Yankılar
Koltuk
Aziz Nesin’in yeni kitabı
Sanat kollarından ikisinde sahici gelenek sahibiyiz. Biri şiir, öteki mizah ve hiciv...
Eskiden hicvimiz şiirimizle beraber, iç içe yürümüş. Mizahta Hoca Nasreddin, İncili Çavuş, Karagöz, ortaoyunun Kavuklu’su, Pişekâr’ı... Tulûatın İbiş’i, masallarımızın Keloğlan’ı, sonra Bektaşi fıkraları, Anadolu’nun Karadayı’sı...
Hoca Nasreddin ve galiba Karagöz, geçen yıl dünya birinciliğini kazanan Aziz Nesin’den çok önce sınırlarımızı aştılar da beynelmilel oldular.
İçtimaî şartların uygunsuzluğuna rağmen karikatürde de medeni memleketlerden aşağı sayılmayız.
Aziz Nesin bugün biricik sahici mizahçımız.
Ünü sınırlarımızı haklı olarak aştı, haklı olarak mizâhta iki dünya birinciliğini kazandı.
“Akbaba” mizah yayınlarından sonra kendi kurduğu DÜŞÜN Yayınevi’nde kendi eserlerini kendisi yayıyor.
Yazarla basar bir şahısta toplanabilir mi, toplanamaz mı ? Bilmem. Aziz kendi yayınevinin ilk kitabını “KOLTUK” adıyla bastı. Kitapta büyüklü küçüklü 22 hikâye var. Hepsi birbirinden güzel, birbirinden kuvvetli, birbirinden güldürücü ve düşündürücü...
Zaten Aziz’in mizahındaki hususiyet insanları vodvil kahramanları gibi değil, sosyal münasebetlerinin realitesi içinde verebilmesi... Bu sosyal münasebetlerin hususi realitesi aynı zamanda hem yüzde yüz millî, hem de bütün beşeriyetin belli zümrelere mensup fertlerini anlatan yüzde yüz beynelmilel...
Aziz Nesin, üç büyük dile çevrilen bu eserinde yumuşaklıklarımızı, sertliklerimizi, cimriliklerimizi, cömertliklerimizi, madrabazlıklarımızı, mertliklerimizi kalemine öylece gelivermiş de üzerinde ayrıca hiç durmamış dedirten bir kolaylıkla derin derin tespit etmiş.
Kitabı zevkle okuyacaksınız.
Kemal Tahir (Tan, 10 Şubat 1957)
Koltuk
(Aziz Nesin’in mizahî hikâyeleri. Düşün Yayınevi, Mizah Yayınları serisi, No. 1, Ercan Matbaası, İstanbul, 1957. 112 sayfa, 200 kuruş)
Yeni faaliyete geçen Düşün Yayınevi bu ay ilk kitabını piyasaya çıkardı : Koltuk... Bu kitap Aziz Nesin’in evvelce “Akbaba” mecmuasında neşredilmiş hikâyelerini bir araya topluyor.
Yayınevi’nin bu ilk kitabının arkasına koyduğu nottaki vaatler gerçekleştiği takdirde edebiyatımızın kazanacaklarını düşünerek sevinmek mümkündür. Ama pek çok yayınevinin ortaya bu neviden büyük iddialarla çıktıkları, fakat sonra – tabir mazur görülsün – işi cıvıttıkları hatırlanırsa, Düşün Yayınevi’nin “uzun ve yorucu bir çalışma sonunda Türk kitaplığını zenginleştirecek yerli ve yabancı en güzel, en değerli mizah eserlerini içinde toplayan bir seri hazırlamıştır. Bu seri hazırlanırken titiz davranılmış, rastgele kitaplar değil, en seçme eserler alınmıştır... Bu seride çıkacak eserler boş zamanları harcamak için okunacak eğlence kitapları değildir... Mizah serisinde Türk yazarlarının, yabancı yazarların mizah eserleri eski Türk mizah ve hicivleriyle dünya mizahında klasik eserler ve karikatür albümleri yayımlanacaktır” sözlerini ihtiyatla karşılamak icabeder.
