdı. Masalda bir soyutlama hali var, anlam derinleşiyor, ama bu soyutlamada büyük gerçeklik var. O zaman, birçok şeyleri, halkı etkileyerek anlatma gücünü buluyoruz.
Soyutlamada “absurde” olana karşıyım ben. Ama halk soyutlamayı ve “absurde”ü bir fantezi olarak değil gerçeklerin ve kendi direnmesinin etkili bir ifade aracı olarak kullanıyor. Halk oyunda, hikâye ve masalda soyutlamayı, belli koşullar altında, ya baskıdan kurtulmak ya da genellemeye yönelmek için yapıyor.
T. ALANGU – Sözünü ettiğiniz kitaplarınızda masal, meddah hikâyesi, fıkraları birbirlerinden ayırarak mı kullanıyorsunuz ?
AZİZ NESİN – Meddah hikâyelerini ve anlatım şekillerini okurla birleştirmek için kullanıyorum. Bunların yalnız anlatımlarını aldım. Bunlar benim kolay anlaşılır hikâyelerimdir. Meddahların tekniğini, “çok kolay ve soyutlama”nın gerektirdiği yerlerde aldım. Bu meddah hikâyelerinde zihni çalışma yoktur, her şey sergilenir. Masallarda ise soyutlama yolları açılıyor. Meddah hikâyelerinde dinleyici ile profesyonel ilgi birleşmesi vardır. Masal böyle değildir. Bir meddah hikâyesini ancak bir iki kere dinlersin. Oysa masallarda, sürekli soyutlama, alegori ve semboller var. Bundan dolayıdır ki, masallardaki yenilik bitmez tükenmez. Her durumda yeniden bir başka açıdan alıp dinlemek mümkündür.
T. ALANGU – Edebiyatımızda masal ve halk hikâyesi türlerini başarılı olarak kullanmış kimleri tanıyorsunuz ?
AZİZ NESİN – Nâzım Hikmet, Güngör Dilmen, Haldun Taner kullandılar. Herbiri halk hikâyesi türlerinden birini kullandı. Güngör Dilmen, Midas’ın Kulakları’nda, bilinen eski bir efsaneyi, sonunda olumlu bir biçimde değiştirmiş, Nâzım Hikmet ise Ferhat ile Şirin’de, bilinen türkülü halk hikâyesini, toplumcu bir amaçla kullanmış. Haldun Taner ise, ünlü Abdere lejandını, pek değiştirmeden çağımıza uygulamış. Ben masaldan, bu anlamda yararlanmadım. Onları, yapısını bozmadan, doğrudan doğruya işlemedim. Ben ancak masaldan etkilendim.
T. ALANGU – Okuyucularınızdan hiç kimse, iki kitabınızdaki masalları beğendiğini size duyurdu mu, öteki kitaplarınızdan farklı olarak bunlar başarı sağladılar mı sizce ?
AZİZ NESİN – “Masalda zihin çalıştırması var, okuru zorlama var,” dedim. Bu yüzden bikaç defa okunabilir ya da dinlenebilir. İçindeki alegorileri gittikçe anlaşılmaya başlar. Bu yüzden bunlar, öteki hikâyelerim kadar etki bırakmadı. Bu anlamdaki “modern masal” için okuyucuya bir hazırlık gerekirdi. Bu masallarda, hikâyelerdeki kadar “direkt ilişki” kurulamıyor. Ama bu masallar aydınlar arasında ilgi gördü, sevildi. Örneğin köylerde benim hikâyelerimi anlıyorlardı, doğrudan doğruya bir ilişkisi oluyordu. Masalda bu olmadı, okurun zihnini zorlayan bir yan var.
T. ALANGU – O halde “halkçı ve toplumcu” bir yazar için masala yönelmek ve onu kullanmak, halka ulaşmada bir engel olmuyor mu ? Bu yeni anlatım aracını kullanırken, daha vurucu, daha etkin bir biçim aranıyor. Halbuki alınan sonuç ters oluyor. Bu konuda neler düşünüyorsunuz ? Bu işin sonunda “halk için yazmıyor” durumuna düşmüş olmuyor musunuz ?