Düşün Yayınevi’nin ilk kitabı olan Aziz Nesin’in Koltuk’u asla bu fikirlere aykırı düşen bir kitap değildir. Kitapta yer alan 22 hikâye de gösteriyor ki, Aziz Nesin, son yılların en usta, en başarılı mizah yazarı... Aziz Nesin’in mizahî hikâyelerinin gördüğü rağbet, bu iddianın en kuvvetli delilidir. Bu hikâyelerin asıl kuvvetli tarafı, temiz bir Türkçeyle ve sarıcı bir şekilde anlatılmalarının yanı başında taşıdıkları “satir” dozunun yüksekliğidir. Aziz Nesin’in hikâyelerinin hemen hepsinde cemiyetin zayıf tarafları deşilmektedir. Yazılara mizahî cepheyi kazandıran, hiciv kıymeti veren çok defa cemiyetin bozuk düzen dönen çarkıdır.
Koltuk, okuyucuya hoş vakit geçirtecek, zevkle okunacak ve muhakkak ki pek çok da düşündürecek bir kitaptır.
(Akis, 23 Şubat 1957) Teşrih Masası
Nasıl Propaganda Yaparlar ?
(Aziz Nesin’in “KOLTUK” adlı kitabının tahlili)
Aziz Nesin yeni bir seri peşinde. Geçen sene bir mizahî hikâyesine bilmem nereden verilen derece – ve o vesileyle bazı gazetelerde yaptırdığı reklamlarından – ideolojisi namına azamî derecede istifade için ne yapmak lazımsa onunla meşgul “Akbaba”nın mizah serisinde çıkartmaya muvaffak olduğu kitaplarından sonra şimdi de “Düşün” adıyla kendisi yeni bir seri hazırlamış ve neşrine başlamıştır. Sahasında oldukça tecrübeli – hikâyelerine bile sık sık akseden hapisane kokusundan da açıkça anlaşıldığı üzere – yolunda epiyce ihtisas kesbetmiş mahûtlardan olduğunu çoğumuz biliriz. İşte o Aziz Nesin kanunî hükümlerin şiddetine rağmen, gemi azıya aldıran bir pervasızlıkla faaliyetine devam etmektedir.
“Koltuk” adlı muhtelif hikâyeleri ihtiva eden ve “Düşün” serisinin ilk eseri olan kitabı da baştanbaşa sol telkinleriyle doludur. Tabii azılılara has sinsilikle asıl hedef, birinci plandan çekilmiş, “mâhutlara” yaraşan taktikle dolaylı bir anlatım tarzı tercih edilmiştir. “Koltuk”ta, semboller, rumuzlar, anahtar kelimelerden bol bol istifade edilmiş ; gizleme esasına riayet edilmekle beraber, zaman zaman ateş ( !) zaptedilememiş ve böylece içerdeki kızıl hararet sık sık dışarıya vurulmuştur.
Aziz Nesin gazetelerde mizah diye ilan ettiği “Düşün” serisini şöyle takdim ediyor : Bu kitaplar “boş zamanları harcamak için okunacak eğlence kitapları değildir. Güldürdükleri kadar düşündürücüdürler.” Yani mizah adı takılan seride bu kelime perdedir, Aziz Efendi asıl neticeyi “düşündürebilmek”le alacağını ummaktadır.
Solcuların zararlı ideolojilerini telkin ederlerken – kanunî zaruretlere binaen – maksatlarını açıkça değil de, sembollerle telkine çalıştıkları malûmdur. A. Nesin Koltuk’unun 67. sahifesinde hikâyesinin bir kahramanına bu taktiği – erbabı( !)nın anlaması için
“Türk Düşüncesi” adlı dergiyi Peyami Safa çıkarmaktaydı. “Türk Düşüncesi” nin 1 Nisan 1959 tarihli sayısında, Aziz Nesin’in Koltuk adlı kitabı için bir yazı yayımlanmıştı. İmzasız olan bu yazının yazarı, üslubundan da anlaşılacağı üzere, Peyami Safa’ydı. Sözü geçen yazıyı aktarıyoruz .
ihtimal – açıkça izah ettiriyor : “Biz bitli akasya dediğimiz zaman falan makamı kastederiz. Yollar dar dediğimiz vakit maksadımız filan yerdir. Çukur deyince söylemek istediğimiz başka şeydir.”
– Peki baylar maksadınızın ne olduğunu, asıl nereyi, neyi tenkid ettiğinizi okuyucular anlarlar mı ?..
– Anlamaz olurlar mı ?.. Yıllardanberi öğrenmişlerdir artık. Biz bile öğrendik. Ama onun asıl öğretmek istedikleri, asıl muhatabı olmasını arzu ettikleri zehirlenmeye müsait körpe dimağlardır. Ve işte son hikâyesinin en son paragrafında da “kimse derdimi anlamadı, siz olsun anlayın” diye yalvarışı da herhalde onlaradır.
Malûm usullere uyarak hikâyelerde sol telkini – kaba bir tarifle – şu beş kanaldan yapılmıştır :
1) Patron-işçi tezadı işlerine gelen bir mübalağayla ve daima ana tema olarak işlenmiş, mutad üzere bol bol sefalet terennüm edilmiş ; Marx ideolojisine uyarak hayatın temeli iktisat ve madde, üst yapı ve çatı da hukuk, hürriyet, mâneviyat olarak telkin edilmek istenmiştir.
Birinci hikâyede “Koltuk”unu bir türlü terk edemeyen, emekliye ayrılmasına rağmen yerini başkalarına bırakmak istemeyen memurlar, burjuvanın yerine sıkı sıkı yapıştığı proletere imkânlar bırakmadığı telkin ediliyor. Keza 59. sahifede de her yeri burjuvanın tuttuğu ve çalışanları sömürdüğü “orası iş yeri... her çeşit işin patentini almışlar, bir bu iş kalmış” denerek ifade olunuyor. “Gübre Kralı” adlı hikâyenin ana teması bu. Halbuki asıl sahiplerin çalışanlar olması gerektiği de 60. sahifede “dünyanın bu sıra şirazesi bozulmuş,” “kapıcılarla kapıların sahipleri yer değiştirmiş,” ile açıkça anlatılıyor.
“Bu hayat hep böyle” (41), 92. de – 2,5 ayda zor tamamlanan ufak sokağın açılış töreni için kahramanına söylettiği – “bu sokak... günden güne gelişen demokrasimizin canlı örneği olup...” sözleriyle mevcutla alay ; bilhassa 93. sahifede idarecilerin bu memleketi berbat ettiğine çok çirkin bir edayla telmihte bulunan ve idareciye söylettiği “biz bu memleketi kanalizasyon borusuz teslim aldık. Kısa zamanda vatanın bağrına örümcek ağları gibi kanalizasyon boruları döşedik ve bundan sonra da böyle döşeyeceğiz” tarzlı rezilane imalar, büyük bir yekûn tutuyor...
Bir hikâyesinde kapağı açılacak konserve kutusuyla rejim ve mevcut idare kast olunuyor... Bu kutuyu açmak için (yani bu gidişi düzeltebilmek için) birçok şehirli ve ev sahibi bir araya geliyor, beceremiyor da ; nihayet kötü, çelimsiz olarak tanıttığı bir köy çocuğu muvaffak oluyor. Hikâyesinde proleteri temsil eden köy çocuğu “kutuyu sol eline aldı” (79) ve herkesin hayret nazarları arasında kolayca açtı, diyor. Çocuk da kendisine hayretle bakanlara açış sırrını izah ediyor : “Üst taraftaki küçük ucu tutup sola doğru çevirmek kâfidir.” Evet bütün mâhutların istediği bu : İdareyi sola doğru kaydırmak...
Daha ilerde Nesin Efendi kahramanlarını tıpkı Marx gibi konuşturuyor... Marx cemiyette temel ; iktisat, maddedir ; hukuk, din ; mâneviyat üst çatıdır, sonradan gelir demiyor muydu ? İşte onun kahramanı da 81. sahifede “evvela ziraat, sonra hürriyet.” “Yahut fasulye olmayınca hürriyet olur mu ?”, “Anayasadan önce fasulye birader, fasulye.... Hukuk diye tutturmuşlar.” diyor ve eşitlik istiyor : “Her vatandaş benim gibi yapsa soğan buhranı kalmaz... Herkes yetiştirse...”