AZİZ NESİN – Burada halk kavramını iyice tanımlamadan hareket etmiş oluyoruz. Halk homogen bir bütün olsaydı, o zaman ondan dışa düşmüş olurdum. Oysa bence ortaokul bitirmişlerin, teknisyenlerin tümü halktır. İşte benim masallarım bunlara ulaşıyor. Ayrıca Türkiye’de “halk” çok karışık. Bölgeler, gelenek ve görenekler, iklimler, din ve mezhep, tarih birikimleri ile karışık. Hepsini bir yere koymak yanlış. Burada hangi halk, bunların hangi katı için yazıyorum sorunu ortaya çıkıyor.
T. ALANGU – O halde eski mizah hikâyelerinizle kimlere, masallarınızla kimlere yöneliyorsunuz ?
AZİZ NESİN – Bütün hikâyelerimi aynı kategoriye sokmak doğru değil. Ama masallarımı belli bir kategori için yazıyorum. Hikâyelerimin publikumu elbette daha geniş. Sonra halkın anlamadığı sanat eseri, hâkim sınıfı “tedirgin etmek, gıdıklamak” için yazılıyorsa ve bu işi de görüyorsa, dolaylı olarak halk için yazılmış demektir. Halkı bir bütün, somut bir bütün, somut bir kitle, hepsini aynı nitelikte saymıyorum. Istanbul’daki mahalle bekçisi, büyük bir fabrikadaki marangoz, güneydeki ırgat aynı şey değildir. Halkın tiyatroya gelemediği bir ülkede “halk için tiyatro” olmaz.
T. ALANGU – Masal kitaplarını okur musunuz ?
AZİZ NESİN – Yanlış anlaşılmasın. Ben folklor dergilerini, masal kitaplarını, hele Pertev Naili’nin kitaplarını okurum. Dolaylı etkiyi anlatmak için yukarıda öyle söyledim.
T. ALANGU – Bundan sonra yazacağınız eserlerde de, masalı, kendi açınız ve anlayışınızla kullanmayı düşünüyor musunuz ? Bu konuda belli bir hazırlığınız var mı ?
AZİZ NESİN – Benim bir masallar dosyam var. Onlar üzerinde çalışıyorum. Kendimce bir “modern masallar kitabı” tasarlıyorum. Halk, baskıya karşı başkaldırmadığı için, içini masal yolu ile boşaltmış bence. Bir Doğu Anadolu masalı var. Kadının kocasını askere almışlar. Aç kalmış, bikaç çocuğu var. Mevsim kış, çaresiz kalınca, ağanın kapısına gidiyor. “Ne olur, bana, kocam gelesiye tahıl ver,” diyor. Herif de, “Tarla yok, tokat yok. Ne ile denkleştirip vereceksiniz ? Hele soyun, şu merdivenden çık, sana üç ölçek buğday vereyim,” diyor. Çocuklar aç, sızlanırlar. Kadın, çaresiz soyunup merdivenden çıkarken, herif aşağıdan ağzını şaplatarak seyredermiş. Kadın, “Dilerim Tanrıdan böyle kalasın,” diyor. Herif de hemen oracıkta kaza dönüyor. Hayvan hikâyelerinin ve halk fıkralarının, lejantlarının hepsinin böyle baskı altında kalmışlardan gelen bir kaynağı var. Ben yeni kitabımda bunları kullanacağım. Bu toplumdan gelen bir yaratma kaynağıdır. Bunların oluş ve çıkış yerlerini, zamanlarını bilsek, tarihi oluşum şartlarını ve iddialarımızı rahatça ortaya koyabilirdik. Bu soy yaratışlar, ahlakın iyice rezilleştiği, baskının alabildiğine arttığı ve yayıldığı yerlerde görülür, bence.
T. ALANGU – O halde sizin iki masal kitabınız da, buna benzer toplum şartları altında yazılmış olmalıdır, değil mi ?
AZİZ NESİN – Evet, tamamen böyledir. Yaşadığımız son dönemin en zorlu günlerinde yazılmıştı bunlar. Kitapların tarihlerinden önce yazılmıştı. 1958-1960 döneminde. Önce dergilerde çıkmıştı. Böylece köylü kendi direnmesini, hangi koşullar altında, nasıl anlatmışsa, ben de o günlerde aynı durumdaydım. Sabahattin Âli de Sırça Köşk’ündeki (1947) masalları böyle dar bir yerde yazmıştı. Böyle belirli şartların yazarları, belirli ifade şekillerine ve edebiyat türlerine zorladığını, itelediğini anlatmak istiyorum. Türlerin çıkışını, gelişmelerini, evrimlerini, kullanılmalarını buna bağlayabiliriz. Sabahattin Âli de masallarını 1947’lerde yazmıştı. Biçimsel demokrasinin geldiği, tek parti idaresi alışkanlıklarının sürüp gittiği bir buhranlı devirdi.