“Bir Deli Kaçtı” adlı hikâyesi şöyle : Karaköy’de polisler bir deli kaçırıyor. Bunlar da, bu esnada aynı yolda ilerliyorlar. Fakat etrafta o kadar deli veya deliye benzer kimse çok ki nihayet deliyi karıştırıyorlar. Sağa bakıyorlar normal adam tipi yok, öne arkaya bakıyorlar, hep öyle. (Bütün cemiyet deli..) Bunlar itidalli ve çok akıllı arkadaşıyla deli hangisi diye düşünedursunlar, bir de bakıyorlar ki polis o kadar deliyi bırakıp yanındaki arkadaşı deli diye yakalayıp götürüyor. Hikâye bu... Bundan şu çıkıyor : Bütün memleket yolunu şaşırmış, doğru yolda olanlar komünistler... Fakat polis de dahil herkes eğri yolda olduğu için asıl doğru yolda olanı eğri yolda diye tutmak hatasını irtikâp ediyorlar. Nitekim (82. sahifede) deli zannıyla götürülen asıl akıllı ( !) arkadaşının ardından yazar şöyle ah ediyor : “Ben de arkasından gittiği yere gitmek istedim, gidemedim.” Yanlış... Çünkü biliriz ki kendisi de bu akıllı sandığı yol uğruna kaç kere arkadaşlarının bulunduğu parmaklığı boyladı. Hayıflanma yersizdir. Esasen her zaman bu ah ettiği yere tekrar gitmeye namzed olduğu da azminden anlaşılıyor.
Hikâyelerinin bütün patronları gaddar, ahlaksız, işçinin ancak ölmeyecek kadar doymasını isteyen, işçisine bir yuvayı, evlenmeyi, çoluğu, çocuğu çok görecek cinsten... Mesela bir hikâyede işçisinin evi oluşuna patron kızmış, o da “suçunu büsbütün itiraf edip rahatlamak için” (61) iki de çocuğu olduğunu söylemiş. Bütün hikâyelerde sefalet diz boyu, “Bizim gibiler evlenince o evde gürültü eksik olmaz” (98) “paramız yok diye ölecek değiliz ya” (99) gibi isyanlar mebzulen mevcut.
99’da “Pazar Eğlencesi”nde zenginin fakirde hiçbir şey görmek istemeyişi ele alınıyor. (100) de fakirin “kalın bir zengin öksürüşüyle” cevap verişi övülüyor ve “öksürüğe öksürük” (101)
– herhalde zenginin kudretini ihtilalle alma, kuvvete kuvvet – tavsiye ediliyor.
Arzu ettiği rejimin olmayışından istediği gibi hareket edemeyişinden muğberiyetini “zaten bu dünyada dalga geçmekten başka zevk mi kaldı... İstediğin gibi giyemezsin, istediğin gibi yiyemezsin, istediğin gibi yaşayamazsın” (106) la ifade ediyor. 98’de içinden geçeni söyleyemeyişini “parasızlığın gözü kör olsun ; insan içinden geçeni dışa vuramıyor ki” diyerek açıklıyor. Ama lafta tabii... Çünkü hikâyelerine serpiştirdiklerini bir araya getirince pekâlâ içinden geçen açıkça anlaşılıyor...
2) Bütün mâhutlara has insana ikrah veren bayağılık, berduş ağzı bütün hikâyelere sinmiş... Yer yer kanundaki “müstehcen” hududunu zorlayacak kadar ileri giden satırlar var... “Gerçekçilik” adına sokağın en çirkef dili böylece edebiyata sokulmaya çalışılıyor :
“Yere ayna koyar, aynadan kadın öğretmenin bacağını seyrederdi.” (44). 82. sahifede de bir kadına şöyle hitabediliyor : “yatayım da üstümde yuvarlan” 82. sahifede karı, kocasına pervasızca : “bana koca çook, sen kendine bak mıymıntı...” diye çıkışıyor. Bol bol kullanılan kelimeler arasında “hayvan oğlu hayvan” (69) “namussuz” (69) “eşek” (66) “hergele” (70) de var...
Misal vermek mecburiyeti olmasaydı çok çirkin imâ’nın bulunduğu şu satırları aynen nakletmekten hicap duyardım : “Nargile değil, yalnız marpucu da olsa yine alır.”, “marpucu ne yapar, nerde kullanırdım” (45).
“Operatörler Kongresi” hikâyesinde bir operatör ağızdan alamadığı bademcikleri “başka bir yerden” ( !) nasıl aldığını anlatıyor : “Ağzını bir türlü açamıyordu, ben de o zaman elimi başka bir yerden sokup aldım.” (38). 57. sahifede de çok çirkin bir kelimeden şöyle bahsolunuyor : “Burası Amerika, burada, B... bile para eder.”, “Burada ne var, B... var” (58).
107. sahifedeki hikâyede bol bol genelevden bahis vardır ve bütün hikâyenin konusu da genelevler fiyatının tespiti’dir.
109. sahifede bir genelev kadınına kapıda rastlayışı vesilesiyle “edebiyat namına en büyük edepsizlik” yapılıp erkeğin orgazm hali (inzal durumu) kastedilerek, aynen, az daha “İstanbul erkeklerinin yarı nüfusu içeri dolacaktı” deniyor. Yine 109. sahifede bir genelev sermayesi “medeniyet”le ifade edilerek “Hiç medeniyet görmediniz mi ?.. Çekil de medeniyet görelim !” deniyor.
“Ey Vatan” adlı hikâyede esas tema homoseksüalite’dir 69. sahifedeki “Ya Kadın Olsaydım” adlı hikâyede gaddar kapitalist patron mutî işçisine birçok işlerini, ölmeden geçindirecek bir aylıkla tevdi ediyor. Nihayet birçok ihtiyaçlarını gördürttüğü daktiloyu da çıkartmak istiyor. Fakat cinsiyet tehalüfü mâni oluyor. Burada erkek işçi, daktiloya : “ya kadın olsaydım, seni de çıkarır, senin gördüğün işi de bana gördürürdü” diyerek yine
– birçok solcuların nedense zaaf gösterdikleri, mevzu edindikleri bir bahse – kısmen homoseksüalite’ye imada bulunuyor.
3) Mânevî değerlerle alay, mânevi mefhumları tahkir için hiçbir vesile kaçırılmıyor. “Ey Vatan” adlı hikâyede baştanbaşa vatan kelimesiyle alay ediliyor. (Keza 93’teki “vatanın bağrına”da da.) homoseksüel ve esrara alışmış bir genç serseri güruhuna “ey vatan gözyaşların dinsin yetiştik çünkü biz” marşı söyletiliyor...
Tarih ve tarihi eser mefhumu da tahkir, tezyif konusu ediliyor : “Yol açalım derken tarihi Bekir Paşa helasını yıkmak bir cinayettir. Bu millet yolsuz yaşar ama, tarihsiz yaşayamaz.” (66) “Tarihi Bekir Paşa helasının restore edilmesi...” vs.
Hikâyelerin birçoğunda “memleket işi”, “memleket vazifesi” alay mevzuu olmaktadır. (Mesela 73’te de, “memleket meselesi bu. Güzellik kraliçesi... Hepimizin şerefi var bu işte”, “memleket namına ayıp” (73).
Milliyeti terkibeden bütün unsurlar onlarca merdut olduğundan 74’te “ırk” kelimesi de alay meselesi olmaktadır : “Bizim bütün ırkî güzelliğimizi üstünde toplamış.” 101’de “Son nefesini Tanrıya teslim eder gibi,” derken Tanrı, diğer bazı yerlerde Allah ve bazı mânevî mefhumlar alay mevzuu ediliyor.
4) Birçok hikâyelerde de demokrasi cephesi (demir perde mukabili olan blok) ile alay ediliyor.
91’de “demokrasi cephesinin kalesini müdafaa için.” 92’de “Birleşmiş Milletler’in birbirleriyle kaynaşmasından meydana gelecek demokratik cephenin bütünlüğünden saadet ummak”taki alay bu cepheye aittir. “Bu sokak... günden güne gelişen demokrasimizin canlı örneği olup”ta da (92) demokrasi kelimesi aynı âkıbete uğratılmıştır. Yeri geldikçe kapitalizmin beşiği diye tanıttığı Amerika tezyif konusu oluyor (57’de ve bilhassa “Gübre Kralı” adlı hikâyede.)
5) Daima muhalefet kışkırtıcılığı yapılmış, anarşist ruhlarındaki kötü ruh adına – kardeşin kardeşle kavgasını tahrike vasıta saydıkları – güya siyasi muhalif maskesi takılmıştır. (Halbuki Aziz Nesin dün de, bugün taraftarlığını ettiği muhalefeti kötülemişti. Eski devirde İnönü aleyhine en ağır hicvi ihtiva eden kitaplardan biri ona aitti.) Esasen bugün de, yarın da her zaman için muhalif olmak solcuların mâhut taktiklerindendir. Zira onların menfaatleri bu türlü kışkırtıcılıkta ve kardeşin kardeşe husumetindedir.