T. ALANGU – Genç kuşak yazarlarının Batı’yı ve Batı örneklerini tek ve yeterli kaynak olarak almalarına, bu konuşmalar açısından nasıl bir anlam veriyorsunuz ?
AZİZ NESİN – Türkiye’de yetişmiş bir aydın, bir sanatçı, batıyı tek kaynak olarak alamaz. İnsan kendinden kurtulamaz. Batı’yı tek kaynak olarak saymak ne mümkün, ne de yararlıdır. Ben şekil olarak halk kaynaklarına dönmeyi kabul etmiyorum. Aldığımız her konu, her etki, kendinden önceki zincirin halkalarını içinde taşıyordur. Bunda Türklerin de yerleri olmalıdır, eğer varsa. Ben, eski halkalara dönüp yeniden bağlanmayı düşünüyorum. Aslında yazarlar, yalnız kendi çağlarını, kendi yerlerini değil, binlerce yılı ve yeri yazıyorlar. Masallara ve halk kaynaklarına dönüşü bir geriye dönüş olarak almıyorum. Sosyalist eser yazayım diye sosyalist, gerçekçi eser yazayım diye gerçekçi eser yazılmış olmaz. Yazar eğer masal dünyasının içindeyse, ondan tüm kopmamışsa, çaresiz bu kaynaktan yararlanacaktır. Bilinçli, ya da bilinçsiz buna gidecektir.
Bizim yazarımızın başka türlü edememesi gereklidir. Yazar gerçekçi olursa, içtihadı ne olursa olsun, karşı olduğu insanı bile gerçek boyutları ile anlatır. Masal için de durum böyledir. Kişiliğinizde, dünyanızda masal değerleri yoksa, kalıntılar, birikmeler, tortular, esinlemeler yoluyla rahatça kaleminize gelip oturmuyorsa, zorlamakla elde edilmez. Varsa bile yine zorlamayın, onlar size gelecek, kaleminize oturacaktır.
T. ALANGU – Yazı yoluna yeni girmiş, henüz kişiliğini bulamamış, arama ve deneme aşamasında olanlar için de aynı sözleri söylemek mümkün mü ? Önlerinde eleştiri, ya da örnekler yolundan bir rehberlik olsa, uyarma değeri taşımaz mı ? Masal birikiminden yoksun bir insan – bugünün gençleri için bu mümkündür – masal dünyasına kitaplar yolu ile girerse, bir zorlama sayılabilir mi ? Böyle bir yönelme yadırganacak ters bir iş midir ?
AZİZ NESİN – İnsanoğlunun kulağı yalnız alabileceği sesleri alıyor. Yüz çeşit ses çıkıyor, bizim kulağımız bunların içinden üç tonu seçip alıyorsa, öbürlerine sağır kalıyoruz. Hepimiz öyleyiz. Ben geçen yıl Çiçu diye bir oyun yazdım. Yeni bir eser yazdım diye seviniyordum. Dosyalarımı karıştırırken dehşetli bir şey oldu. 1948’de Çiçu’nun taslağını hapisanede yazmışım. Unutmuş kalmışım, ama bilinçaltına oturmuş. Demek ki bende sesi kalmış. Yeni yazdığım şeyleri, on beş yıl önce yazdığımı, zaman zaman anlıyorum. Demek ki, biz belli sesler üzerinde çalışıyoruz, yalnız kulağımızın aldığı. Bir oyun, bir roman okurken, biz, ondan kendi seslerimizi alırız, öbürlerine sağırız. Genç sanatçının kulağı da kendi kişiliğinin elverdiği seslere açıktır. Eğer sağır değilse, etkilenecektir. Bu alanda yayınlar yapmak, özel sayılar hazırlamak, araştırmalara yönelmek elbette yararlıdır. Zira bu sesleri alabilecek olanlara ulaşır, onları besler. Alabilecek olan insana malzeme verilmelidir.
Yeni Dergi, Masal Özel Sayısı, Ağustos 1966, sayı 23.






















