Birçok hikâyelerine konu olan belediyeyle asıl hükümetin kastedildiği ve 67. sahifede zımnen ifade olunuyor : “Falanı tenkit etsek başımız belaya girer, feşmekânı tenkit etsek mahkemeye verir,” onun için belediyeyi tenkit ediyoruz, tarzlı bir ifade kullanılıyor. (Yâni açıkça hükümet, devlet diyemediğimiz için belediyeyi kullanıyoruz.)
93’te bir idareciye çok çirkin bir îma ile “kısa zamanda vatanın bağrına örümcek ağları gibi kanalizasyon boruları döşedik ve bundan sonra da döşeyeceğiz” dedirtiyor. 92’de çok geç tamir edilen bir sokağın açılış nutkunda “bu sokak, günden güne gelişen demokrasimizin canlı örneği olup” sözleri sarfediliyor. 93’te de idarecilerin çok laf ettiklerine şöyle imada bulunuyor : “Senede 300 milyon ton tıraş makinesi yaparak harice ithal edilecektir.”
Cür’et daha ileri götürülüyor. Polisle de alay ediliyor. 95’te “Ben Karışmam” adlı hikâyede ortada işlenen bir cinayete mıntıkam değil, şubem değil diye hiçbir polise müdahale ettirilemiyor da, ufacık bir siyasi nutuk çekince “siyasi nutka hepsi birikiyor” adamın başına üşüşüyor.
Hükümetin yabancılara yardakçılık ettiği ithamını da açıkça değil, fakat vasıtalı bir anlatımla şöyle ifade ediyor : Bir Güzellik kraliçesi seçiliyor. Resmini gören kimse beğenmiyor. Bu bizi temsil etmez, burası çirkin şurası çirkin deniyor... Fakat aynı resme bir müddet sonra “Avrupa Güzeli” afişi asılınca aynı kalabalık – yani hikâyenin kahramanı olan aynı kişiler – bu sefer de tamamen aksi kanaatte bulunuyorlar ve hakikaten çok güzel, bravo jüriye filan yollu hükümler beyan ediyorlar... Hikâyenin sonunda da
– yek nazarda hikâyeyle hiç alakası olmayan – şu hükme varılıyor : “Demokratlar bu seçimi kazanır”... (Yani demokrasi cephesine iyi yardakçılık etti... Ve mademki o cephe bu idareyi beğeniyor... Öyleyse dışarıdan beğenilen içerde de tutulacağı için “DP bu seçimi kazanır” hükmüne varılıyor...)
38’de de güya basın hürriyetsizliği ( !) tenkidi var. “Operatörler Kongresi” hikâyesinde muhtelif operatörün harikulade keşifleri tebrik edilmiyor da, “Son Basın Kanunu’ndan sonra ağzını bir türlü açamayan gazetecinin bademciğini başka bir yerinden” almaya muvaffak olan doktor takdire layık bulunuyor.
“İktidar partisi bucak başkanı” (83), “görüşülmesi vesikaya bağlı kodaman” (87), “Vesika mı, DP’den mi ? Ooo, hepimiz demokratız.” gibi kısımlar da bu arada sayılabilir. 83’teki “Dededen toruna hayat seviyemizin grafiği gibi kısalmış... Hükümetimizin son iktisadî kalkınması da etkisini gösterince bizim heykelci Hikmet tam demokratik vatandaş ölçülerini almış”ta hem mahût sefalet teranesi vardır, hem de “demokratik vatandaş”la istihza edilmektedir. (İhtimal hayalhanelerindeki demirperde vatandaşı tipi tahakkuk etse bütün bu endişelerin zail olacağı vehmine dokunmak ister.)
Görülüyor ki “Koltuk” baştanbaşa sol telkiniyle doludur... Açıkça yazıp ifade edemedikleri hikâyelerle, sembollerle, anahtar kelimelerle ifade edilerek mahût rejim haklı ve üstün gösterilmek istenmekte, açıkça komünizm propagandası yapılmaktadır.
Bu vesileyle atasözümüzü tekrar hatırlamamak elde değil : (Huylu huyundan vazgeçmez, huy canın altındadır.)
Not : Parantez içindeki numaralar kitabın birinci basımının (Düşün, 1957) numaralarını gösterir.





















































